|
El’an şiraze, memleket büyüyor gözlerimde allı yeşilli,
morlu mavili. İçim titriyor, içimden katarlar geçiyor;
göğümde beyaz bulutlar, rüzgar desen of be şiraze. Ne
aramak, ne özlemek hepsini sil baştan. Sil baştan
şiraze. Sildikçe açılacaksın, hayat bir “dur” çekecek.
Durmadan bakılmıyor şiraze. Durmadan da üstelik
gidilmiyor şiraze. Dur kalk nöbetlerimde ağrılar
saplanıyor başımın sol cenahına. Çömeliyorum kıyı
köşeye; kıyı köşede sol cenahım azdıkça azıyor.
Uyumalıyım. Uyuyup ağrılarımı uyutmalıyım. Bir yol bulup
onu atmalıyım ya da satmalıyım, mümkünse fırlatmalıyım.
nazenin olanın halinden
bihaber
açar zakkumlar pembe ve beyaz
“dalmışlar tahayyüle” der
incinir kelebekler...
incinir kelebekler...
El’an şiraze, vakti dayadık vakte vazifeleri unuttuk
yine. Gündelik telaşların çemberinde sesimizi yükselttik
hiç üstüne. Bir hiç olsa olsa hiçtir işte. Bu ne biçim
iştir şiraze. Sevdamın taktığı çelmelerle yara
berelenmiş dört yanımdan sızan kanlarda boğulmak
üzereyim. Boğulsam sevda mı kalır şiraze? Kalsa da kime
kalır şiraze? Vurulmadan önce zamanı durdurmalı, bakmalı
iyiden. Vurulmadan önce bir güzel ağlamalı, kurutmalı
yaşları dipten. Vurulmadan önce yüreği vurmalı,
bitirmeli hepten.
Ben şiraze, her damlada yitişimi izlemedeyim.
Ben şiraze; hep gidenlere, bir türlü gelemeyenlere laf
üstüne laf dizmedeyim.
Ben şiraze, her sabah yeni bir ene silmedeyim.
Ben şiraze; hep bir yerde, hep bir yerde beklemedeyim.
Ben şiraze, biledikçe sensizliği bilenmedeyim.
Ş İ R A Z
E
|