|
|
|
|
|
|
|
17
ilk kez düşünce sıcak gezen sokaklara
sevda,
tüm serinliği dokunurdu uzanıp...
geceydi
gece gece korku dolaşırdı ağaç gövdelerinin
gerisinde,
işçiler yürürdü
ben beklerdim duvar diplerinde
hem korkardı pabuçlarım
hem götürürlerdi beni sahilin en karanlık yerine
gece indiğinde uyurdu bağıranlar her şeye
harfi r için korkularım pusardı köşelere
en köşelere |
|
Şimdi en acayip evhamlar üzerime üzerime geliyor şiraze.
Dolunay mı düşecek yoksa. Ya dünya mı yarılacak orta
yerinden. Ya arabalar mı girecek penceremden salon
koltuğuma. Yağmur başladı devrilecek mi ağaçlar. Şiraze
her şeyden korkar olmanın korkusunu duyuyorum. Hemen
kulağımın dibinde. Korkunun sesi de hiç çekilmiyor
şiraze. Korkunun sesi hiç de hoş değil şiraze. Bir yol
bulsam da atsam onları bir bilinmeyene, en ücrasına
uzaklarımın. Bir kuyu mu, bir karanlık oda mı, ötesi
dünyanın da ötesi mi... şiraze korkularımın içinde ben,
bir meczuba dönüşme endişesindeyim. Endişelerimdir beni
büyüten, endişelerimdir bana “büyü artık” diyen. Ben
büyümek istemiyorum şiraze. Ben büyüyüp incir ağacından
inmek istemiyorum şiraze. Orada kalmak hep; nar tadı
dilimde, rengi ellerimde...
Ne çok acı biriktiriyoruz şiraze. Hep acı mı
biriktiriyoruz şiraze? Acılar mı büyütüyor bizi, acılar
mı dolduruyor böyle içimizi, acılar mı değiştiriyor
birzamanlarki her şeyimizi? Ne çok acı biriktiriyoruz
şiraze. Her dolabın içinde, her sandığın bohçasında, her
çekmecede, her defterin birçok satırında, yatak
çarşaflarının yamalarında... ne çok acı biriktiriyoruz
biz şiraze. Oysa gülen gözlerimiz vardı, derlerdi “ne
çok yakışıyor size tebessüm”. Koşarak inerdik
merdivenleri, müzik ruhumuzun gıdasıydı, satın aldığımız
her kitabı bir solukta bitirecek bol zamanla
çevriliydik; sinemalara gider, tiyatro üzerine alkış
tutardık... şiraze biz en mutlu olduğumuz zamanlarda
bile tebessüm arasına gözyaşı koymayı bir huy
edinmiştik. Severdik şiraze. Sevilirdik bir de...
şimdilerde sadece telaşlarımız var hayat üzerine. Hayat
şimdilerde telaş üstüne telaş şiraze. Bu telaş ile ne
kadar yürüyebilirim, ne kadar toplayabilirim |
|
güzellikleri. Ne kadar verebilirim bir de benden herkese
ve her şeye ve kendime... Şiraze ben acının hangi
asrında, hangi sarayının ahşap korkuluğunda, hangi
duvarının çatlağında, hangi “bulunmaz” denen kumaşının
renginde... kendime tutunma vaktindeyim.
Bir minyatürün içinde gezinen çekik gözlü kız,
gravürlerden taşan renk; bir sfenksin sağ gözü, saçı,
kuyruğu; sıcağın nemi, gecenin en sükuta sarılan demi;
usturuplu belki, belki de en engebeli duruşun doruk
noktasıyım şiraze. Varım. Yokum. Yokum. Varım. Kime göre
var, kime göre yokum? Kim bilir varlığımı, kim bilir
varlığıma rağmen yokluğumu? Kimle varım, kimle yokum?
Neredeyim şiraze? Neresindeyim senin bulunduğun yerin?
“Güney” desem, güneyi güney yapan ne? “Kuzey” desem,
kuzeyi kuzey yapan ne? Doğu, batı... bütün bunların
arasında mı? Nerede var ya da nerede yok’um şiraze?
Yönlerimde sorular raks ile gezinmede. Yıpranmış bir
gondol yanaşıp yanıma alıyor beni, sorularım kalıyor
geride. Gondolcu yaşlı bir kadın şiraze. Su kahverengi,
kahverengi bence susmanın rengi. Susuyoruz şiraze. Ben
ve gondolcu... Bu zeminde bana hep susmak düştü şiraze.
Sus ve sus ve sus...
sınamadan önce
sınavdasın farket
Ş İ R A Z
E
|
|
| |
| | |