|
billur kaseler dolaşıyordu elden ele, şerbet kokusu
havada
bir eğlentiye gelmişti insanlar, güle oynaya etekleri
zilli
göz ucuna hüzün takılmışların yeri değildi
tennurelilerin yeri hiç değildi...
ne avludaki ağaç bir anlam verdi, ne çatıya serilip
keyif süren asma...
aradığım neydi orada, sormalıydım
hem doğuyu, hem batıyı uyandıran adama
Umay ana hiç çıkmadı karşıma. Bohçacı Ester, Martinikli
cariye, kazak güzeli Ayzada... Yolculuklarımda kimseler
yoktu satırlara boyanan. Kalabalıklarda mırıltılı
günlerdi yaşanan çoğu zaman şiraze. Hep birileri
mırıldanıyordu. Kimi ağıt, kimi ninni, kimi destan...
hep birileri mırıldanıyordu şiraze. Duyuyordum. Ben de
bozkırın türkülerini söyledim kendi kendime. Mor kadife
fistanları diz boyunda dökülürken yanı ucumda, ben de
türküler yaktım hep sana. İçimden geçenlarin adı şiraze,
yağmurlu günlerin tadı şiraze; söyledim seni. Duyurmak
için değil, duymak için. Duyurmak için hiç değil, duymak
için şiraze. Yağmurlar eşliğinde yola koyulduğum kaçıncı
gece bu. Kaçıncı akşam hem senle hem sensiz gidişim
guruba. “Bu gitmeler hep sürecek” nakaratı kulaklarımda
saçlarına hoş kokulu buseler konduruyorum.
kehribar, kekik, zencefil bir de karanfil kokusu
sarmıştı havayı
ipek yolu üzerindeydim, içimde arkeoloğunu bekleyen
kalıntılar
ne kadar değişikti tümsekler, ne kadar başkaydı
kasisler
ve ne kadar sığ kalmıştım derinlerde
seni özlüyorum, yağmur penceremde
seni özlüyorum hep şiraze...
Ş İ R A Z
E
|