|
mor kadar sıcak mıdır? bu kadar az olma, bu kadar az
olup tükenme
kimse bir cesaret altın halatlarla uzanamaz sana, ben
hem var hem yok arası
serzenişlerde, bir metamorfoz öncesi aşk’ına ok saplayan
divaneyim
ey’leme beni, artık hiçbir ey’ine dönmeyeceğim kararan
yüzümü
seni her sabah suskun uyandırışımda bıraksaydım bu kadar
yok olmayacak
bu kadar tiz’leşmeyecektin
ne bir çınarım yıkılışım dört bir yandan görünsün, ne
bir kasırgayım
savururşum dört yanı dağıtsın, ne bir afet, ne bir
güneş, ne bir... ne bir... ne bir...
dünya içinde kaybolduğumu seziyorken dünya, gözlerinin
parlaklığının farkındayım
bu kadar büyük bir hapisanede bile daralıyorum, öylece
yükseliyorum yukarılara
oradan yıldız toplayıp heybeme atacağım, göktaşlarıyla
oynarken biri elimden uçup
dünyaya doğru havalanacak belki, belki senin olduğun bir
alana yönelecek
sen korkuyu yerleştirip bakışlarına, kaçacak yer
arayacaksın küçük bedenine
bulamayacaksın... bulamayacaksın
postallarını çıkarmadığın yaz sıcağında terleyeceksin,
alnından düşen damlaların
gümbürtüsü sallayacak zemini, her hâlinden endişeye
kapılacak
yüreğine ‘dursun artık’ istemleriyle bakacaksın,
nafile... nafile...
bir kere başladın mı artık ‘bitmek’ denen kayboluyor,
sürekli başlıyorsun, sürekli
ardı ardına bağlanmış ip gibi asılı kalıyorsun zamana
dursa ne çıkar, başladı ve bitmeyecek, yön değiştirecek,
görüntü değiştirecek,
isim değiştirecek, renk... mekan... dil... ama
bitmeyecek hiç
her şeye bir sözünüz vardı, ben ne kadar her şeye
susuyorsam
siz o kadar her şeye çok tanıdıkmışsınız gibi
görünüyordunuz, bilmediğimdendi
susuşum, parmağına büyük gelen kara taş yüzüğün
büyüklüğünden utandığım
kimin aklına gelirdi,
kim bendeki benden başka bir ben oluşturmadan beni kabul
etmeyi ta baştan kendine
söylemişti
kış kadar dayanılmazdı zaman, kitap raflarında aradığım
asıl bulmak istediğimdi
kış önümü kesmeyi sevdi hep, bir cümle yeterdi ısıtmaya
içimi, içim kedi kadar mır’layan
bir sevgi düşkünüydü, ‘hep olmayacakları mı ister insan,
hep olmayacağa mı yönlendirir yoksa olayları’
takvim kağıdından damladılar ellerime, onları alıp
yüzüme sürdüm
şimdi yabancı takvimlerle sarılıyım, okuduğumda
anlamadığım kelimelerle dolu
damlıyorlar belki, parmaklarımın arasından kayıp
gidiyorlar mazgallara
buralarda çok mazgal var
buralarda üstü açık çok mazgal var
bir gece birisinin içinde kırılacağım, ‘çat’ diye
ritmik tik tak’larımı duyurmak çabasından çok
uzaklaştım, benim tik tak’larım
benim tik tak’larım
hepsini mora boyayıp, boynuma astım; tik tak... tik
tak... tik tak...
bunlar eylülün dansından geri kalanlar
ver elini Şiraze, aşk’ın bizi bıraktığı sahilden
başlayıp açalım içimizdeki tüm gereksiz
kuşkuları, kanat takıp uçsunlar
ben cebimden bilyelerimi çıkarayım, sen cebinden
topacını çıkar
bir hacıyatmaz yerden yere savursun kendini
ver elini Şiraze, ‘her şey iyi olacak’ diye diye yolu
yarıladık bak
hiç çocuk olmamışım gibi geliyor bana, hepsi bir rüyaydı
başladı bitti havasında
unuttuklarımı bir bilsen, hatırladıkça yeniden doğuyorum
pırıl pırıl gökte
gök bana beşik Şiraze, bir ucu bir ucuna erişmeyen bir
beşik...
salla beni, gözlerime çöken uykunun tadına bakayım,
hiçbir uyku tam değil Şiraze
hiçbir uyku sona götürmüyor Şiraze...
Ş İ R A Z
E
|