YEİS

 

Beş gün sonrasında elinde valiziyle apartmanın dördüncü katına çıktı. Üç kapıdan soldaki beyaz boyalı olana doğru yürüdü. Eski püskü bir teneke parçasının üzerinde on-bir yazılıydı. Heyecanla zile bastı. Bir... iki... üç... Ses yok. Kimse yok. Apartman var. Daire var. Kapı var. Ses yok.

 

Dizira beklemeye başladı. Apartman boşluğu her zamanki gibi karanlıktı. Gölgeler oynamaya geldiler. Basamaklarda bir iniyor iki çıkıyorlardı. Sonra kahkahalar duydu Dizira. Gölgelerin oyun kahkahaları dolaştı bütün katları. Kapıları yalayıp geçtiler. Dizira bir daha zile uzandı. Bir... iki... üç... “Bu saatte nereye gitmiş olabilirler?” diye mırıldandı. Alnına biriken temmuz sıcağı terini elinin tersiyle sildikten sonra valizin üzerine yığıldı. “Nereye gitmiş olabilirler?”

 

Meraklanmıştı. Kızlarını düşündü. Yüzü aydınlanır gibi oldu, ama korku daha azimliydi. O ara ayak sesleri duydu. Hemen doğrulup basamaklara koştu. Bir adam. Yaşlıca bir adam geliyordu ağır ağır. Adam Dizira’nın yüzüne hiç bakmadan beyaz boyalı kapıya doğru yürüdü. Cebinden anahtarını çıkardı. Kapıyı açtı ve içeri girdi. Dizira dondu yerinde. Kimdi bu adam? Nereden gelmişti böyle? Ne işi vardı kendi evinde? Anahtarı da nereden bulmuştu? Bir sürü soru koşa koşa gelip önünde durdular. Elleri ayakları oynuyordu soruların. Kimisi insanın içini gıcıklarcasına gülüyordu. Dizira elinin tersiyle bütün soruları devirdi. Yeniden zile uzandı. Bir... iki... üç...

 

İçeriden silik bir ses duyuldu: “Kimsin?”

Dizira dayanamayıp “Asıl sen kimsin?” diye bağırmak istedi. Ama o zaman kapıyı açmazdı ki bu adam. Bu memleketin insanlarının kapı açma yetenekleri sınırlıydı. Ayak uçlarıyla betonu eşelemeye çalışırken “Bir soru sormak istiyordum” diyebildi ancak.

 

Az önce içeri giren adam kapıyı araladı. “Ne istiyorsun?” diye sordu. Yüz ifadesi sertti. Çizgiler bütün yüzünü dolaşıyordu. Kıvrımlar arasında derin çukurlar oluşmuştu. Dizira Van Gölü’ne benzetti bir tanesini. Bir kayık sulara karışmış kıyı boyunca ilerliyordu. Adam “Ne var dedim?” diye bağırınca Dizira kendine geliverdi.

 

“Burada oturan iki küçük kız ve anneleri nereye gittiler acaba?” diye sordu tereddütle.

Adam önce ayakkabılarına baktı Dizira’nın. Sol ayakkabısının bağcığında durdu bir süre. Sonra pantolonuna baktı. Bu sırada kısa kollu gömlek biraz ürkmüş terlemeye başlamıştı. “Burada oturan iki kız ve anneleri yok” cümlesi daha Dizira’nın kulaklarına yeni ulaşmıştı ki kapı büyük bir gürültüyle yüzüne kapandı.

 

Dizira ne yapacağını bilemedi. Hemen apartmandan dışarı attı kendisini. Bir elinde valizi, bir elinde hiçbir şeyi yolda durup apartmana uzun uzun baktı. Hava iyice kararmıştı. “Bu benim oturduğum apartman. Daha beş gün önce kızlarımla vedalaşıp havaalanına bu evden gittim. Adres de doğru. Renolke 18. Neler oluyor? Bu bir şaka mı?” diye mırıldandı. Sokak lambası, patlamış olan ampullerini unutup loş bir ışık yaymaya çalışıyordu. “Şaka... şaka...” diye fısıldadı sokak lambası. Dizira tepesinde yükselen direğe öfkelendi. “Böyle şaka olmaz” diye bağırdı. Karanlık, etrafında dolaşıyordu. Birden “Neden onları yalnız bırakıp gittin?” diye sordu. Dizira hangi yöne bakacağını şaşırdı. “Sen de kimsin? Çık ortaya. Göreyim neye benzediğini.”

 

“Ben karanlık’ım” dedi. “Rengim karadır. Kara’nlık... Bu yüzden bak her taraftayım şimdi.”

Bu sırada yıldızlar gökten inmiş otların arasında koşturuyorlardı. Ay, ayın on-dördü gibi açılıp saçılmıştı. Bacak bacak üstüne atmış, büyük bir koltuğa rahatça yayılmış, bir bardak çay içiyordu keyifle. Dizira’ya gülümsedi. “Gel çay içelim” dedi olanları umursamadan.

 

“Çay içmek” diye mırıldandı Dizira. Taşlar yol kenarında lastik top gibi zıp zıp zıplayarak ay’a ulaşmaya çalıştılar “çay” kelimesini duyunca. “Biz gelelim, biz gelelim” diye bağırışıyorlardı. Birbirlerini iteleyip yere düşürmeye çalışıyorlardı.  Başka bir alemdiler. Başka bir alemden gibiydiler. Ay elindeki bardağı ters çeviriverdi onları görünce. Çay zıplayan taşların üzerine döküldü. “Tadı güzel mi?” diye de seslendi oturduğu koltuktan. Taşlar yalanmaktan cevap bile vermeye fırsat bulamıyorlardı.

 

Dizira ağzı açık seyrederken olanları “Bunlar gerçek olamaz” diyerek başını ellerinin arasına alıp yere çöktü. “Bunlar gerçek olamaz. Olsa olsa bir kabus.”

Otlar Dizira’nın ayaklarının etrafına doluşup ona şarkı söylemeye başladıklarında parktaki salıncakta sallanan birisinin olduğunu anladı. Salıncağın kulağı tırmalayan ciyk ciyk’lemesi her şeyi anlatmaya yetiyordu. “Gece yarısı bir salıncağa kim biner ki?”

 

Salıncağın yanına vardığında nefes nefese kalmıştı. Karanlıktı. Bu memlekette sokaklarda o kadar az lamba vardı ki her yer zifiri karanlık içinde kayboluyordu. “Kim var salıncakta?

 

“Ben varım.”

“Sen kimsin?”

“Az önce tanışmıştık ama. Ben karanlık.”

Dizira aklını oynatacağını sandı. Karanlık. Bu memlekete geleliberi karanlıktan nefret eder olmuştu. Geceleri sokağa çıkmak istemiyor, her şey karanlığa yutuluyordu.

“Git başımdan” diye bağırdı Dizira.

“Sabah olsun giderim. İstersen seni de götüreyim.”

“Hayır, beni yutamayacaksın. Beni yutamayacaksın. Ben varım. Ben buradayım. Çocuklarımı ver bana.”

Karanlık sallanmaya devam etti. “Çocuklarını neden bırakıp gittin?”

“Gitmek zorundaydım. Gitmeliydim. Sadece beş günlüğüne...”

“Beş günde neler olmaz ki”

“Ne oldu? Onlara ne oldu?”

“Bilmem.”

Dizira yabancı bir ülkede yalnız bıraktığı ailesinin başına ne geldiğini anlayabilmek için bütün cümlelerini başucuna çağırdı. Onları sıra sıra dizdi. Baştan sona okudu. Beğenmedi yeni cümleler kurdu. Yeni sahneler, yeni senaryolar oluşturdu. Renklere boyadı. Olmadı. Sildi. Yeniden başladı. Saatlerce cümle oyunu içinde kayboldu. Bu sırada karanlık, çevresinde fır dönüyordu. Bir yaklaşıp bakıyor, bir uzaktan inceliyordu. Karanlık’ın kara’nlık bir yüzü vardı. Seçilmiyordu. Bu yüzden yüz ifadesinin nasıl olduğu kestirilemiyordu. Bir tek ses tonu, çıkardığı seslerler...

 

Dizira iç sıkıntısını daha fazla taşıyamayacağını düşündü. “Birşeyleri kaybetmek çok zor” dedi.

“Kaybetmemek için ne yaptın?” diye sordu karanlık.

Dizira düşündü. Kaybedebileceğini hiç aklına getirmemişti ki.

“Neyi ne zaman kaybedeceğini hiç bilemezsin” diye fısıldadı karanlık. “Kararlarını alırken, o karar sonucunda ayrılacak bütün yolların varacağı noktayı hayal edebilmelisin. Giderken, aklında sadece beş gün sonra salimen geri döneceğin vardı. Ya dönemeseydin?”

“Ama döndüm.”

“Evet, döndün. Bıraktıkların nerede?”

“Bilmiyorum... bilmiyorum... Sen söyle neredeler?”

“Karşılaştığın her şeye sormalısın bu soruyu artık. Evin kapısından başla. Apartman boşluğuna. Merdiven basamaklarına. Pencerelere. Yollara. Yol kenarındaki ağaçlara. Ağaçların yapraklarına. Dolmuşlara. Bir ucunu yakalayabilirsen sora sora bağlantıları bulabilirsin. Hiçbir yere dokunmadan gitmiş olmaları mümkün değil, eğer gitti iseler.”

“Eğer gitti iseler... mi?”

“Fikir vermeye çalışıyorum. Ya gitmedi iseler. Kimsenin görmüş olması mümkün değil o zaman. Bulundukları yere varmadan onlara da varamazsın. Önce mekanı, ardından onları bulmalısın. Hayat silsilelerden oluşur. Hep birşeyler birşeylere bağlıdır. Sebep sonuç gibi. Hiçbir şey asılı değildir boşlukta. Havada asılı duran bile havaya tutunmak zorundadır.”

“Aklım karıştı. Başım dönüyor. Durduramıyorum.”

“Belki de senin aklın her zaman karışıktı da artık bir düzene girmek istediği için çabalıyor.”

 

Dizira kulaklarında şiddetli bir çınlama duydu. Ses yükseliyordu. Yükseldikçe yükseldi. Artık çınlama dışında hiçbir şey duyamıyordu. Gözlerini sımsıkı kapatıp boylu boyunca yere uzandı. O an başucunda bir hacıyatmaz benzersiz “hacıyatmaz dansı”nı huşû içinde sergilemeye başladığında içinin bulandığını farketti. Midesi ağzına kadar çıkıp çıkıp iniyordu. Neredeyse ağzından fırlayıp karanlıkta koşa koşa kaybettirecekti kendisini. Kaybettiklerinin arasına bir de midesi eklenirse artık kaybediş öyküsünün başlamış olmasını durdurması mümkün olamayacak, sonunda yok olup gidecekti.

 

Bir ses çıktı ortaya allı yeşilli. Aynı nakaratı takmıştı boynuna: “Yabancı bir ülkede beş gün yalnız bırakılmak...” on-bin-yedi-yüz-beş’inci tekrarını gerçekleştiriyordu ki birden hacminde genişleme hissedildi. Allı yeşilli bir uçan balon halini alarak gökyüzünde süzülmeye başladı. Dizira bu kadarını kaldıramayacaktı artık. Tüm bedenini, tüm duygularını, tüm düşüncelerini bıraktı. Dinginleştirdi her şeyi.

 

Ertesi sabah onu ilk gören elinde uzun saplı büyük bir süpürge taşıyan çöpçü oldu. Kaldırımda boylu boyunca yatıyordu Dizira. Gelip geçenler çoğaldıkça kaldırımda, onu görenler de çoğaldı. Ama kimse yanına yanaşıp soluğunu dinlemedi. Kimse bakmaktan öte ilgilenmedi. Bu ülkede kaldırımda gece uykuya yatanların sabah geç uyandıklarını herkes bilirdi.

Naz Ferniba

 

Geri Ana Sayfa Arkadaşına Gönder

Yukarı