|
YAĞMUR ALTINDA STRES
4.
Arabadan indiklerinde o her zamanki keskin rüzgar saçlarını geriye attırdı
Feray’ın. Saçlarını severdi. Saçlarının kısa olmasını severdi de, bu yıl ne
olduysa “kendi haline bırakayım” dedi ve öyle yaptı. Belki böyle rüzgara karşı
uçuşsunlar diyeydi. Belki de öylesineydi. Şimdi bunu anlatmanın da hiç yeri
değildi ki. Yanındaki tanımadığı adamlar hemen çevresini sardıklarında “kötüler
hep siyah mı giyer?” diye düşünüverdi hızla. Severdi siyahı, siyah giyerdi çok
zaman. Ama bu siyah giyinmiş adamlarda gördüğü haddinden fazla siyah bir daha
“siyah giymesem” dedirtecek vaziyetteydi.
“Anastasya” dedi adam.
Sustu Feray.
“Manastır’da biraz işimiz var.”
“Benim yok” dedi Feray.
“Var” dedi adam. “Senin için buradayız.”
Raut nehri sessiz sessiz akıyordu. Atlamak istedi içine. Köprüden geçerken suyun
kendisine ne kadar yakın olduğunu hissedince duraklar gibi oldu. Ama nehir
birbirine paralel öyle çok kıvrımla ilerliyordu ki atlarsa sadece ıslanmakla
kalırdı. Yeşil suya bakarken bir şimşek çakar gibi oldu. Çevresinde garip bir
hava esmeye başladığında koşan bir sürü atın sesini duyduğunu zannetti. Etrafına
bakınınca kara adamların hiçbirisini göremedi. Üzerine baktı. Üzerinde yere
kadar uzanan siyah bir elbise vardı. Ortaçağ Avrupası’ndan kalmış bir
görüntüdeydi. O an biri eteğinden tuttuğu gibi onu bir çalının arkasına
çekiverdi.
“Ne var, neler oluyor?” diyemeden bir elin ağzını sıkıca kapattığını, boğulmamak
için derin derin soluk alıp vermeye çabaladığını, çabalarken de istemeden
ayaklarının toprağı eşelediğini farketti. Korkmuştu. Fazlasıyla korkmuştu. “Bir
rüya olamayacak kadar gerçek” diye hızla düşünüverdi. Kahverengi gözlerinin
yuvalarından fırlayacak gibi ayrıldığından emindi. Biraz rahatlamaya
çalışmalıydı aslında, Feray da bunun bilincindeydi, ama elinden hiçbir şey
maalesef gelmiyordu. Keşke her zamanki soğukkanlı duruşunu kaybolduğu yerden
bulup çıkarabilseydi, iyi bir fırça çekecekti “zor durumlarda terkedenler”
üzerine. Olmadı. Bütün bunları yapabilecek ne zaman vardı, ne de kafasını
toparlayıp uygun cümleler kurabilecek pozisyondaydı. Şimdi tek yapması gereken
az biraz durulup şöyle bir bakabilmekti etrafına.
Kalın çalılığın aralıklarından görünen atların ayakları sayılamayacak kadar çok
ve karmaşıktı. Feray arabalarn yerini hızla alan bu atların nereden çıktığını
merak etmek zorunda hissetti kendisini. Son model siyah arabalar kaybolmuş,
yerini siyah uzun bacaklı atlar almıştı. Bunun o meyve suyuyla bir ilgisi var
mıydı acaba? Olabilir miydi ki? Neden olmasın? Meyve suyu değil bir ilaçtı belki
de. Evet, kesinlikle öyleydi.
Feray eli hâlâ ağzında duranın kim olduğunu görememişti. Atların
kıpırdanışlarını izliyorlardı. Epey olmuştu; insana on yıl geçmiş hissi verecek
kadar. Sonra, atlılar güneye doğru yöneldiler. İşte gidiyorlardı. Bir süre daha
öyle beklediler; bir süre, iki süre, üç süre... Feray daha sakin gibiydi.
Tamamen gözden kaybolduklarında ağzındaki el gevşedi ve çekildi.
Hemen arkasına döndü Feray. Bir çocukla karşılaşmayı gerçekten hiç beklemiyordu.
On-altı, on-yedi yaşlarında ya vardı ya yoktu. Belki de daha küçüktü. Bu yaşta
bir çocuğun bu güçte olması onu şaşırtmıştı. Üstelik çocuk öyle zayıftı ki,
elmacık kemikleri dışarı fırlamıştı. Mavi gözlerinin üzerine düşen düz sarı
saçlarını bir kukuleta örtüyordu. “Sen de kimsin?” diye sordu sonunda Feray. Ama
çocuk cevap vermedi. Çalıların altından etrafı iyice kolaçan ettikten sonra
“hadi” anlamında bir işaret yapıp yavaşça çalıların altından dışarı süzüldü.
Ayağa kalktığında zayıf ama çok uzun bir çocuk olduğunu gördü. Çocuk belini
hafif öne eğerek, etrafı yoklayarak, sanki birilerinden gizleniyormuş gibi seke
seke ilerlemeye başladı. Feray da çaresiz, yapabileceği daha mantıklı bir şey
olmadığı için aynısını yaptı. Ağaç gövdelerinin ardına saklana saklana ne yavaş
ne hızlı yürüdüler.
Feray etrafa bakınca seyrek ceviz ağaçları ve sık kızılcık çalıları, tepeler,
dağlar, dere ve su birikintilerinden başka bir şey göremedi. Başka insanlar,
evler, apartmanlar, arabalar; ne bileyim yollar falan... Bütün bu olanlar
yeterince ürkütücüydü, ama Feray gerçeği söylemek gerekirse o siyah giyinmiş
mendebur suratlı adamlardan kurtulmuş olduğuna içten içe seviniyordu.
Naz Ferniba |