YAĞMUR  ALTINDA  STRES  (1. Bölüm)

 

Evden hızla çıktı. Kapıyı kapatırken siyah çantası yere düştü, eğilince boynundan neredeyse dizlerine kadar uzanan uzun atkısının bir ucunun üzerine bastı, unuttuğu belgeleri ilk basamakta hatırlayıverince hızla kapıyı açıp masada duran bütün kağıtları kaptığı gibi çantasına tepti. Nihayet altıncı kattan dışarıya kendisini atabilmeyi başardığında soğuk havayı ciğerlerini kesecek kadar derin içine çekti. Aydınlık gökyüzünden fışkıran ışık gözlerine girince de “aman” diye bir feryat bıraktı. Hızla güneş gözlüklerini çıkartıp takıverdi. Şimdi her şey tamam olmuştu işte. Siyah perdelerin arkasında dünyadan saklanıyordu.

 

Yerler ıslaktı. Kışın bu ıslak yüzünü bir türlü sevememişti. Güneş, sıcak, yeşil yapraklı ağaçlar, otların arasında kıpırdaşan çiçekler... bütün bunlar daha keyifliydi. Ama kış da hep uzun sürüyordu sanki. Yürümeye başlamadan önce başını kaldırıp altıncı katın pencerelerine baktı. “Her şey yerli yerinde” diye düşündü ve yürümeye başladı. Yerli yerinde... yerli yerinde...

 

Araba her zamanki yerinde duruyordu. Ama park çamur içindeydi. Bir şekilde çamuru ve sağda solda çeteleşmiş köpeklerin havlamalarını aşıp arabaya ulaşmayı başardığında bir zoru başarmanın keyfi vardı üzerinde. Daha arabayı yeni çalıştırmıştı ki yağmur çıkageldi. “Haydaaa!” Şimdi daha ıslak olacaktı her yer. Daha ıslak, çok daha ıslak, ıpıslak...

 

Hareket edecekti ki pencereyi biri tıklatmaya başladı. Bir adam. “Bu da kim?” diye düşünmeden edemedi. Pencereyi indirdi. “Ne var, ne istiyorsunuz?” bakışlarıyla bakmaya başladı adama. Ama adam siyah perdeler yüzünden bu bakışları göremedi. Tok bir sesle “pasaport ve dökümanlar” dedi adam sağ elini ona doğru uzatarak. Feray içindeki biryerlere yetişme telaşını unutup çantasından pasaportunu, dökümanlarını bulup çıkardı hızla. “Bu işte bir iş var, bu işte bir iş var” diye bağırıyordu içinde biri. Hem de düşmüş de dirseği kırılmış gibi bağırıyordu.

 

Elindeki pasaporta bakan adam “Feray” dedi, “in arabadan, gidiyoruz.”

“Nereye?” diye sordu ürkerek Feray. Ürkmüştü çünkü tanımadığı biriyle bir yere gitmek istemiyordu. Bu karışıklık demekti. Bu tehlike demekti. Bu karanlık demekti.

“Şey, olmaz, sizinle gelemem” diye devam etti. Sesi titremişti. Sesi gerçekten titremişti.

 

Birden üç, beş, yedi, dokuz adam arabaların gerisinden çıkageldi. Sayamıyordu Feray. “Allah’ım beni koru” diye geçirdi içinden. “Allah’ım sen beni koru!”

İkinci Bölüm

Naz FERNİBA

 

Geri Ana Sayfa Arkadaşına Gönder

Yukarı