SON  ZİYARET

 

 

 

Babamı, hastalığında ilk defa, yaşamında son kez ziyaret ettiğimde Temmuz'un

28'iydi. Sanıyorum günlerden Çarşambaydı.

 

O'nu görür görmez bu ziyareti neden bu kadar geciktirdiğimi de anladım.

Anneme, babamdan nefret ettiğimi söylemiştim. Ama bu doğru değildi. Evet

O'ndan nefret ediyordum. Ama asıl sebep bu nefreti daim tutmak istememdi.

 

Zannedersem insanların, kinlerine bu denli inatla sarılmaları, nefret biter

bitmez, acıyla uğraşmak zorunda kalacaklarınının bilincinde olmalarıdır.

 

Kızkardeşi ve ben, O'na ulaşmak için '' Long Island '' ın diğer ucuna kadar

uzandık. Sıcak ve boğucu bir havaydı. Teyzemle yol boyunca, kendime bir hava

katmak için -O öyle diyordu-sigaraya başlamam hususunda çekişip durduk.

Gerçekte kardeşinin ölmek üzere olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorunda olduğu

için benimle atıştığını biliyordum.  O bu gerçeği karşılamaya tahammül

edemiyordu. Ben de, O'nun kardeşinin bu durumu karşısında bu denli bitkinliğe

ve şaşkınlığa uğramasına...

 

Belli etmeden yüzünü inceledim. Cansız, donuk, hafif içeri çökmüş gözlerle,

yaşlanmış bir kadın yüzüydü.

 

Çok geçmeden O da ölecekti...

 

Çocukluğumda- ki çok da eski değildi- O'nu güzel bulurdum. Kıvrak zekalı ve

çevik biriydi. Çocuklara karşı oldukça cömertti. Ziyaretlerinin her biri bir olay

olurdu. Hatta bir keresinde kardeşlerimden biriyle birlikte kaçıp, O'nun yanında

oturmayı bile düşünmüştük.

 

Şimdi el çantasından beklenmedik, hoş sürprizler yapabilecek bir durumda

değildi. Bu hali bende acıma, tepki ve korku duygusunu uyandırıyordu. Artık

şefkat gösterebilecek bir durumda olmadığını görmek, korkunçtu.

 

Hastaneye yaklaştıkça daha da bir kavgacı oluyordu benimle, aynı zamanda

doğal olarak da daha bir bana bağımlı...

 

Artık ben de, beynimin içerisinde, acıma, korku ve suçluluk duygularından

oluşan, sıkışmış bir yay gibi her an infilak etmeye hazır başka bir ben olduğunu

hissetmeye başlamıştım.

 

Teyzem, odaya girer girmez, babamı orda küçük siyah bir maymun gibi, bir

köşede kıvrılmış görünce, ağlamaya başladı. Kımıldayacak hali bile olsa, O'nu

besleyen vücuduna iliştirilmiş o parlak, devasa aygıtla hareket etmesini

düşünmek bile akıllara işikenceydi. Kollarına giren tüpler, bana

çocukluğumdaki, Güliver'in  cüceler tarafından bağlanışını gösteren resimleri

hatırlattı.

 

Teyzem durmadan ağlıyordu. Babamın boğazından ıslığı andıran hırıltılar

çıkıyordu. Hiçbir şey diyemiyordu. Konuşacak bir halde değildi.

 

Ellerini tutmak, birşeyler söylemek istedim. Ama doğrusu, beni duyabilmiş

olsaydı da şayet ne derdim, bilemiyorum...

 

Aslında o odada, bizle birlikte bile değildi. Teyzem Jesus'la(İsa)buluşacağını

dediğini, söylüyordu. Ama ben boğazındaki hırıltılardan başka bir şey

duyamıyordum. Doktor geri geldiğinde biz çıktık. Aynı sıkıntılı tren yolculuğu ve

ev...

 

Sabah öldüğünü bildiren telgraf geldi. Bir anda ev, konu-komşu, dost-

ahbaplar, yaygaralar ve kargaşa ile doldu. Evi, annemi ve çocukları, hiç

olmazsa böyle acılı günlerde zenci bölgelerinde kolonyaları, atasözleri, sabır ve

aşçılık hünerleri ile öne çıkan nüfuzlu kadınlara bırakarak, aceleyle evden

çıktım.

 

Aynı gün, daha sonra eve döndüğümde anne hastaneye kaldırılmış ve bebek

doğmuştu.

 

James Arthur BALDWIN

 

Çeviren:  Remzi ŞANLI

 

Geri Ana Sayfa Arkadaşına Gönder

Yukarı