|
ŞİZOFRENİK ÖYKÜLER
Parlak güneşin altında yeşeren bir ağacın bir yerlerinde bir tomurcuk. Öğlene
doğru güneş kendini daha fazla belli ettikçe açılmaya başlıyor. Olaylar sürekli
bir şeylerin devinimi. Ardı ardına gelişen tüm olaylar birbiriyle sıkı bir
bağlantı içerisindedir. Bunu düşündü ağaçtaki ardıç kuşu, ama gene bilmedi ve
bir müddet sonra unuttu ne düşündüğünü ve kanat çırpıp güneşe doğru uçtu.
Ardında tomurcuklanmış bir ağaç vardı, o yükseldikçe küçülüyordu ağaç. Uçtu en
yükseklere kadar uçtu. Ve sonra tomurcuktan bir çiçek çıktı, devinim devam etti
fakat ardıç kuşu bunu göremedi çünkü çok yüksekteydi.
Gözlerini kapamış devinimin sürekliliğini düşünüyordu. Kulağında bir konçerto
çalıyordu. Devinim. Müziğe uyarak gözlerini kapatmış ve elleriyle kendi kendine
sanki orkestra’nın şefiymiş gibi kendinden geçiyordu. Gözleri kapalıydı ve bir
şey düşünmüyordu sadece mükemmel bir boşluk vardı. Boşluk iyidir diye düşünürdü
bu gibi anlarda, aslında iyi olan boşluk değil boşluğu hissedebilmekti. Devinim
dedi gene kendi kendine o içindeki boşluğa doğru.
Ses boşlukta yayıldı, bir yerlere çarpmadı, yankısını hiçbir zaman duyamadı.
Geri gelmemişti, devinim dedi kendi kendine. Gözleri hala kapalıydı. Hep bir
düşü vardı, bir yerlerden duymuştu ve kendi çapında geliştirmişti düşünceyi. Her
şeyin dördüncü boyutu bir gidiş olsa derdi. Ölmek olmasa sadece bir gün çıksak
kapıdan dışarı çıksak, sokakta yürüsek ve nereye gittiğimizi bilmeden sadece
yürüsek ve sonra yavaş yavaş görüntümüz kaybolsa ve yok olsak. Kimse bilmese,
deseler dışarıya çıktı ve bir daha da gelmedi. Kimse bu zamanı gene
bilemeyecekti ve daha güzel olacaktı diye düşündü. Cennette cehennemde o zaman
yürünerek gidilecekti ve kim bilir bu daha da güzel olacaktı. Kapıdan çıkma ve
yok olmak yürürken. Kimse bilmeden. Ve sonra birden unutulmak, yaşanmış olduğun
diğer hafızalardan kazınmak. Yürümek yürümek ve yok olmak sessizce. Gene boşluğu
hissetti gözleri kapalı şekilde. Canon in D major çalıyordu, bir Pachelbel.
Zaten tek eseriydi adamın ama kim bilir ne şartlarda yazmıştı bunu, boşluğu
emindi ki o da yaşamış ve hissetmişti. Peki onun sesi yankılanmış mıydı? Belki
yankı yapar bir sonu vardır diye düşünerek bir daha seslendi boşluğa. Boşlukta
ses gitti, gitti ve gitti... deminki düşüncesini doğrular şekildeydi yavaş yavaş
kaybolmuştu ses ve ondan
geride hiç bir iz kalmamıştı. Bir süreliğine gözlerini açtı ve baktı. Çınar
dedi, büyük bir çınar. Sonra tekrar kapadı gözlerini ve boşluğuna geri döndü.
Boşluk muydu onu o yapan yoksa o muydu boşluğu boşluk yapan. Bir müddette bunu
düşündü fakat sonra bir karınca kolonisi gibi dağıldı fikirleri. Sadece gene
aklında o değişik dördüncü boyut hikayesi kalmıştı. Yürümek yürümek ve
yürümek... Siyah ve tonları, mavi ve tonları, kırmızı ve tonları. Boşluğun
rengini düşündü, rengini kestiremedi bir türlü; çünkü nasıl düşünüyorsa öyle
görüyordu. Saatin tik tak seslerinden beynimiz nasıl bir melodi yaratıyorsa bu
da onun gibi bir şeydi. Ne istiyorsan onu yapıyordu beynin. Aslında tüm
şartlarda bu böyleydi ama biz bunu bilmiyoruz diye düşündü kulağındaki mükemmel
ritimle...
Sonra gözlerini açtı tekrar. Çınar, dev gibi yeşil bir çınar.. Sonra ayağa
kalktı kulağındaki müzikle. Yürüdü, kapıyı açtı ve kapıdan dışarı çıktı; sonra
gözlerini tekrar kapadı; çınar yoktu.
Bülent KURT |