OTOBÜS

 …üşümemek için…

                         ........kelimelerden giysiler örmeliyim

 

Artık tırnaklarımı yemiyorum; uzun zamandır manikürlü bakımlı ve ojeliler, tam da “Onların” istediği gibi… Şimdi ayak tırnaklarımı koparıyorum geceleri koltukta büzüşmüş otururken. Ellerimle; tek tek, uzamış kenarlarından  tutup çekip koparıyor, mümkünse kanatıyorum. Kan akıtmak iyidir…

Kurbanlar niye kesilir…

Ayaklarım görünmüyor dışarıdan bakınca zaten. Hep kapalı ayakkabılar içindeler, bir tek yalnızken açıkta bırakıyorum onları, bir tek yalnızken görüyorum kopmuş kanamış kanı kurumuş çirkin ayak parmaklarımı, tıpkı diğer yaralarım gibi, onları da kimseler görmüyor… Ellerime bakanlar ne görüyorsa dışıma bakanlar da aynı şeyi görüyorlar, düzgün,uygun, sakin sıradan bir beden… Oysa ruhum ayaklarım gibi bir türlü düzelemiyor. Uyum sağlamak için cenderelerde kalıba konmuş, kolalanmış, filistin askılarında kolları çağa uygun uzatılmaya çalışılmış anarşist ruhum…ve her anarşist gibi düzenin dışında kalmış, ne değişmiş ne değiştirebilmiş…Deveyi güdemeyenlere diyardan gitmeleri önerilmiş yüzyıllardır, ancak adres verilmemiş,  zira gidecekleri her diyar terkettiklerinin nüshası olmaktan öteye gidemeyecek, bu bilinmekte, eminim bu sözü diyenler de ömürlerinin bir kaç yılını gitme hayalleriyle süslemişler ancak midye olup kalmayı, yosun tutma tehlikesine rağmen tutunmayı seçmişlerdir.Balık olmak zordur zira yutulma ihtimali vardır.

Gitmek… adı güzel kendi ceremeli düş… İlk aklına düştüğünde gecelerce uyutmayacak kadar çarpıntı doğurabilen o engin rüya… açtığı kapının ardından azrail yamakları sorularını “nereye”yi, “nasıl”ı getiriveren korkunç sevda… Gitmek… kalmakla kıyaslanmaya kalkışılmış ama ölüm gibi, sadece vuslata erenlerin tadını bildiği maşuk…

Gara girdiğim anda gördüm nereye gideceğimi, bir dakika öncesinde değil, o an… Elimde kitaplardan ve üşümemek için alınmış bir kaç çaputtan ibaret valizim … Oysa şimdi bilmiyorum… otobüsün önünde adı yazan şehri bilmiyorum, adını duydum sadece, masal gibiydi hakkında anlatılan herşey, içinde yaşamanın hiç de masal olmadığını biliyorum bir de… Benim için giderken katedeceğim yol mühim, ulaşacağım isimden ziyade… şu ana kadar yaşadığım herşey yola dahildi aslında, şimdi sadece pişen tatlının üzerine hazır şerbeti döküp o cilalı tadı elde etmek için aldığım bilete bakıyorum. İsimsiz bir kağıt bu. Sadece tarih , saat ve koltuk numarası var üzerinde. Bu gün, bu saatte, bu koltukta birinin “gideceğini” haber veren bir pusula… En öndeki koltuk üstelik; önünü görebileceğin, kilometreleri sayabileceğin, ardında bıraktıklarını tek tek son an bakışlarıyla aklına kaydedebileceğin mevki… Hiç çekemem uzun yol ahbaplıklarını yanım boş neyse ki… Yanım boş… Herşeyi geride bırakıp içini doldurmadığım çantam gibi, unutmaya çalışıp boşalttığım aklım gibi, herbirini tek tek kırmızı kalemlerle çarpılayıp geri dönüşümsüz çöp kutularına attığım insanlardan arta kalan yüreğim gibi… yanım boş…

Hep inanmışımdır hiç bir şeyin tesadüf olmadığına. Bugün bu  koltukta biri oturuyor olsaydı aklı karışacaktı, hiç konuşmasak da karmakarışık renklere bulanmış yüzümden, etrafımda oluşan bu tuhaf atmosferden aklı karışacaktı, belki bişeyler sormaya kalkışacak cevap alamayacaktı, merakı saatler sürecek yolculuk boyunca devam edecek ya beni gitmekten caydıracak, ya kendini bencileyin bilmediği yollara düşmüş bulacaktı… birilerinin selameti için boş bu koltuk…

İki kişilik seyahat edebileceğim, şişen ayaklarımı uzatabileceğim, çoraplarımı çıkarmadan… İki kişilik yayılabileceğim koltuğa, hayata yayıldığım gibi iki kişilik. Belki bedenimi yan koltuğa oturtup yarenlik ederim ona, ne zamandır şöye derinden halleşmemiştik ne de olsa. Gitmeyi bunca isteyen deli bir ruhun peşine düşürülüp ite çeke götürülen O nede olsa, aptal televizyon muhabirlerinin anlamsız sorusunu sormalı belki de şimdi, “ne hissediyorsun”… Çekip götürüyorum seni, sahip olduğun herşeyi  bir kenara atıverdim, seni gaspettim ey ceset otuzbir yıldır içine tıktığın şu dokunulamayan varlık tarafından ele geçirildin… Kaçırılıyorsun… Sevdiğin sevildiğin alıştığın kanına karışmış tüm detayları bırakıyorsun, benimsin artık, üzerindeki tüm tasarruf haklarımı bundan böyle sadece , yalnızca, bilfiil ben kullanacağım. Artık kimse için yorulmayacak didinmeyecek paralanmayacaksın. Yapmadığın en küçük şeyler için suçlanmayacak, gücünün üzerinde emeklerle bir gülümseme için meydana getirdiğin kolaylıklar için, o küçücük gülümsemelerden mahrum kalmak duygusunu yaşamayacaksın. Seni kaçırıyorum. Bu açıdan bakıldığında memnun olmalısın halinden, benim eziyetim senin de eziyetinmiş bak…Aslında senin alışma ve dayanma kapasiten benimkinden daha yüksek “sayın et hazretleri”… öyle ya ben içerde isyan bayrakları çekmiş çığlıklar atarken sen gülücükler saçıp etrafa “bayan pozitif enerji”yi şahane oynuyordun. Herkes inanıyordu, işin kötüsü sen de inanıyordun, saçtığın enerjinin gerçekliğine verip alarak genleştirdiğin sevginin gücünü yaydığına hep birlikte inanıyordunuz. Bir tek; sevilmediğini, önemsenmediğini algıladığın o küçük anlarda düşüyordun yanıma. Ama çabuk toparlanıyordun, vermediklerini; arsızlıkla, zorla isteyerek alıyordun, -mış gibi yapmalara inandırıyordun kendini. Ve bu sürgününe en büyük sebep olan suçun, sen de -mış gibi yapıyordun. Kaç kere ağlarken yakaladım seni gününü tükettiğin, üç kuruş para için beni sattığın, çalıştığın o koca binanın tuvaletinde. Kaç kere anafora tutumuş yağlı paslı tahta parçası gibi yuvarlandın. Parmağını şıklatıp kalktın her seferinde. Çantanın  ön cebinde taşıdığın gülen maskeni alelacele suratına takarken kaç kez tükürdüm suratına. Bir kerecik bıraksaydın bana kendini, bir kere bağırsaydın insanların yüzüne, suratındaki palyaço gülüşlü sahtekar boyalardan kurtulabilseydin, tırnaklarınla kazıyıp kanatabildiğin yüzünle çıkabilseydin insanların karşısına ve o yüzünle de seni sevip önemsediklerini görebilseydin gözlerinle; şimdi seni kaçırıyor olmazdım. Küçükken düşüp dizimi kanattığımda annem parmağını tükürüğüyle ıslatıp silerdi küçük yaramı, bir kaç saate kalmaz iyileşirdi, acımazdı hiç… Onun dışında herkes yara bandıyla yaklaştı… bantı yapıştırır yarayı altında bırakırsın, dokunmazsın, acıtmazsın, kanatmazsın, en iyisidir uzakta durmak… en iyisidir uzaktan vahvahlanmak ne mikrop kapar ne mikrop kaptırırsın, kurtulma tehlikesine karşı da korursun hastayı böylece…

Kimseden yaralarımı ondurmasını istemedim aslında, hiçbirinin gücü yetmezdi de buna… sadece verdiğim kadarını istedim, şarj olmak devam edebilmek için. Unuttuğum bişey vardı, kaldırabileceklerimden fazla verip, verebileceklerinden fazlasına ihtiyaç duydum. En büyük sorun buradaydı… herşeyim fazlaydı. Sevince çok sevdim, bunaldılar. Sevinince çok sevindim, eğlenince çok güldüm, içince çok içtim alışamadılar, şaşırdılar. Çok yaptım herşeyi, vaktim yoktu. Öyle uzun bir ömür olmayacaktı benimki, “bi bakıp çıkacaktım” ne alırsam kar kalacaktı, o da olmadı uzadıkça uzadı inkıtalar... bitmek bilmedi, dolayısıyla “çok”lar çoğaldı durdu. Ben altında kaldım…

Şimdi gidiyorum…uzaklaşıyorum, uzuyorum, ikiliyorum, tüm şekilleriyle söyleyebilirim bu cümleyi… gitme sevdası kanımda dolandığından beri mekan edindiğim gara nihayet elimde valizimle geldim. Bugünden önce oyuncakçı dükkanında dolaşan çocuklar gibi dolaştım durdum yazıhanelerin önünde, rengarenk otobüsler, binlerce canı taşıdılar durdular, ben kalırken  nispet yaparak uzaklaştılar, hep bıraktılar beni, giden onlar oldular. “Gitmek mi zor kalmak mı ?” sorusunu daima “kalmak” diye cevapladım ben; kalan, hep kalan bendim… Gün bugündür ey yol. Gün bugündür kaptan efendi, muavin bey, yol üstü lokantaları, benzin pompaları, yol çizgileri, trafik levhaları, kusmuk torbaları, bagaj etiketleri, ayçiçeği tarlaları… Gün bugün, gitme vakti bugün. Size gelmiyorum, sizden geçeceğim, sizi olduğunuz yerde bırakıp ilerleyeceğim, tıpkı benim kaldığım gibi, tıpkı arkasından el salladıklarım gibi, arkamdan bakakalacak , başınızı bir yana eğip hafifçe el sallayacaksınız. Ve ben bu kez “güle güle” değil “hoşçakal” diyeceğim. Gideceğim…………

Nurcan KARA

 

Geri Ana Sayfa Arkadaşına Gönder

Yukarı