|
YAZILANLARI OKURKEN YAZILABİLECEKLERİ YAŞAMAK - 4
Metrûk daha hiçbir söz söylememişti ihtiyarın karşısında. Ağzı açık dinliyordu
adamı o kadar. Asıl sözü nereye getireceğini merak ediyordu. O ara Vasile
gözlerine bakarak “yazmayı sevdiğin kadar gezmeyi de sever misin?” diye sordu.
Metrûk ne cevap vereceğini bilemedi. Yazmak ve gezmek... “İkisini hiç bir arada
düşünmemiştim” diye aklından geçirdi. “Biliyorum, biliyorum...” dedi Vasile.
“Yalıdan bile pek çıkmadığını biliyorum.”
Metrûk sinirlenmeye başladığını hissetti. Aceleyle “benden ne istiyorsunuz?”
diye soruverdi.
“Senden ne istiyorum? Uzak bir yere mektup götürmeni, mektubu verdiğinin seni
yönlendirdiği yönde ilerlemeni ve sonunda bıraktığım bir şeyi alıp bana
getirmeni istiyorum açıkçası” dedi Vasile.
Metrûk şaşakalmış, bu haddini bilmez adamın neden bu kadar ihtiyar olduğuna
kızarak söylemesi gereken kelimeleri biraraya getirmeye çalışıyordu. Aklından
geçirdiği cümleler çok başka, diline gelen kelimeler bambaşkaydı. “Yavaş git
çarpma, bastonun nerede? ağaçtan kedi düştü, sütçünün sütü döküldü, ağlayan
güneş, harp meydanından yükselen sesler, ah ü vah eden lala...”
“Neden?” diye sordu onca cümleyi iteleyerek.
“Nedenini boşver, eğer gidersen çok şey kazanabilirsin.”
Şemay sonunda gözlerini açmayı başarabilmişti. Meyra sevinçten ne yapacağını
şaşırdı ilkin. “Kurtuldu” diye bağırdı birkaç kez koridorda. Ama Şemay’ın hiç
konuşmadığını farkedince donup kaldı. “Neden?” diye sordu Meyra. Doktor Fehim
“yaşamak istemediği için vücudu kendisini kilitlemeye çalışıyor” diye karşılık
verdi. “Uzun bir süre alabilir barışması.”
Meyra kızkardeşine ne kadar uzak durduğunu; hiçbir şey yapamadan narin elinden
tutup, duru gözlerine baktığında anladı. “Bütün bulutları getirsem sana; beyaz
beyaz, pof pof; ve bir ikindi çayının yanına en sevdiğin keki pişirsem; ve
saçlarını hint işi tarakla hiç üşenmeden saatlerce tarasam; ve uykudan önce
masalı seçsem en güzelinden, anlatsam sen gözlerini kapatana kadar; ve hayatın
ne de güzel kılındığını çizebilsem yüreğine... yine gitmek ister misin?”
Meyra çaresizdi. Hiç bu denli kıstırılmış, bu denli küçük, bu denli zayıf, bu
denli yetersiz ve bu denli insan bulmamıştı kendisini. “Kaybetmek meğer
kolaymış, zor olan kaybetmemek için direnmek imiş” diye defterine yazarken
herkesin acılarını tek başına taşımak zorunda olduğunu düşünmeden edemedi. Şemay
eğer isterse bu derin kuyudan çıkmayı başaracak, Meyra’ya düşen sadece kuyunun
başında onu beklemek olacaktı. Meyra kuyuya ipi sarkıtmıştı onun tutunması için,
ötesi onun yeteneklerini aşıyordu.
Metrûk hayatının en büyük hatasını yapmakta olduğunu, bu işin külliyen safsata
olduğunu söylene söylene yola çıktığında bir Petrov Vasile’in mavi gözlerini
aklından söküp atamadı. Elinde sımsıkı tuttuğu haritada kırmızı renkle çizilmiş
olan güzergâhtan ayrılmamak için sürekli tetikte duruyordu. “Ne işim var benim
bu yolda?” diye soruyor, ara ara bu soru yüzünden duruyor; sonra “kendine gel”
diyerek tekrar ilerlemeye devam ediyordu. Atı Rün, simsiyah bir safkandı.
Siyahtı, gizlenmek için; hızlıydı, zaman kazanmak ve belki de iyi kaçmak için;
asildi; sahibine bağlılık için...
Metrûk yalıda kimseye bir tek kelam etmeden, bir gecenin sabaha döndüğünde
yüzünü, ayrıldı İstanbul’dan. Her bir ihtiyacını Petrov Vasile karşılamış, bu
zat ne gerekiyor ise temin etmiş ve işi, yine bu zat ayrıntıları atlamadan belki
on kere tekrarlamış; ardından da “mutlaka geri dön” diye kulağına eğilip
fısıldamıştı. Metrûk onun mavi gözlerinde çakan şimşeği ve dudaklarını hafifçe
geren alaycı tebessümü farkedemeyecek kadar şaşkın, şeb, tecrübesiz, sahipsiz ve
kimsesizdi.
Sıradan bir mektup taşıyıcısı olarak başlamıştı bu çok gizli ve tuhaf vazifeye
Metrûk. İlkin Varna yakınlarında bir orman köyünde sahibini bulup mektubu ona
teslim edecek, ardından mektubu alanın vereceği talimata uyarak yönünü
belirleyecek ve o tarafa doğru ilerleyecekti. Bu şekilde ucunun nereye varacağı
kestirilemeyen bir yolculuk sürüp gidecekti kim bilir kaç zaman. Sibiryadan bile
geçecek olan Metrûk’ün bu yol hikâyesi ona birçok garip ve tehlikeli ve
karanlık ve bazen güzel olaylar yaşatacaktı. Lakin geri dönmesi uzun yıllar
alacak olan yolculuğunda Metrûk her mânâda büyük değişimler geçirecek,
olgunlaşıp pişecek, belki kendini bulacak, rengarenk bir biçim alıp hayatın ne
çok anlam yüklü olduğunu farkedecekti. Birgün “hayat yazılanlardan çok başkaymış
aslında. Ya da yazılanları okumakla yazılabilecekleri yaşamak çok başkaymış”
diye not düşecekti bir köşeye. Bu not yıllar sonrasına kadar uzanıp nazenin
Şemay’ın eline geçmeyi başaracak ve o noktada kilitlenecekti dünya kapıları
aniden. Hangi cümlenin nelere sebep olabileceğini kimse bilemezdi sonuçta.
Şidâyet düşme esnasında aldığı darbe sebebiyle bir hafıza kaybı yaşamış,
uyandığında hatırlayamamıştı ne varsa geçmişinde. Beyaz duvarlara baktı uzun
süre. İçinden rengarenk boyamak geçti onları. “Bir fırçam olsa” dedi. “Boyasam
yeşile” dedi. “En tepeye bir güneş kondursam” dedi. Ama içinde varlığını
hissettiği küçük bir kara noktayı bir türlü başka renkle kapatamadı. Sarı
bukleli kızın fasılasız ağlayışını seyretti sonra. Bir köşeye pusmuş, başını
dizlerinin üzerine yaslamış, içini çeke çeke Şidâyet’in hatırlayamadığı
korkularına belki, Şidâyet’in hiç tanımadığı annesine belki, Şidâyet’in hiç
görmediği oyuncaklarına belki ağlıyordu. Hujima sarı bukleli kızı Şidâyet’in
kızı sandığı için cümlelerinde hep vurgu yaptı: “Kızın neden konuşmuyor? Kızın
sürekli ağladı. Kızın korkmuş galiba. Sen ve kızın limanda ne yapıyordunuz?”
gibi... Şidâyet aksansız fransızca konuşabildiği için Hujima onların Fransa’dan
geldiğini düşündü hep. Bu yüzden hafızası uyanana kadar Şidâyet’e Anya, kızına
da Luisa adını verdi. Luisa bu isme hiç itiraz etmedi. Şidâyet de Anya olmayı
reddedecek bir sebep bulamadı, ki geride büyük ve karanlık bir boşluk vardı.
Böylece birbirlerini hiç tanımayan Luisa ve Anya bundan sonraki hayatlarına
ana-kız olarak devam etmeye başladılar. Bu sırada Hujima “nasılsa hatırlayacak
ve bilinmeyenler çözülecek” diye düşünüyordu. Olmadı. Yıllar hızla geçti.
Geçerken Luisa’nın gözyaşlarını durdurdu, Anya’nın sorularına yeni sorular
ekledi, gemiler getirdi limana, türlü biçim insanlar çıkardı karşılarına. Anya
hiçbir şey hatırlayamayışının tuhaflığını doldurmaya çalışırken Luisa zamanla
gerçekleri tamamen unutup zamanın akışına kapıldı bütün yaşayanlar gibi. Artık
Anya’yı, pek çok şeyi hatırlayamadığı için annesi olarak kabul etmiş ve susmak
üzerine ısrarlı davranmıştı. Kelimeler, çıksın diye ağzından bekleşiyorlardı.
Her şeyin bir vakti zamanı vardı elbet. Anya bekledi, Luisa bekledi; otlar,
böcekler, çiçekler bekledi.
Meyra tüm incelemeler tamamlanıp da kesin teşhisin “yaşama arzusunun bitmesi”
olarak belirtilmesi üzerine annesini aramaya karar verdi. Nadîma, Şidâyet
şokunun altında ezilirken bir de Şemay’ın vahim durumunu öğrenince tamamen
tükendiğini, daha fazla bu acılar yükünü taşıyamayacağını düşünerek bir çıkış
aramaya koyuldu. Lakin yorgun Nadîma, tüm bedeninin yıprandığını, sararmış
yapraklarının da artık dökülmeye başladığını, tüm canlılığının solup kurumaya
yüz tuttuğunu biliyordu. Çıkışlar tümden tüketilmiş, kapıların anahtarları
yitirilmiş, dümdüz bir koridordan başka gidecek yer kalmamıştı. Zamanla
açılabilecek kapı sayısı azalıyor, gün geçiyor ikiye üçe düşüyor, derken kapısı
olmayan tek yön kalakalıyordu. Seçim yok, seçme zorluğu yok, seçme zorunluluğu
yok... bizatihî sunulanı almak.
Meyra “yeşil çam ormanı kliniği”ne geldikleri zaman, tedavi döneminin aylara dek
uzanacağını hiç kestiremediğinden kısa süreli bir iş arası vermişti kendisine.
Dönmesi gerektiğini, ama Şemay’ın da iyi bir bakıma ihtiyaç duyduğunu
bildiğinden annesine “gel ve Şemay’ın yanında ol” emir kipiyle davrandı. “Bir
ikinci kişiyi daha kliniğe yatırmayı taşıyamam” dedi. Nadîma kendisine gelmek
zorunda olduğunu ve belki de ilk kez birisinin ona ihtiyaç duyduğunu kavrayarak
“artık gereksiz duygusal gösterilere son” diyerek dik durmayı denedi ve soluğu
klinikte aldı. Meyra’yı görür görmez tam ağzına gelen tüm cümleleri sarf
edecekken sanki birisi onu durdurdu da kulağına “şşşt” dedi. Bu “şşşt” nedense
Nadîma’nın pişman olacağı sözler söylemeye kalkışacağı zaman ortaya
çıkıveriyordu. Allah’tan çıkıyordu da Nadîma’nın zaten kördüğüm hayatına yeni
düğümler atmasının önüne geçiyordu. Bu yüzden Meyra’ya ilk söylediği “Şidâyet
yaşıyormuş” oldu. Meyra hiç böyle bir haber beklemediğinden olsa gerek yüksek
tonda bir “ne!” ile karşılık verince Nadîma birden irkildi. Alelacele
çantasından çıkardığı mektubu Meyra’ya uzatarak Şemay’ın odasına girdi. Zor olsa
da karar vermişti kendi kendine Nadîma: “Bu işin peşinden ben koşmayacağım.”
Nadîma Meyra’nın odasına kısa sürede yerleştikten sonra, Meyra annesini
kardeşinin yanında bırakıp İstanbul’a döndü. Aklında “kurcalamam gereken bir
olay daha” cümlesi dönüyordu. Şidâyet teyzesini ne kadar zamandır görmediğini
hesaplamaya çalıştı, ama işin içinden çıkamadı. Halbuki Nadîma olayları her
zaman en ince ayrıntısına kadar anlatmaktan hiç üşenmez; döndüre döndüre, başa
sara sara, fazlaca da kendinden kata kata yaşanmışları en üst abartı noktasına
çıkarırdı. Meyra anımsamayı denedi. Yedi yıl mı?” dedi. “Yok yok altı yıl” diye
düzeltti. Sonra “Sanırım sekiz yıldı” dedi. Ama rakamların içinden bir türlü
çıkamadı ve tarihler üzerinde durmadığı sonucuna vararak mektuba bakıp yapması
gerekenleri düşündü. Sonunda resim atölyesini bir süreliğine kapatarak Paris’e
gitmek üzere bir uçak bileti aldı.
Metrûk Varna’da tesadüflerden dolayı bir orman köyünde bulduğu Igor’u
konuşturmada çok zorlanmıştı. Adam dev bir çam ağacını kesmekle meşguldü ve
Metrûk’ün söylediklerinin birine bile kulak vermiyordu. Metrûk kendi kendine
“acaba yanlış mı konuşuyorum?” diye sorarken bu civarda konuşulabilecek her
dilden cümleler kurmaya başladı. Tüm bu dilleri Metrûk, on yaşından beri kopya
ettiği kitaplardan öğrenmiş, lakin çok da konuşma fırsatı yakalayamamıştı. “Bu
mektup size” cümlesini neredeyse on dilde Igor’a yöneltti ve adam sonunda
elindeki aleti bırakıp mektuba şöyle bir baktı. “Yabancıları sevmem. Kimse bana
mektup yazmaz” dedi bulgarca. Metrûk en azından onun ilgisini çekebilmeyi
başarmış olmanın az buçuk rahatlatıcı keyfini sürerken, “İstanbul’dan Vasile
gönderdi” dedi zorlukla. Igor “İstanbul’da Vasile adında bir tanıdığım yok” diye
karşılık verdi, kaşlarını çatarak. “Belli ki o sizi tanıyor. Lütfen mektubu
okuyun” dedi ısrarla Metrûk.
Igor sert ellerine mektubu aldı. İki üç evirdi çevirdi. Homurdana homurdana “ben
okuma bilmem ki” dedi. Sonra da ağaçların arasına doğru “Jenya! Jenya!” diye
seslendi. Kalın sesi yaprakların altından üstünden geçti, çamurlara batıp su
birikintilerine daldı. Bir süre sonra incecik bir çocuğun koşa koşa onlara doğru
geldiğini gördü Metrûk. Elinde küçük bir balta tutuyordu. Soluk soluğa kalan
Jenya “Ne oldu?” diye sordu. Igor mektubu ona uzatırken devrilmiş bir ağacın
nemli gövdesine oturdular. Metrûk de Rün’ün yanına gidip yelesini okşayarak
beklemeye başladı. Bunun büyük bir oyunun ilk adımı olduğunu Rün’ün yanında
öylece dururken aklının ucundan bile geçiremezdi. Oysa insanların ne zaman, ne
ile ilgileneceklerini; hangi noktalar üzerinde durup, o noktaları hedef
seçeceklerini kestirmek mümkün değildi. İnsan, hayatında hiç gedik bırakmamaya
dikkat etmeli, açık kalabilecek her mevzuyu örtmede itina göstermeliydi bu
yüzden.
Bu sırada Jenya mektupta yazanları okuyordu: “Lütfen kağıdı tekrar zarfın içine
koyup, mektubu getirene verin. Ve ona mektubu başka bir yerde yaşayan
tanıdığınız birisine götürmesini isteyin.” Igor bu yazanlardan hiçbir şey
anlamayınca çok sinirlenip yerdeki baltayı aldığı gibi ağacın gövdesine sapladı.
“Ben hayatta kalmaya çalışıyorum. Bir kağıt parçasıyla oyalanacak zamanım yok”
dedi homur homur.
Jenya aklından “ne hoş bir oyun” diye geçirirken, oyuna katılmadan
duramayacağını düşünüp Metrûk’ün yanına gitti. Zarfı ona verirken “dedem bunu
Bükreş’e götürmeni istiyor. Şehre yakın bir köyde Marina adında bir kadın
yaşıyormuş. İşte zarfı ona verecekmişsin” dedi ciddi bir tavır takınarak. Metrûk
hiç zaman kaybetmeden çocuğun söylediklerini yerine getirmek isteğiyle hemen
haritasını çıkarıp bulunduğu yerden Bükreş’e giden yolun üzerini çizdi. Ve atına
atladığı gibi akşamın çökmek üzere olduğu ağaçların arasında gözden kayboldu.
Aslında Jenya, Petrov Vasile’in yaptığının tam da aynısını yapmıştı farkında
olmadan. O da Varna’da bir orman köyünü tarif etmiş ve aklına gelen ilk isim
olan Igor’u söyleyerek Metrûk’ü yönlendirmişti. Ne Varna’yı bilirdi, ne de
buralarda Igor adında bir tanıdığı vardı gerçekte. “Nasılsa bir Igor yaşıyordur
oralarda” düşüncesinden yola çıkarak atmıştı bu adımı. Ve öyle de oldu. Metrûk
nasıl bir oyunun içine düştüğünü bilmeden köylerden geçti, nehirler boyunca
ilerledi, karşılaştığı insanlara neyin nerede olduğunu sordu, durdu, uyudu,
yedi, yeri geldi bin pişman oldu yaptığından. Lakin dönmeyi de yediremedi
kendisine. Yoksulluk genellikle karşılaştığıydı. Şatafatın zirvelerde
yaşayanların üzerlerine geçirdikleri çirkin bir libas olduğunu, bu çirkinliğin
aşağılara bakmamalarından kaynaklandığını, zalimin merhametten ne derece
yoksunluğunu, kuru ekmekle öğün geçiren çocukların kararmış ellerini, zayıfları,
soğuktan ağlayanları gördükçe içi cızladı. Dünyanın bin türlü yüzü vardı. Metrûk
yolculuğunda bu yüzlerin pek çoğuyla karşılaşıp onlarla yüzleşti “ben hangi
yüzüyüm?” sorusunu sorarak.
Her geçen gün biraz daha yıprandığını farkederek, bir de tüm tehlikeleri göze
alarak, Metrûk Bükreş’e yaklaştığında Glina’da konakladı. Mektubu açıp
içindekileri okumak bir kez olsun aklından geçmediğinden bu sürüklenmenin
içindeydi o. Eğer okusaydı, eğer insanlara güvenmemek gerektiğine inansaydı,
belki de bütün bunları yaşamak zorunda kalmayacaktı. Fakat azgın bir nehrin,
azgın sularına kendini bırakmış gibi kayıp gitti Metrûk. Yıllar sonra tüm bu
yaşanmışları bir daha gözden geçirme fırsatı yakaladığında her şeyin yaşanması
gereken kaderi olduğu kararına varacak, hatta “iyi ki de gittim” diye memnuniyet
ifadesi taşıyacak, en sevdiğini oralarda yakalamışlığından dolayı “eş-şükrü
lilleh” diyerek hamd edecek, tüm kötü niyetine rağmen Petrov Vasile’i bile bir
teşekkür mahiyetinde ziyaret için bulmaya çalışacaktı.
Meyra artık yaşayan Şidâyet teyzesini bunca zaman sonra görebileceğine çok da
inanmayarak Paris’e indi. Aklında kalan ayrıntılardan biri teyzesinin en sevdiği
şehirlerden birisinin Paris olduğu idi. Şidâyet Saint-Benoît Fransız kolejini
bitirdikten sonra, uzun yıllar Sorbonne Üniversitesi’nin Felsefe Bölümü’nde
devam etmişti eğitimine ve sürekli gitti geldi oralara. Yılın büyük bir bölümünü
Fransız topraklarında geçirdiği gerçeği herkesçe bilinir, ne zaman Paris adı
geçse sohbetlerde ilk akla gelen Şidâyet olur, tüm gözler sulanıverirdi
ardından. Ancak Meyra’nın, Nadîma’nın Şemay’ın yanında kalmasından istifade
ederek, evin Şidâyet teyzesine ait, girilmesine yasak konulmuş odasına dalıp
ufak çaplı bir inceleme yapması, üzerinde durulması gereken ayrı bir noktaydı
elbette. Kalın bir defteri, hangi içsel sese kulak vererek aldığını bilmeden,
bir ihtimal meraktan yanına aldı. Defterin üzerinde büyük harflerle “Yoldaki
kaplumbağa” yazılıydı.
Glina’nın Bükreş’e en yakın yer olduğuna kendince karar verip Marina adındaki
kadını sorup soruşturdu Metrûk. Epey dolaştıktan ve epey insanla konuştuktan
sonra bir Marina olduğunu, ama takriben yedi ay önce öldüğünü, ille de evine
gitmek istiyorsa şimdi orada çocuklarının yaşadığını öğrendi. Metrûk yine de
tarif edilen eve giderek kapıda karşılaştığı kıza “Marina burada mı?” diye
sordu. Kız biraz ürkerek “artık yok” cevabını verdi. Öyle güzeldi ki kız; uzun
yüzü, yerleri süpüren düz saçları, incecik beli ve yalın ayakları vardı. Metrûk
ona uzun süre bakıp ne kadar yokluk içinde yaşadıklarını düşündü. Kız karşısında
sessiz sessiz duran adama diyecek başka bir söz bulamadığı için olsa gerek
bahçedeki gereksiz otları yolmaya koyuldu. Metrûk onu seyrettikçe ondan
vazgeçemeyeceği fikrine saplanıyordu. Hiç farkında olmadan “adın ne?” sorusu
dudaklarından döküldüğünde buna kendisi de inanamadı. Kız çamurlu ellerini
elbisesinin üzerinde asılı olan kirden kararmış önlüğüne sürdükten sonra
“Albîna” dedi.
“Albîna” diye tekrarladı Metrûk. Kulağına hoş gelen bu ismi hep tekrarlamak
arzusu başını döndürdü. “Albîna, benimle gelsene” dedi. Dedi ve söylediklerini
duyunca dondu kaldı. Daha önce bir kızla konuşmamıştı bile. Aşkı okumuştu
satırlarda. Dokunmamıştı eline bir sevgilinin, titrememişti içi hiç her görüşte.
Aşkı bilirdi bilmesine de hiç aşık olmamıştı. Nasıl olunurdu aşık bilmeden
düşsel aşk yolculukları yapardı geceleri. Hilleli Fuzulî’nin Leyla ve Mecnûn’unu
hıfzetmişti. Bilirdi Yusuf ile Züleyha’yı. Bilirdi dağ delenleri, çöle
düşenleri, ince hastalığa tutulup da ölenleri. Lakin tatmamıştı aşkı.
Yakalayamamıştı kokusunu. Doya doya içine çekememişti hiç. Okumakla yaşanmıyordu
aşk. Aşk bir erişilmezdi sanki Metrûk’e. Erişilmezdi aşk. Aşk derin mi, uzak mı,
gizli mi, hayâl mi, sır mı...? Belki de bu yüzden bu kadar hızlı, bu kadar ani,
bu kadar net konuşabilmişti. Yani ki, bu işler nasıldır hiç bilmezdi. Albîna,
öyle durdu. Durmak... Cevaptı belki. Dudakları titredi. Gözleri seğirdi.
Kargalar havada asılıkaldı. Arkasını döndüğü gibi eve girdi Albîna. Ardından
Metrûk bir çığlık duydu. Korktu. “Dönüp kaçsam buradan” diye düşündü. “Yanlış
yaptım, acele ettim, neme lazım” dedi, ama gidemedi. Mıhlanmışçasına,
bağlanmışçasına, her ne gelecekse başına gelmesini bekledi.
Nazife ÇİFÇİOĞLU
|