1. BÖLÜM 2. BÖLÜM 3. BÖLÜM

  4. BÖLÜM 

5. BÖLÜM

 

YAZILANLARI  OKURKEN  YAZILABİLECEKLERİ  YAŞAMAK - 4

 

Metrûk daha hiçbir söz söylememişti ihtiyarın karşısında. Ağzı açık dinliyordu adamı o kadar. Asıl sözü nereye getireceğini merak ediyordu. O ara Vasile gözlerine bakarak “yazmayı sevdiğin kadar gezmeyi de sever misin?” diye sordu. Metrûk ne cevap vereceğini bilemedi. Yazmak ve gezmek... “İkisini hiç bir arada düşünmemiştim” diye aklından geçirdi. “Biliyorum, biliyorum...” dedi Vasile. “Yalıdan bile pek çıkmadığını biliyorum.”

 

Metrûk sinirlenmeye başladığını hissetti. Aceleyle “benden ne istiyorsunuz?” diye soruverdi.

“Senden ne istiyorum? Uzak bir yere mektup götürmeni, mektubu verdiğinin seni yönlendirdiği yönde ilerlemeni ve sonunda bıraktığım bir şeyi alıp bana getirmeni istiyorum açıkçası” dedi Vasile.

Metrûk şaşakalmış, bu haddini bilmez adamın neden bu kadar ihtiyar olduğuna kızarak söylemesi gereken kelimeleri biraraya getirmeye çalışıyordu. Aklından geçirdiği cümleler çok başka, diline gelen kelimeler bambaşkaydı. “Yavaş git çarpma, bastonun nerede? ağaçtan kedi düştü, sütçünün sütü döküldü, ağlayan güneş, harp meydanından yükselen sesler, ah ü vah eden lala...”

“Neden?” diye sordu onca cümleyi iteleyerek.

“Nedenini boşver, eğer gidersen çok şey kazanabilirsin.”

 

Şemay sonunda gözlerini açmayı başarabilmişti. Meyra sevinçten ne yapacağını şaşırdı ilkin. “Kurtuldu” diye bağırdı birkaç kez koridorda. Ama Şemay’ın hiç konuşmadığını farkedince donup kaldı. “Neden?” diye sordu Meyra. Doktor Fehim “yaşamak istemediği için vücudu kendisini kilitlemeye çalışıyor” diye karşılık verdi. “Uzun bir süre alabilir barışması.”

 

Meyra kızkardeşine ne kadar uzak durduğunu; hiçbir şey yapamadan narin elinden tutup, duru gözlerine baktığında anladı. “Bütün bulutları getirsem sana; beyaz beyaz, pof pof; ve bir ikindi çayının yanına en sevdiğin keki pişirsem; ve saçlarını hint işi tarakla hiç üşenmeden saatlerce tarasam; ve uykudan önce masalı seçsem en güzelinden, anlatsam sen gözlerini kapatana kadar; ve hayatın ne de güzel kılındığını çizebilsem yüreğine... yine gitmek ister misin?”

 

Meyra çaresizdi. Hiç bu denli kıstırılmış, bu denli küçük, bu denli zayıf, bu denli yetersiz ve bu denli insan bulmamıştı kendisini. “Kaybetmek meğer kolaymış, zor olan kaybetmemek için direnmek imiş” diye defterine yazarken herkesin acılarını tek başına taşımak zorunda olduğunu düşünmeden edemedi. Şemay eğer isterse bu derin kuyudan çıkmayı başaracak, Meyra’ya düşen sadece kuyunun başında onu beklemek olacaktı. Meyra kuyuya ipi sarkıtmıştı onun tutunması için, ötesi onun yeteneklerini aşıyordu.

 

Metrûk hayatının en büyük hatasını yapmakta olduğunu, bu işin külliyen safsata olduğunu söylene söylene yola çıktığında bir Petrov Vasile’in mavi gözlerini aklından söküp atamadı. Elinde sımsıkı tuttuğu haritada kırmızı renkle çizilmiş olan güzergâhtan ayrılmamak için sürekli tetikte duruyordu. “Ne işim var benim bu yolda?” diye soruyor, ara ara bu soru yüzünden duruyor; sonra “kendine gel” diyerek tekrar ilerlemeye devam ediyordu. Atı Rün, simsiyah bir safkandı. Siyahtı, gizlenmek için; hızlıydı, zaman kazanmak ve belki de iyi kaçmak için; asildi; sahibine bağlılık için...

 

Metrûk yalıda kimseye bir tek kelam etmeden, bir gecenin sabaha döndüğünde yüzünü, ayrıldı İstanbul’dan. Her bir ihtiyacını Petrov Vasile karşılamış, bu zat ne gerekiyor ise temin etmiş ve işi, yine bu zat ayrıntıları atlamadan belki on kere tekrarlamış; ardından da “mutlaka geri dön” diye kulağına eğilip fısıldamıştı. Metrûk onun mavi gözlerinde çakan şimşeği ve dudaklarını hafifçe geren alaycı tebessümü farkedemeyecek kadar şaşkın, şeb, tecrübesiz, sahipsiz ve kimsesizdi.  

 

Sıradan bir mektup taşıyıcısı olarak başlamıştı bu çok gizli ve tuhaf vazifeye Metrûk. İlkin Varna yakınlarında bir orman köyünde sahibini bulup mektubu ona teslim edecek, ardından mektubu alanın vereceği talimata uyarak yönünü belirleyecek ve o tarafa doğru ilerleyecekti. Bu şekilde ucunun nereye varacağı kestirilemeyen bir yolculuk sürüp gidecekti kim bilir kaç zaman. Sibiryadan bile geçecek olan  Metrûk’ün bu yol hikâyesi ona birçok garip ve tehlikeli ve karanlık ve bazen güzel olaylar yaşatacaktı. Lakin geri dönmesi uzun yıllar alacak olan yolculuğunda Metrûk her mânâda büyük değişimler geçirecek, olgunlaşıp pişecek, belki kendini bulacak, rengarenk bir biçim alıp hayatın ne çok anlam yüklü olduğunu farkedecekti. Birgün “hayat yazılanlardan çok başkaymış aslında. Ya da yazılanları okumakla yazılabilecekleri yaşamak çok başkaymış” diye not düşecekti bir köşeye. Bu not yıllar sonrasına kadar uzanıp nazenin Şemay’ın eline geçmeyi başaracak ve o noktada kilitlenecekti dünya kapıları aniden. Hangi cümlenin nelere sebep olabileceğini kimse bilemezdi sonuçta.

 

Şidâyet düşme esnasında aldığı darbe sebebiyle bir hafıza kaybı yaşamış, uyandığında hatırlayamamıştı ne varsa geçmişinde. Beyaz duvarlara baktı uzun süre. İçinden rengarenk boyamak geçti onları. “Bir fırçam olsa” dedi. “Boyasam yeşile” dedi. “En tepeye bir güneş kondursam” dedi. Ama içinde varlığını hissettiği küçük bir kara noktayı bir türlü başka renkle kapatamadı. Sarı bukleli kızın fasılasız ağlayışını seyretti sonra. Bir köşeye pusmuş, başını dizlerinin üzerine yaslamış, içini çeke çeke Şidâyet’in hatırlayamadığı korkularına belki, Şidâyet’in hiç tanımadığı annesine belki, Şidâyet’in hiç görmediği oyuncaklarına belki ağlıyordu. Hujima sarı bukleli kızı Şidâyet’in kızı sandığı için cümlelerinde hep vurgu yaptı: “Kızın neden konuşmuyor? Kızın sürekli ağladı. Kızın korkmuş galiba. Sen ve kızın limanda ne yapıyordunuz?” gibi... Şidâyet aksansız fransızca konuşabildiği için Hujima onların Fransa’dan geldiğini düşündü hep. Bu yüzden hafızası uyanana kadar Şidâyet’e Anya, kızına da Luisa adını verdi. Luisa bu isme hiç itiraz etmedi. Şidâyet de Anya olmayı reddedecek bir sebep bulamadı, ki geride büyük ve karanlık bir boşluk vardı. Böylece birbirlerini hiç tanımayan Luisa ve Anya bundan sonraki hayatlarına ana-kız olarak devam etmeye başladılar. Bu sırada Hujima “nasılsa hatırlayacak ve bilinmeyenler çözülecek” diye düşünüyordu. Olmadı. Yıllar hızla geçti. Geçerken Luisa’nın gözyaşlarını durdurdu, Anya’nın sorularına yeni sorular ekledi, gemiler getirdi limana, türlü biçim insanlar çıkardı karşılarına. Anya hiçbir şey hatırlayamayışının tuhaflığını doldurmaya çalışırken Luisa zamanla gerçekleri tamamen unutup zamanın akışına kapıldı bütün yaşayanlar gibi. Artık Anya’yı, pek çok şeyi hatırlayamadığı için annesi olarak kabul etmiş ve susmak üzerine ısrarlı davranmıştı. Kelimeler, çıksın diye ağzından bekleşiyorlardı. Her şeyin bir vakti zamanı vardı elbet. Anya bekledi, Luisa bekledi; otlar, böcekler, çiçekler bekledi.

 

Meyra tüm incelemeler tamamlanıp da kesin teşhisin “yaşama arzusunun bitmesi” olarak belirtilmesi üzerine annesini aramaya karar verdi. Nadîma, Şidâyet şokunun altında ezilirken bir de Şemay’ın vahim durumunu öğrenince tamamen tükendiğini, daha fazla bu acılar yükünü taşıyamayacağını düşünerek bir çıkış aramaya koyuldu. Lakin yorgun Nadîma, tüm bedeninin yıprandığını, sararmış yapraklarının da artık dökülmeye başladığını, tüm canlılığının solup kurumaya yüz tuttuğunu biliyordu. Çıkışlar tümden tüketilmiş, kapıların anahtarları yitirilmiş, dümdüz bir koridordan başka gidecek yer kalmamıştı. Zamanla açılabilecek kapı sayısı azalıyor, gün geçiyor ikiye üçe düşüyor, derken kapısı olmayan tek yön kalakalıyordu. Seçim yok, seçme zorluğu yok, seçme zorunluluğu yok... bizatihî sunulanı almak.

 

Meyra “yeşil çam ormanı kliniği”ne geldikleri zaman, tedavi döneminin aylara dek uzanacağını hiç kestiremediğinden kısa süreli bir iş arası vermişti kendisine. Dönmesi gerektiğini, ama Şemay’ın da iyi bir bakıma ihtiyaç duyduğunu bildiğinden annesine “gel ve Şemay’ın yanında ol” emir kipiyle davrandı. “Bir ikinci kişiyi daha kliniğe yatırmayı taşıyamam” dedi. Nadîma kendisine gelmek zorunda olduğunu ve belki de ilk kez birisinin ona ihtiyaç duyduğunu kavrayarak “artık gereksiz duygusal gösterilere son” diyerek dik durmayı denedi ve soluğu klinikte aldı. Meyra’yı görür görmez tam ağzına gelen tüm cümleleri sarf edecekken sanki birisi onu durdurdu da kulağına “şşşt” dedi. Bu “şşşt” nedense Nadîma’nın pişman olacağı sözler söylemeye kalkışacağı zaman ortaya çıkıveriyordu. Allah’tan çıkıyordu da Nadîma’nın zaten kördüğüm hayatına yeni düğümler atmasının önüne geçiyordu. Bu yüzden Meyra’ya ilk söylediği “Şidâyet yaşıyormuş” oldu. Meyra hiç böyle bir haber beklemediğinden olsa gerek yüksek tonda bir “ne!” ile karşılık verince Nadîma birden irkildi. Alelacele çantasından çıkardığı mektubu Meyra’ya uzatarak Şemay’ın odasına girdi. Zor olsa da karar vermişti kendi kendine Nadîma: “Bu işin peşinden ben koşmayacağım.”

 

Nadîma Meyra’nın odasına kısa sürede yerleştikten sonra, Meyra annesini kardeşinin yanında bırakıp İstanbul’a döndü. Aklında “kurcalamam gereken bir olay daha” cümlesi dönüyordu. Şidâyet teyzesini ne kadar zamandır görmediğini hesaplamaya çalıştı, ama işin içinden çıkamadı. Halbuki Nadîma olayları her zaman en ince ayrıntısına kadar anlatmaktan hiç üşenmez; döndüre döndüre, başa sara sara, fazlaca da kendinden kata kata yaşanmışları en üst abartı noktasına çıkarırdı. Meyra anımsamayı denedi. Yedi yıl mı?” dedi. “Yok yok altı yıl” diye düzeltti. Sonra “Sanırım sekiz yıldı” dedi. Ama rakamların içinden bir türlü çıkamadı ve tarihler üzerinde durmadığı sonucuna vararak mektuba bakıp yapması gerekenleri düşündü. Sonunda resim atölyesini bir süreliğine kapatarak Paris’e gitmek üzere bir uçak bileti aldı.

 

Metrûk Varna’da tesadüflerden dolayı bir orman köyünde bulduğu Igor’u konuşturmada çok zorlanmıştı. Adam dev bir çam ağacını kesmekle meşguldü ve Metrûk’ün söylediklerinin birine bile kulak vermiyordu. Metrûk kendi kendine “acaba yanlış mı konuşuyorum?” diye sorarken bu civarda konuşulabilecek her dilden cümleler kurmaya başladı. Tüm bu dilleri Metrûk, on yaşından beri kopya ettiği kitaplardan öğrenmiş, lakin çok da konuşma fırsatı yakalayamamıştı. “Bu mektup size” cümlesini neredeyse on dilde Igor’a yöneltti ve adam sonunda elindeki aleti bırakıp mektuba şöyle bir baktı. “Yabancıları sevmem. Kimse bana mektup yazmaz” dedi bulgarca. Metrûk en azından onun ilgisini çekebilmeyi başarmış olmanın az buçuk rahatlatıcı keyfini sürerken, “İstanbul’dan Vasile gönderdi” dedi zorlukla. Igor “İstanbul’da Vasile adında bir tanıdığım yok” diye karşılık verdi, kaşlarını çatarak. “Belli ki o sizi tanıyor. Lütfen mektubu okuyun” dedi ısrarla Metrûk.

 

Igor sert ellerine mektubu aldı. İki üç evirdi çevirdi. Homurdana homurdana “ben okuma bilmem ki” dedi. Sonra da ağaçların arasına doğru “Jenya! Jenya!” diye seslendi. Kalın sesi yaprakların altından üstünden geçti, çamurlara batıp su birikintilerine daldı. Bir süre sonra incecik bir çocuğun koşa koşa onlara doğru geldiğini gördü Metrûk. Elinde küçük bir balta tutuyordu. Soluk soluğa kalan Jenya “Ne oldu?” diye sordu. Igor mektubu ona uzatırken devrilmiş bir ağacın nemli gövdesine oturdular. Metrûk de Rün’ün yanına gidip yelesini okşayarak beklemeye başladı. Bunun büyük bir oyunun ilk adımı olduğunu Rün’ün yanında öylece dururken aklının ucundan bile geçiremezdi. Oysa insanların ne zaman, ne ile ilgileneceklerini; hangi noktalar üzerinde durup, o noktaları hedef seçeceklerini kestirmek mümkün değildi. İnsan, hayatında hiç gedik bırakmamaya dikkat etmeli, açık kalabilecek her mevzuyu örtmede itina göstermeliydi bu yüzden.

 

Bu sırada Jenya mektupta yazanları okuyordu: “Lütfen kağıdı tekrar zarfın içine koyup, mektubu getirene verin. Ve ona mektubu başka bir yerde yaşayan tanıdığınız birisine götürmesini isteyin.” Igor bu yazanlardan hiçbir şey anlamayınca çok sinirlenip yerdeki baltayı aldığı gibi ağacın gövdesine sapladı. “Ben hayatta kalmaya çalışıyorum. Bir kağıt parçasıyla oyalanacak zamanım yok” dedi homur homur.

 

Jenya aklından “ne hoş bir oyun” diye geçirirken, oyuna katılmadan duramayacağını düşünüp Metrûk’ün yanına gitti. Zarfı ona verirken “dedem bunu Bükreş’e götürmeni istiyor. Şehre yakın bir köyde Marina adında bir kadın yaşıyormuş. İşte zarfı ona verecekmişsin” dedi ciddi bir tavır takınarak. Metrûk hiç zaman kaybetmeden çocuğun söylediklerini yerine getirmek isteğiyle hemen haritasını çıkarıp bulunduğu yerden Bükreş’e giden yolun üzerini çizdi. Ve atına atladığı gibi akşamın çökmek üzere olduğu ağaçların arasında gözden kayboldu. Aslında Jenya, Petrov Vasile’in yaptığının tam da aynısını yapmıştı farkında olmadan. O da Varna’da bir orman köyünü tarif etmiş ve aklına gelen ilk isim olan Igor’u söyleyerek Metrûk’ü yönlendirmişti. Ne Varna’yı bilirdi, ne de buralarda Igor adında bir tanıdığı vardı gerçekte. “Nasılsa bir Igor yaşıyordur oralarda” düşüncesinden yola çıkarak atmıştı bu adımı. Ve öyle de oldu. Metrûk nasıl bir oyunun içine düştüğünü bilmeden köylerden geçti, nehirler boyunca ilerledi, karşılaştığı insanlara neyin nerede olduğunu sordu, durdu, uyudu, yedi, yeri geldi bin pişman oldu yaptığından. Lakin dönmeyi de yediremedi kendisine. Yoksulluk genellikle karşılaştığıydı. Şatafatın zirvelerde yaşayanların üzerlerine geçirdikleri çirkin bir libas olduğunu, bu çirkinliğin aşağılara bakmamalarından kaynaklandığını, zalimin merhametten ne derece yoksunluğunu, kuru ekmekle öğün geçiren çocukların kararmış ellerini, zayıfları, soğuktan ağlayanları gördükçe içi cızladı. Dünyanın bin türlü yüzü vardı. Metrûk yolculuğunda bu yüzlerin pek çoğuyla karşılaşıp onlarla yüzleşti “ben hangi yüzüyüm?” sorusunu sorarak.

 

Her geçen gün biraz daha yıprandığını farkederek, bir de tüm tehlikeleri göze alarak, Metrûk Bükreş’e yaklaştığında Glina’da konakladı. Mektubu açıp içindekileri okumak bir kez olsun aklından geçmediğinden bu sürüklenmenin içindeydi o. Eğer okusaydı, eğer insanlara güvenmemek gerektiğine inansaydı, belki de bütün bunları yaşamak zorunda kalmayacaktı. Fakat azgın bir nehrin, azgın sularına kendini bırakmış gibi kayıp gitti Metrûk. Yıllar sonra tüm bu yaşanmışları bir daha gözden geçirme fırsatı yakaladığında her şeyin yaşanması gereken kaderi olduğu kararına varacak, hatta “iyi ki de gittim” diye memnuniyet ifadesi taşıyacak, en sevdiğini oralarda yakalamışlığından dolayı “eş-şükrü lilleh” diyerek hamd edecek, tüm kötü niyetine rağmen Petrov Vasile’i bile bir teşekkür mahiyetinde ziyaret için bulmaya çalışacaktı.

 

Meyra artık yaşayan Şidâyet teyzesini bunca zaman sonra görebileceğine çok da inanmayarak Paris’e indi. Aklında kalan ayrıntılardan biri teyzesinin en sevdiği şehirlerden birisinin Paris olduğu idi. Şidâyet Saint-Benoît Fransız kolejini bitirdikten sonra, uzun yıllar Sorbonne Üniversitesi’nin Felsefe Bölümü’nde devam etmişti eğitimine ve sürekli gitti geldi oralara. Yılın büyük bir bölümünü Fransız topraklarında geçirdiği gerçeği herkesçe bilinir, ne zaman Paris adı geçse sohbetlerde ilk akla gelen Şidâyet olur, tüm gözler sulanıverirdi ardından. Ancak Meyra’nın, Nadîma’nın Şemay’ın yanında kalmasından istifade ederek, evin Şidâyet teyzesine ait, girilmesine yasak konulmuş odasına dalıp ufak çaplı bir inceleme yapması, üzerinde durulması gereken ayrı bir noktaydı elbette. Kalın bir defteri, hangi içsel sese kulak vererek aldığını bilmeden, bir ihtimal meraktan yanına aldı. Defterin üzerinde büyük harflerle “Yoldaki kaplumbağa” yazılıydı.

 

Glina’nın Bükreş’e en yakın yer olduğuna kendince karar verip Marina adındaki kadını sorup soruşturdu Metrûk. Epey dolaştıktan ve epey insanla konuştuktan sonra bir Marina olduğunu, ama takriben yedi ay önce öldüğünü, ille de evine gitmek istiyorsa şimdi orada çocuklarının yaşadığını öğrendi. Metrûk yine de tarif edilen eve giderek kapıda karşılaştığı kıza “Marina burada mı?” diye sordu. Kız biraz ürkerek “artık yok” cevabını verdi. Öyle güzeldi ki kız; uzun yüzü, yerleri süpüren düz saçları, incecik beli ve yalın ayakları vardı. Metrûk ona uzun süre bakıp ne kadar yokluk içinde yaşadıklarını düşündü. Kız karşısında sessiz sessiz duran adama diyecek başka bir söz bulamadığı için olsa gerek bahçedeki gereksiz otları yolmaya koyuldu. Metrûk onu seyrettikçe ondan vazgeçemeyeceği fikrine saplanıyordu. Hiç farkında olmadan “adın ne?” sorusu dudaklarından döküldüğünde buna kendisi de inanamadı. Kız çamurlu ellerini elbisesinin üzerinde asılı olan kirden kararmış önlüğüne sürdükten sonra “Albîna” dedi.

 

“Albîna” diye tekrarladı Metrûk. Kulağına hoş gelen bu ismi hep tekrarlamak arzusu başını döndürdü. “Albîna, benimle gelsene” dedi. Dedi ve söylediklerini duyunca dondu kaldı. Daha önce bir kızla konuşmamıştı bile. Aşkı okumuştu satırlarda. Dokunmamıştı eline bir sevgilinin, titrememişti içi hiç her görüşte. Aşkı bilirdi bilmesine de hiç aşık olmamıştı. Nasıl olunurdu aşık bilmeden düşsel aşk yolculukları yapardı geceleri. Hilleli Fuzulî’nin Leyla ve Mecnûn’unu hıfzetmişti. Bilirdi Yusuf ile Züleyha’yı. Bilirdi dağ delenleri, çöle düşenleri, ince hastalığa tutulup da ölenleri. Lakin tatmamıştı aşkı. Yakalayamamıştı kokusunu. Doya doya içine çekememişti hiç. Okumakla yaşanmıyordu aşk. Aşk bir erişilmezdi sanki Metrûk’e. Erişilmezdi aşk. Aşk derin mi, uzak mı, gizli mi, hayâl mi, sır mı...? Belki de bu yüzden bu kadar hızlı, bu kadar ani, bu kadar net konuşabilmişti. Yani ki, bu işler nasıldır hiç bilmezdi. Albîna, öyle durdu. Durmak... Cevaptı belki. Dudakları titredi. Gözleri seğirdi. Kargalar havada asılıkaldı. Arkasını döndüğü gibi eve girdi Albîna. Ardından Metrûk bir çığlık duydu. Korktu. “Dönüp kaçsam buradan” diye düşündü. “Yanlış yaptım, acele ettim, neme lazım” dedi, ama gidemedi. Mıhlanmışçasına, bağlanmışçasına, her ne gelecekse başına gelmesini bekledi.

Nazife ÇİFÇİOĞLU

1. BÖLÜM 2. BÖLÜM 3. BÖLÜM

  4. BÖLÜM 

5. BÖLÜM

 

Geri Ana Sayfa Arkadaşına Gönder

Yukarı