1. BÖLÜM 

2. BÖLÜM 3. BÖLÜM 4. BÖLÜM 5. BÖLÜM

 

YAZILANLARI  OKURKEN  YAZILABİLECEKLERİ  YAŞAMAK - 1

 

“Anlatılanlar

bir hayâlin arta kalanlarından

yakalanabilmiş olanlardır.”

 

Şemay’ı geceyarısı ateşler içinde inlerken görünce telaşlandılar. “İnme indi” dedi Nadîma dövüne dövüne. “Dedemin dedesinin ilk karısından olma kızı gibi mi?” diye sordu Meyra. “Evet evet” diye başını salladı korkuyla Nadîma. “Evet evet... Vah vah! Vahlar bana! Babamın dedesinin ilk karısından olma kızı Nayşin gibi. Nayşin’in feryadını duyan ölene dek bir daha kulaklarından silip atamamış. Nayşin’in başına gelenler dilden dile dolaşmış. Bütün İstanbul aylarca onu konuşmuş. Her evin odasında Nayşin anlatılmış geceleri. Her kız çocuğu Nayşin ile uykusundan feryad ile uyanmış. Vah vah! Vahlar bana!”

 

Nadîma böyle dövünürken dağ eteğinde büyük bir evde yaşayan doktora o vakit haber verdiklerinde bir sokak lambaları uyanıktı, bir de gece gece uyku tutmayanlar. Deniz hiç olmadığı kadar durgundu. “Bu gecede bir haller var” diye fısıldıyordu pencerelerden içeri süzülen rüzgar, sahibi uykuda kulaklara. Tıpkı 1821 yılının hoş bir mayıs gecesinde olduğu gibi. Zünnarının gerisine bir şişe zehir gizleyip karanlık sokaklarda padişahın gece gözlerine bile görünmemeye çalışarak bir kapının ardına kayıveren hallice göbekli adam, mühim bir iş üzerindeydi. O gece her şey sükût halinde iken, gizli bir belge o evden alınıp bir ulak tarafından Tatar topraklarına doğru yola koyulmuştu. Bu ulak Şemay ve Meyra’nın dedesinin dedesi Kamburizade Fettah efendi idi. Üzerindeki yıpranmış dülger kıyafeti ile ne kadar özel bir görevle yolda olduğunu gizlemeye çalışmıştı. İç cebinde murassa kakmalı hançeri, ayak bileğinde keskin ağızlı bıçağı gerektiğinde onu korumak için bekliyordu. Boynundan aşağı keten iple sarkıtılmış bir bez parçasının içinde Osmanlı mührü durmaktaydı. Bu mühür varacağı yerde karşılaşacağı kapılarda bir anahtar hükmü taşıyacaktı.

 

Fettah efendi atını dörtnala sürüyordu. Alnında biriken terler hem hızından, hem görevinin ağırlığından, hem bir işe yarıyor olmanın verdiği heyecandandı. Belge salimen varmalıydı varması gereken yere. Aklında bin çeşit düşünce yol boyu hanlarda konakladı. Yarı uyur, yarı uyanık hali ile çevresinde olanı biteni göz hapsinde tutup en ufak bir hareketi bile kaçırmamaya çalışıyordu. Masasına oturan “nereye böyle?” diye soruyordu sırf âdet yerini bulsun diye. Fettah efendi her seferinde “yolun götürdüğü yere” diyordu gülerek. Memleketin toprağı boldu çok şükür. Padişahın emniyeti her yanı sarmış; gezmeli, görmeli, öğrenmeli, bilmeli... Sohbetin kıvamı arttıkça vakit geceyi vursa da farketmiyordu. Fettah efendi’nin yolculuklarında öğrendiklerinden biri insanların konuşmayı çok sevdiği idi. Onun gibi birisi içinse çoğu zaman dinlemek yol gösterici, konuşmak tehlikeli olabilirdi. Bunu iyi bilirdi Fettah Efendi. Bu yüzdendir ki çok konuşur görünüp konuşturmayı pek becerirdi.

 

Şemay günlerce yatağında inleye inleye kendinden geçti, başucundakileri de kendinden geçirdi. Henüz on-yedisinde bu gençkız tıpkı Kamburizade Fettah efendi’nin ilk karısına benziyordu. Yani Fettah efendi’nin hayatının değişmesine sebep olan Jimal’e... Onun kadar beyazdı teni. Onun kadar sarıya çalan kumral saçları omuzlarının üzerinde havalanıyordu. Lacivert gözleri onun gözleri kadar yürek çalıyordu. Bir Tatar güzeliydi işte Şemay da. Aynı iniltili geceleri yaşamış Nayşin ise tıpkı babası gibi kara kaşlı, kara gözlü, kömür saçlı bir endam idi. İstanbul’un Boğaz’a nazır yalılarından birinde yine bir gece yarısı ateşler içinde yanmaya başladığında en müstesna hekimlerin ellerine bırakıldı, yetmedi ecnebi memleketlerden en has ilaçlar getirtildi. Buna rağmen Nayşin alevlere batıp batıp çıktı günlerce. “Nesi var?” sorusuna hekimlerin verdiği tek cevap ise “Allahu eğlem” oldu.

 

Şemay’ın kaç göbek gerisinde kalmış bir akrabaya benzer hastalığa tutulması annesi Nadîma’yı garip bir telaş içine sokmuştu. Meyra’ya durmadan “falcılar bulun bana” diyor, pencerenin ardından okuyup okuyup yollara üflüyordu: “Kış kış da kış kış, kış kış da kış kış...” Üflüyordu ki varsa kötü ruhlar çekilip gitsinler evinin barkının üzerinden. Ceddi ehl-i beyt’e dek uzansa da, Nadîma oldu bitti hurafelere takılı kalmaktan kurtulamamıştı. “Ne kadar bâtıl varsa şu dâr-i âlemde elhamdülillâh bilirim, bilirim de ona göre davranırım” der dururdu herkese.

 

Fettah efendi yolda başına neler geleceğini bilmeden konaklaya konaklaya, etrafını dört gözle yoklaya yoklaya, emaneti de itinayla koruya koruya, bir de dilindeki hamd ü sena’yı tekrar ede ede ilerliyordu. Tatar topraklarına gitmişliği yoktu. Lakin pek emin bir ulağıydı sarayın. Gözü kara, bileği sert, tuttuğunu koparan bir yiğitti işte. Öncesinde Endülüs’e, Besarabya’ya, Mezopotamya’ya, Memleketeyn’e, Mısır’a ve daha birçok yere gitmişti vazife icabı. Arap dilini ana dili gibi bilir, ecnebileri bile ecnebi olduğuna inandırabilirdi. Yeteneği bol bir delikanlıydı velhasıl. Kuzey doğuya doğru yola çıkmadan önce, “iklimi sert yerlerden geçeceksin” demişlerdi kendisine. Ruslarla da karşılaşmaya hazır olmalıydı. Bir de çapulcular, yankesiciler, yağmacılar, kara yüzlü adamlar çıkabilirdi karşısına. Her bir şeyi demişlerdi demesine de fettan bakışlı dilberlerden hiç bahseden olmamıştı. Bir Tatar dilberinin onun hayatını nasıl değiştirebileceğini nereden bilebilirdi ki...

 

Nitekim Fettah efendi yolculuğunun on-altıncı gününde, bir dere kenarında su içerken küçük bir çocuğun yanında belirip fısıltıyla “çok yakındalar, her an gelebilirler” dediğini duydu. Tam “kimler?” diye soracaktı ki Azerî çocuk çalıların ardında kayboluverdi. Fettah efendi’nin bu uyarının boş yere olmadığını düşünmesi bir felaketi engellerken, gizlenecek bir yer bulabilme şansına sahip olması ile de kıl payı kurtuldu. Kara giysili adamlar, kara tavırlarını takınıp bir gölge gibi dolaştılar. Bir şeyi bulmadan yitirmiş olmanın esefiyle söylenerek Fettah efendi’yi de göremeden kaybolup gittiler. Atlattığı kaçıncı vartaydı bu. Belli ki verilmiş sadakası vardı. Zaptiye amiri Berkeli Necah hep böyle derdi ona. “Sen doğuştan şanslı olanlardansın azizim, sadakanı dağıtan belâların gözünü kör etmiş sana karşı.” Fettah efendi belgeyi yerine ulaştıramama korkusuyla bir an titredi kara adamların arkasından. O vakit neler olmazdı ki. Tüm planlar boşa çıkar, yüzlerce insanın hayatı noktalanırdı. Bu yüzden Fettah efendi vazifesini kusursuz gerçekleştirmeli, kimsenin canı yanmamalıydı. Ancak bir ufak ayrıntı sebebiyle maalesef hiçbir zaman belge yerine ulaşamadı. Bunun bedeli birgün mutlak surette ödenecekti.

 

Fettah efendi Tatar topraklarına vardığında kızıl bir ok ile atından düşürüldü. Henüz on-altısında bir Tatar kızı olan Jimal, arazilerine giren bu yabancı zâtı tereddütsüz yere sermeyi istemiş, aklınca bir ceza verebileceğine inanmıştı. Dudaklarının ucuna kondurduğu “seni de devirdim” ifadesinin kıvrımı güzelliğine ayrı bir çekicilik katıyordu. “Oh olsun sana!” diye mırıldandı. Böylece Kamburizade Fettah efendi’nin Osmanlı’ya ettiği sadık bağlılık yemini ile üzerine aldığı vazife de kendisiyle birlikte yere düşmüş oldu. Kızıl ok sırtında, boylu boyunca uzandığında tüm bilincini yitirmiş, gözleri yuvalarından fırlamış, bedeni derin bir uykuya kayıvermişti. Jimal yayını yere bırakıp düşmanının üzerini yoklamaya başladığında Fettah efendi’nin sahip olduğu her şeye kolayca el koydu. Hiçbir şeysiz öylece kalakaldı Fettah efendi. Arkadan gelen bir oka karşı hiçbir hançer, hiçbir bıçak fayda veremezdi.

 

Jimal onu bıraktı ve gitti. Akşam çökmek üzereydi. Serin bir dağ esintisi ağaçların arasında dolaşırken yerdeki yabancıya dokunmamayı tercih etti. Kan taşların üzerinden akıp toprağa ulaştı. Fettah efendi bir rüyada gezintideydi o sıra. Önce bulutların üzerine çıktı. Oradan yıldızlara geçti. Ay ile sohbet ardından Kaf Dağı’nın Anka’sına uğradı.

 

“Bana bir haller oldu” dedi Fettah efendi. Anka oturduğu altın dalın üzerinden uzun uzun ona bakıp “Nerelerdeydin?” diye sordu. “Yoldaydım” dedi Fettah efendi. “Boğaz’ın mavisinden çıktım yola, dağ yamaçlarının yeşiline vardım. Derken düştüm.”

 

“Sonra?” diye sordu Anka. Sakince devam etti Fettah efendi. “Sonra, düştüğüm yerden kalkmaya çalıştım. Toprak beni içine çekmek için çabaladı. Ayaklarımı aldı önce.”

“Sormadın mı niye?”

“Konuşamadım. Dilimi bağlamışlardı urganla. Çözemedim. Vazifeliyim ben Anka. Söyle çekilsinler yolumdan.”

“Hiç yandın mı?” diye sordu Anka.

“Yanmadım” dedi Fettah efendi.

“O halde yan da gel.”

 

Jimal, ay nurdan top misâli en dolunay hâliyle göğe yerleşip de hayatın uykuya çekildiği vakit geri gelerek Fettah efendi’yi ahşap bir kulübeye taşıttı. Yumuşak bir yatağa yavaşça yüz üstü yatırdılar. Kan damlıyordu. Kan damlamaya devam ediyordu. Her damlada can biraz daha çekiliyordu bedeninden. Kızıl ok dimdik duruyordu sırtında. Bir yolunu bulup, hâl edip çıkardılar onu saplandığı yerden. Kan durmak bilmiyordu. Her şey kana bulanmaya başlamıştı. Yatak, çarşaf, yer, toprak, hava, su, Jimal, adamlar ve Fettah efendi. Kan kokusu ağırdı, kan kokusu bulaştığı yerden çıkmazdı, kan sebebi hiç silinmezdi. Jimal günlerce ok sapladığının başında küçük bir Osmanlı mühründen dolayı bekledi.

 

Fettah efendi ilk olarak Jimal’in gözlerini gördü. Öyle bir lacivert ki alev alevdi. O günden sonra uzun bir süre başkaca da bir şey görmedi. Aşkın eline düşmüş biçarelerden farksız, bir güzelliğe meftûn günler birbirini kovaladı. Unuttu Fettah efendi nedenlerin cümlesini birden. Neden yola çıktığını, neden oklandığını, neden sağaltıldığını, neden hoş tutulduğunu, neden var olduğunu, neden olduğunu, neden...

 

Bilinmez kaç zaman sonra; belki üç ay, belki de beş... Jimal’i eş aldı kendisine. Eş oldu ona bir de. Tatar topraklarında, bir Tatar konağında, bir Tatar kızına sevda türküleri yaktı. Anka’yı ancak Jimal’i, kızı Nayşin’i dünyaya getirirken kaybedişinde hatırlayabildi. İşte o an yandı Fettah efendi. Toprağa diz vurup avuçladı toprağı, tırnakladı. Okuyla vurulduğu Jimal’in yokluğuyla vurulmak daha bir acı geldi. Çaresizlikten mi, geri dönülmezlikten mi, zamanı yakalayabilememekten mi.... Fettah efendi gözleri göğe mıhlanmış kalakaldı. Birşeyler yapmak, birşeyleri incitebilmek, birşeyleri acıtabilmek, birşeyleri koparabilmek için yana yöne saldırdı. Ağaçları devirdi bir bir, yetmedi çiçekleri yoldu bütün bahçeyi kaplayan, yetmedi odunları parçaladı kocaman bir baltayla, yetmedi her uçan kuşu vurdu düşürdü yere, yetmedi saçlarını yoldu, yetmedi buz gibi sulara dalıp soğumayı bekledi saatlerce, yetmedi bağır çağır ağladı; yetmedi... hiç bir şey yetmedi.

 

Baktı ki olmuyor. Baktı ki unutmaya çabalamak daha bir canlı tutuyor acıyı, alevlendiriyor daha bir... Uykusuz gecelerin sabaha çıktığı günlerden birinde apansız; oklandığı gün üzerinden çıkan hançeri, bıçağı, artık ehemmiyeti kalmayan mühim belgesi ve Osmanlı mührünü sandıktan aldığı gibi yasını sona erdirdi. Hışımla. Öfkeyle. Hırsla. Kızgın, acılı, sert ve haşin... Nayşin o vakit kırkını yeni geçmiş bir bebekti. Bakıcısının kollarında baba memleketi Dersaadet’e doğru yola koyulduğunda on-yedisinde mutluluğu ateşli bir hastalıkla gölgelenecek, dünyaya gelmiş sıradan insanlardan sadece biri olarak Boğaz’ın mavi akıntısına narin bedenini bırakıverecekti Beylerbeyi mevkiinden. İşte o gün Fettah efendi yaşanmışların hiç olmamış gibi silinip gittiğini anlayacaktı. Sanki hiç Jimal olmamıştı, sanki hiç Nayşin doğmamıştı... Bir sürü “sanki” hayatı anda rüyalık kılıveriyordu. Fettah efendi bir kez daha yandı. Bu kez yokluk alevinin içinde kaldı. Ne buz gibi sular yangınını soğutabildi, ne toprak... Yine Anka’yı hatırladı. “Ne kadar çok ‘yanmak’ varmış” dedi. “Ne kadar azmışım” dedi. “Ne kadar yalanmışız” dedi. Gelenin nereden geldiğini ve gidenin de nereye gittiğini ilk kez belki de düşüncelerine misafir etti. “İnsan tek başınaymış aslında, tek başına taşırmış kendini aslında” diye yüreğinin en müstesna köşesine işledi.

 

O gece Fettah efendi’nin 1821 gecesi başlayan görevini bihakkın yerine getirmemesine binaen üç muhafızın baskınına uğradı yaslı yalı. Neredeyse sürüklenerek dışarı çıkarılan Fettah efendi gizlice, hiçkimsenin bilmediği dehlizlerle dolu karanlık yeraltı zindanlarından birine atıldı. Dersaadet’in güzelliğine vurgun gözler, bu Dersaadet’in korkunç yüzüne tanık olmayı hiçbir zaman dilemezdi elbet. Dârulemân’ın bir başka manzarası da buydu. Hataların telafisi gerekti, yoksa emîn olunacak yer kalmazdı. O karanlık gecenin üzerinden tam yirmi koca yıl geçti. Lakin Fettah efendi’nin yalıda kalan aile efradından hiçbiri bu yirmi yıl süresinde ondan hiçbir haber alamadı. Gidenlerin dönmediği gerçeği, o gece Kamburizade’lerin yüreğinde yer edindi. Üstelik gitmeler bir başladı mı artık durdurmak mümkünsüzleşiyordu. Fettah efendi’nin ikinci karısı Gülfeda, kahverengi dantelli cilbabını üzerine geçirip ara sokaklardan birine bir başına dalmış, bir daha da geri dönmemişti. Araştırıldı, soruşturuldu, dört yana elçiler yollandı; kapıya gelen bohçacılara, dağ köylerindeki falcı kadınlara danışıldı; birçok türbeye bez bağlandı, adak üstüne adak adandı; Gülfeda’ya ulaşılamadı. Kimi dedi “söz meclisten dışarı” olmuş bir aşifte. Kimi dedi “aman düşman başına” gözü ecnebilerde imiş, sebep oldu mahpusluk kaçıverdi. Kimi dedi “Allah vermeye” aklını peynir ekmekle yedi, kurda kuşa yem oldu. Kimi dedi “günahı söyleyenin boynuna” limandan dev bir sefineye binip denizler ötesi memleketlere vardı da bir gâvura yamandı. Laf laf üstüne bindi, cümleler konuşanın defterine bir bir işlendi, kimse gerçekleri hiçbir vakit öğrenemedi. Bir tek ardında bıraktığı yeni doğmuş bebesine ad olup üzerinde kaldı: “Gülfeda’nın Metrûk...”

 

Gülfeda’nın Metrûk yirmisine vardığında Kamburizade Fettah efendi karanlık zindanlardan şerhsiz salıverilmiş, yine bir gece nasıl alındı ise evinden, öylece geri getirilip atılıvermişti. Bir rivayete göre Baba Cafer’de, bir rivayete göre Kurşunlu Mahzen’de, bir başka rivayete göre ise Sintine’de yatmış bunca yıl. Aklı yerinden oynamış, şekli şemaili kaymış, saç sakal birbirine karışmış; Fettah efendi artık ihtiyar bir meczûb olup çıkmıştı. Bir “ne” idi isim koyana, sıfat yakıştırına aşk olsun. Çok yaşamadı, ağzından tek kelam çıkmadan send-i musallaya yatırıldı. Kabri Eyüp’te, başucunda “Elfâtiha” yazılı.

 

Nadîma Şemay’ın bahtının açık olması için dualar ederken geçmişte yaşanmış ne kadar kötü varsa aklından geçiriyor; hepsinin orada, tarihin sayfalarında uykuda kalması için avuç açıp; sabahtan akşama, akşamdan sabaha; her müezzin minareye ezan okumaya çıktığında; her kerahet vaktinde ve her kulağı çın çın çınladığında yalvarıyordu. Ona göre kötünün kapısı bir açıldı mı silsilenin önünü kesemiyordu insan. “Nazar var bu kızda” diyenlere kulak verip mavi boncuklar döşeniyor; sabah akşam tütsüler yakıyor; kurşun dökmeye gelen kadınların ardı arkası kesilmiyordu. Meyra annesini bu bâtıl tavırdan kurtarmaya çok çalıştı ise de bir türlü başarılı olamadı. Şemay’ın sararmış yüzüne bakıp bir çare bulmayı denedi uzun süre. Sonunda Nadîma’nın mum yakmaya gittiği bir sabah, Şemay’ı özel bir araçla “yeşil çam ormanı kliniği”ne doğru yola çıkardı. Nadîma güneş tepeye tırmandığında eve dönünce ceviz komodinin üzerine bırakılmış küçük bir notla karşılaştı: “Şemay ve ben bir süre uzaklarda olacağız. Bizi merak etme lütfen.”

 

Nadîma notu bir kere daha okudu. “Olamaz!” diyerek yeniden okudu. “Nasıl olur!” feryadıyla bir daha okudu. Okudu ağladı, okudu ağladı. Kızdı, bağırdı, dövündü, inledi, kendinden geçti. Fakat Meyra’nın ne kadar sert, keskin, kesin ve kararlı olduğunu iyi bilirdi. Şehrin her taşını kaldırsa onlara ulaşamayacağının farkındalığından bir köşeye kıstırılmış hissine kapıldı. Nefes alamadı bu çıkmaz yüzünden. Yıllar önce geçirdiği guatr hastalığından kalma bir ayrıntıydı bu. Ne zaman eli kolu bağlı kalakalsa bir nefessizlik hali baş gösterir, sık sık soluk alıp vermeye başlardı. Haylice sakinleştirici yuttuktan sonra yatağına bıraktı gergin bedenini. Uykunun açacağı kapılardan girip bir parça ferahlık arayacaktı kendisine. Ferahlık ki Nadîma’nın bir türlü yüreğine tattıramadığı bir erişilmezdi.

Nazife ÇİFÇİOĞLU

  1. BÖLÜM 

2. BÖLÜM 3. BÖLÜM 4. BÖLÜM 5. BÖLÜM

 

Geri Ana Sayfa Arkadaşına Gönder

Yukarı