|
YAZILANLARI OKURKEN YAZILABİLECEKLERİ YAŞAMAK - 1
“Anlatılanlar
bir hayâlin arta kalanlarından
yakalanabilmiş olanlardır.”
Şemay’ı geceyarısı ateşler içinde inlerken görünce telaşlandılar. “İnme indi”
dedi Nadîma dövüne dövüne. “Dedemin dedesinin ilk karısından olma kızı gibi mi?”
diye sordu Meyra. “Evet evet” diye başını salladı korkuyla Nadîma. “Evet evet...
Vah vah! Vahlar bana! Babamın dedesinin ilk karısından olma kızı Nayşin gibi.
Nayşin’in feryadını duyan ölene dek bir daha kulaklarından silip atamamış.
Nayşin’in başına gelenler dilden dile dolaşmış. Bütün İstanbul aylarca onu
konuşmuş. Her evin odasında Nayşin anlatılmış geceleri. Her kız çocuğu Nayşin
ile uykusundan feryad ile uyanmış. Vah vah! Vahlar bana!”
Nadîma böyle dövünürken dağ eteğinde büyük bir evde yaşayan doktora o vakit
haber verdiklerinde bir sokak lambaları uyanıktı, bir de gece gece uyku
tutmayanlar. Deniz hiç olmadığı kadar durgundu. “Bu gecede bir haller var” diye
fısıldıyordu pencerelerden içeri süzülen rüzgar, sahibi uykuda kulaklara. Tıpkı
1821 yılının hoş bir mayıs gecesinde olduğu gibi. Zünnarının gerisine bir şişe
zehir gizleyip karanlık sokaklarda padişahın gece gözlerine bile görünmemeye
çalışarak bir kapının ardına kayıveren hallice göbekli adam, mühim bir iş
üzerindeydi. O gece her şey sükût halinde iken, gizli bir belge o evden alınıp
bir ulak tarafından Tatar topraklarına doğru yola koyulmuştu. Bu ulak Şemay ve
Meyra’nın dedesinin dedesi Kamburizade Fettah efendi idi. Üzerindeki yıpranmış
dülger kıyafeti ile ne kadar özel bir görevle yolda olduğunu gizlemeye
çalışmıştı. İç cebinde murassa kakmalı hançeri, ayak bileğinde keskin ağızlı
bıçağı gerektiğinde onu korumak için bekliyordu. Boynundan aşağı keten iple
sarkıtılmış bir bez parçasının içinde Osmanlı mührü durmaktaydı. Bu mühür
varacağı yerde karşılaşacağı kapılarda bir anahtar hükmü taşıyacaktı.
Fettah efendi atını dörtnala sürüyordu. Alnında biriken terler hem hızından, hem
görevinin ağırlığından, hem bir işe yarıyor olmanın verdiği heyecandandı. Belge
salimen varmalıydı varması gereken yere. Aklında bin çeşit düşünce yol boyu
hanlarda konakladı. Yarı uyur, yarı uyanık hali ile çevresinde olanı biteni göz
hapsinde tutup en ufak bir hareketi bile kaçırmamaya çalışıyordu. Masasına
oturan “nereye böyle?” diye soruyordu sırf âdet yerini bulsun diye. Fettah
efendi her seferinde “yolun götürdüğü yere” diyordu gülerek. Memleketin toprağı
boldu çok şükür. Padişahın emniyeti her yanı sarmış; gezmeli, görmeli,
öğrenmeli, bilmeli... Sohbetin kıvamı arttıkça vakit geceyi vursa da
farketmiyordu. Fettah efendi’nin yolculuklarında öğrendiklerinden biri
insanların konuşmayı çok sevdiği idi. Onun gibi birisi içinse çoğu zaman
dinlemek yol gösterici, konuşmak tehlikeli olabilirdi. Bunu iyi bilirdi Fettah
Efendi. Bu yüzdendir ki çok konuşur görünüp konuşturmayı pek becerirdi.
Şemay günlerce yatağında inleye inleye kendinden geçti, başucundakileri de
kendinden geçirdi. Henüz on-yedisinde bu gençkız tıpkı Kamburizade Fettah
efendi’nin ilk karısına benziyordu. Yani Fettah efendi’nin hayatının değişmesine
sebep olan Jimal’e... Onun kadar beyazdı teni. Onun kadar sarıya çalan kumral
saçları omuzlarının üzerinde havalanıyordu. Lacivert gözleri onun gözleri kadar
yürek çalıyordu. Bir Tatar güzeliydi işte Şemay da. Aynı iniltili geceleri
yaşamış Nayşin ise tıpkı babası gibi kara kaşlı, kara gözlü, kömür saçlı bir
endam idi. İstanbul’un Boğaz’a nazır yalılarından birinde yine bir gece yarısı
ateşler içinde yanmaya başladığında en müstesna hekimlerin ellerine bırakıldı,
yetmedi ecnebi memleketlerden en has ilaçlar getirtildi. Buna rağmen Nayşin
alevlere batıp batıp çıktı günlerce. “Nesi var?” sorusuna hekimlerin verdiği tek
cevap ise “Allahu eğlem” oldu.
Şemay’ın kaç göbek gerisinde kalmış bir akrabaya benzer hastalığa tutulması
annesi Nadîma’yı garip bir telaş içine sokmuştu. Meyra’ya durmadan “falcılar
bulun bana” diyor, pencerenin ardından okuyup okuyup yollara üflüyordu: “Kış kış
da kış kış, kış kış da kış kış...” Üflüyordu ki varsa kötü ruhlar çekilip
gitsinler evinin barkının üzerinden. Ceddi ehl-i beyt’e dek uzansa da, Nadîma
oldu bitti hurafelere takılı kalmaktan kurtulamamıştı. “Ne kadar bâtıl varsa şu
dâr-i âlemde elhamdülillâh bilirim, bilirim de ona göre davranırım” der dururdu
herkese.
Fettah efendi yolda başına neler geleceğini bilmeden konaklaya konaklaya,
etrafını dört gözle yoklaya yoklaya, emaneti de itinayla koruya koruya, bir de
dilindeki hamd ü sena’yı tekrar ede ede ilerliyordu. Tatar topraklarına
gitmişliği yoktu. Lakin pek emin bir ulağıydı sarayın. Gözü kara, bileği sert,
tuttuğunu koparan bir yiğitti işte. Öncesinde Endülüs’e, Besarabya’ya,
Mezopotamya’ya, Memleketeyn’e, Mısır’a ve daha birçok yere gitmişti vazife
icabı. Arap dilini ana dili gibi bilir, ecnebileri bile ecnebi olduğuna
inandırabilirdi. Yeteneği bol bir delikanlıydı velhasıl. Kuzey doğuya doğru yola
çıkmadan önce, “iklimi sert yerlerden geçeceksin” demişlerdi kendisine. Ruslarla
da karşılaşmaya hazır olmalıydı. Bir de çapulcular, yankesiciler, yağmacılar,
kara yüzlü adamlar çıkabilirdi karşısına. Her bir şeyi demişlerdi demesine de
fettan bakışlı dilberlerden hiç bahseden olmamıştı. Bir Tatar dilberinin onun
hayatını nasıl değiştirebileceğini nereden bilebilirdi ki...
Nitekim Fettah efendi yolculuğunun on-altıncı gününde, bir dere kenarında su
içerken küçük bir çocuğun yanında belirip fısıltıyla “çok yakındalar, her an
gelebilirler” dediğini duydu. Tam “kimler?” diye soracaktı ki Azerî çocuk
çalıların ardında kayboluverdi. Fettah efendi’nin bu uyarının boş yere
olmadığını düşünmesi bir felaketi engellerken, gizlenecek bir yer bulabilme
şansına sahip olması ile de kıl payı kurtuldu. Kara giysili adamlar, kara
tavırlarını takınıp bir gölge gibi dolaştılar. Bir şeyi bulmadan yitirmiş
olmanın esefiyle söylenerek Fettah efendi’yi de göremeden kaybolup gittiler.
Atlattığı kaçıncı vartaydı bu. Belli ki verilmiş sadakası vardı. Zaptiye amiri
Berkeli Necah hep böyle derdi ona. “Sen doğuştan şanslı olanlardansın azizim,
sadakanı dağıtan belâların gözünü kör etmiş sana karşı.” Fettah efendi belgeyi
yerine ulaştıramama korkusuyla bir an titredi kara adamların arkasından. O vakit
neler olmazdı ki. Tüm planlar boşa çıkar, yüzlerce insanın hayatı noktalanırdı.
Bu yüzden Fettah efendi vazifesini kusursuz gerçekleştirmeli, kimsenin canı
yanmamalıydı. Ancak bir ufak ayrıntı sebebiyle maalesef hiçbir zaman belge
yerine ulaşamadı. Bunun bedeli birgün mutlak surette ödenecekti.
Fettah efendi Tatar topraklarına vardığında kızıl bir ok ile atından düşürüldü.
Henüz on-altısında bir Tatar kızı olan Jimal, arazilerine giren bu yabancı zâtı
tereddütsüz yere sermeyi istemiş, aklınca bir ceza verebileceğine inanmıştı.
Dudaklarının ucuna kondurduğu “seni de devirdim” ifadesinin kıvrımı güzelliğine
ayrı bir çekicilik katıyordu. “Oh olsun sana!” diye mırıldandı. Böylece
Kamburizade Fettah efendi’nin Osmanlı’ya ettiği sadık bağlılık yemini ile
üzerine aldığı vazife de kendisiyle birlikte yere düşmüş oldu. Kızıl ok
sırtında, boylu boyunca uzandığında tüm bilincini yitirmiş, gözleri yuvalarından
fırlamış, bedeni derin bir uykuya kayıvermişti. Jimal yayını yere bırakıp
düşmanının üzerini yoklamaya başladığında Fettah efendi’nin sahip olduğu her
şeye kolayca el koydu. Hiçbir şeysiz öylece kalakaldı Fettah efendi. Arkadan
gelen bir oka karşı hiçbir hançer, hiçbir bıçak fayda veremezdi.
Jimal onu bıraktı ve gitti. Akşam çökmek üzereydi. Serin bir dağ esintisi
ağaçların arasında dolaşırken yerdeki yabancıya dokunmamayı tercih etti. Kan
taşların üzerinden akıp toprağa ulaştı. Fettah efendi bir rüyada gezintideydi o
sıra. Önce bulutların üzerine çıktı. Oradan yıldızlara geçti. Ay ile sohbet
ardından Kaf Dağı’nın Anka’sına uğradı.
“Bana bir haller oldu” dedi Fettah efendi. Anka oturduğu altın dalın üzerinden
uzun uzun ona bakıp “Nerelerdeydin?” diye sordu. “Yoldaydım” dedi Fettah efendi.
“Boğaz’ın mavisinden çıktım yola, dağ yamaçlarının yeşiline vardım. Derken
düştüm.”
“Sonra?” diye sordu Anka. Sakince devam etti Fettah efendi. “Sonra, düştüğüm
yerden kalkmaya çalıştım. Toprak beni içine çekmek için çabaladı. Ayaklarımı
aldı önce.”
“Sormadın mı niye?”
“Konuşamadım. Dilimi bağlamışlardı urganla. Çözemedim. Vazifeliyim ben Anka.
Söyle çekilsinler yolumdan.”
“Hiç yandın mı?” diye sordu Anka.
“Yanmadım” dedi Fettah efendi.
“O halde yan da gel.”
Jimal, ay nurdan top misâli en dolunay hâliyle göğe yerleşip de hayatın uykuya
çekildiği vakit geri gelerek Fettah efendi’yi ahşap bir kulübeye taşıttı.
Yumuşak bir yatağa yavaşça yüz üstü yatırdılar. Kan damlıyordu. Kan damlamaya
devam ediyordu. Her damlada can biraz daha çekiliyordu bedeninden. Kızıl ok
dimdik duruyordu sırtında. Bir yolunu bulup, hâl edip çıkardılar onu saplandığı
yerden. Kan durmak bilmiyordu. Her şey kana bulanmaya başlamıştı. Yatak, çarşaf,
yer, toprak, hava, su, Jimal, adamlar ve Fettah efendi. Kan kokusu ağırdı, kan
kokusu bulaştığı yerden çıkmazdı, kan sebebi hiç silinmezdi. Jimal günlerce ok
sapladığının başında küçük bir Osmanlı mühründen dolayı bekledi.
Fettah efendi ilk olarak Jimal’in gözlerini gördü. Öyle bir lacivert ki alev
alevdi. O günden sonra uzun bir süre başkaca da bir şey görmedi. Aşkın eline
düşmüş biçarelerden farksız, bir güzelliğe meftûn günler birbirini kovaladı.
Unuttu Fettah efendi nedenlerin cümlesini birden. Neden yola çıktığını, neden
oklandığını, neden sağaltıldığını, neden hoş tutulduğunu, neden var olduğunu,
neden olduğunu, neden...
Bilinmez kaç zaman sonra; belki üç ay, belki de beş... Jimal’i eş aldı
kendisine. Eş oldu ona bir de. Tatar topraklarında, bir Tatar konağında, bir
Tatar kızına sevda türküleri yaktı. Anka’yı ancak Jimal’i, kızı Nayşin’i dünyaya
getirirken kaybedişinde hatırlayabildi. İşte o an yandı Fettah efendi. Toprağa
diz vurup avuçladı toprağı, tırnakladı. Okuyla vurulduğu Jimal’in yokluğuyla
vurulmak daha bir acı geldi. Çaresizlikten mi, geri dönülmezlikten mi, zamanı
yakalayabilememekten mi.... Fettah efendi gözleri göğe mıhlanmış kalakaldı.
Birşeyler yapmak, birşeyleri incitebilmek, birşeyleri acıtabilmek, birşeyleri
koparabilmek için yana yöne saldırdı. Ağaçları devirdi bir bir, yetmedi
çiçekleri yoldu bütün bahçeyi kaplayan, yetmedi odunları parçaladı kocaman bir
baltayla, yetmedi her uçan kuşu vurdu düşürdü yere, yetmedi saçlarını yoldu,
yetmedi buz gibi sulara dalıp soğumayı bekledi saatlerce, yetmedi bağır çağır
ağladı; yetmedi... hiç bir şey yetmedi.
Baktı ki olmuyor. Baktı ki unutmaya çabalamak daha bir canlı tutuyor acıyı,
alevlendiriyor daha bir... Uykusuz gecelerin sabaha çıktığı günlerden birinde
apansız; oklandığı gün üzerinden çıkan hançeri, bıçağı, artık ehemmiyeti
kalmayan mühim belgesi ve Osmanlı mührünü sandıktan aldığı gibi yasını sona
erdirdi. Hışımla. Öfkeyle. Hırsla. Kızgın, acılı, sert ve haşin... Nayşin o
vakit kırkını yeni geçmiş bir bebekti. Bakıcısının kollarında baba memleketi
Dersaadet’e doğru yola koyulduğunda on-yedisinde mutluluğu ateşli bir hastalıkla
gölgelenecek, dünyaya gelmiş sıradan insanlardan sadece biri olarak Boğaz’ın
mavi akıntısına narin bedenini bırakıverecekti Beylerbeyi mevkiinden. İşte o gün
Fettah efendi yaşanmışların hiç olmamış gibi silinip gittiğini anlayacaktı.
Sanki hiç Jimal olmamıştı, sanki hiç Nayşin doğmamıştı... Bir sürü “sanki”
hayatı anda rüyalık kılıveriyordu. Fettah efendi bir kez daha yandı. Bu kez
yokluk alevinin içinde kaldı. Ne buz gibi sular yangınını soğutabildi, ne
toprak... Yine Anka’yı hatırladı. “Ne kadar çok ‘yanmak’ varmış” dedi. “Ne kadar
azmışım” dedi. “Ne kadar yalanmışız” dedi. Gelenin nereden geldiğini ve gidenin
de nereye gittiğini ilk kez belki de düşüncelerine misafir etti. “İnsan tek
başınaymış aslında, tek başına taşırmış kendini aslında” diye yüreğinin en
müstesna köşesine işledi.
O gece Fettah efendi’nin 1821 gecesi başlayan görevini bihakkın yerine
getirmemesine binaen üç muhafızın baskınına uğradı yaslı yalı. Neredeyse
sürüklenerek dışarı çıkarılan Fettah efendi gizlice, hiçkimsenin bilmediği
dehlizlerle dolu karanlık yeraltı zindanlarından birine atıldı. Dersaadet’in
güzelliğine vurgun gözler, bu Dersaadet’in korkunç yüzüne tanık olmayı hiçbir
zaman dilemezdi elbet. Dârulemân’ın bir başka manzarası da buydu. Hataların
telafisi gerekti, yoksa emîn olunacak yer kalmazdı. O karanlık gecenin üzerinden
tam yirmi koca yıl geçti. Lakin Fettah efendi’nin yalıda kalan aile efradından
hiçbiri bu yirmi yıl süresinde ondan hiçbir haber alamadı. Gidenlerin dönmediği
gerçeği, o gece Kamburizade’lerin yüreğinde yer edindi. Üstelik gitmeler bir
başladı mı artık durdurmak mümkünsüzleşiyordu. Fettah efendi’nin ikinci karısı
Gülfeda, kahverengi dantelli cilbabını üzerine geçirip ara sokaklardan birine
bir başına dalmış, bir daha da geri dönmemişti. Araştırıldı, soruşturuldu, dört
yana elçiler yollandı; kapıya gelen bohçacılara, dağ köylerindeki falcı
kadınlara danışıldı; birçok türbeye bez bağlandı, adak üstüne adak adandı;
Gülfeda’ya ulaşılamadı. Kimi dedi “söz meclisten dışarı” olmuş bir aşifte. Kimi
dedi “aman düşman başına” gözü ecnebilerde imiş, sebep oldu mahpusluk kaçıverdi.
Kimi dedi “Allah vermeye” aklını peynir ekmekle yedi, kurda kuşa yem oldu. Kimi
dedi “günahı söyleyenin boynuna” limandan dev bir sefineye binip denizler ötesi
memleketlere vardı da bir gâvura yamandı. Laf laf üstüne bindi, cümleler
konuşanın defterine bir bir işlendi, kimse gerçekleri hiçbir vakit öğrenemedi.
Bir tek ardında bıraktığı yeni doğmuş bebesine ad olup üzerinde kaldı:
“Gülfeda’nın Metrûk...”
Gülfeda’nın Metrûk yirmisine vardığında Kamburizade Fettah efendi karanlık
zindanlardan şerhsiz salıverilmiş, yine bir gece nasıl alındı ise evinden,
öylece geri getirilip atılıvermişti. Bir rivayete göre Baba Cafer’de, bir
rivayete göre Kurşunlu Mahzen’de, bir başka rivayete göre ise Sintine’de yatmış
bunca yıl. Aklı yerinden oynamış, şekli şemaili kaymış, saç sakal birbirine
karışmış; Fettah efendi artık ihtiyar bir meczûb olup çıkmıştı. Bir “ne” idi
isim koyana, sıfat yakıştırına aşk olsun. Çok yaşamadı, ağzından tek kelam
çıkmadan send-i musallaya yatırıldı. Kabri Eyüp’te, başucunda “Elfâtiha” yazılı.
Nadîma Şemay’ın bahtının açık olması için dualar ederken geçmişte yaşanmış ne
kadar kötü varsa aklından geçiriyor; hepsinin orada, tarihin sayfalarında uykuda
kalması için avuç açıp; sabahtan akşama, akşamdan sabaha; her müezzin minareye
ezan okumaya çıktığında; her kerahet vaktinde ve her kulağı çın çın çınladığında
yalvarıyordu. Ona göre kötünün kapısı bir açıldı mı silsilenin önünü kesemiyordu
insan. “Nazar var bu kızda” diyenlere kulak verip mavi boncuklar döşeniyor;
sabah akşam tütsüler yakıyor; kurşun dökmeye gelen kadınların ardı arkası
kesilmiyordu. Meyra annesini bu bâtıl tavırdan kurtarmaya çok çalıştı ise de bir
türlü başarılı olamadı. Şemay’ın sararmış yüzüne bakıp bir çare bulmayı denedi
uzun süre. Sonunda Nadîma’nın mum yakmaya gittiği bir sabah, Şemay’ı özel bir
araçla “yeşil çam ormanı kliniği”ne doğru yola çıkardı. Nadîma güneş tepeye
tırmandığında eve dönünce ceviz komodinin üzerine bırakılmış küçük bir notla
karşılaştı: “Şemay ve ben bir süre uzaklarda olacağız. Bizi merak etme lütfen.”
Nadîma notu bir kere daha okudu. “Olamaz!” diyerek yeniden okudu. “Nasıl olur!”
feryadıyla bir daha okudu. Okudu ağladı, okudu ağladı. Kızdı, bağırdı, dövündü,
inledi, kendinden geçti. Fakat Meyra’nın ne kadar sert, keskin, kesin ve kararlı
olduğunu iyi bilirdi. Şehrin her taşını kaldırsa onlara ulaşamayacağının
farkındalığından bir köşeye kıstırılmış hissine kapıldı. Nefes alamadı bu çıkmaz
yüzünden. Yıllar önce geçirdiği guatr hastalığından kalma bir ayrıntıydı bu. Ne
zaman eli kolu bağlı kalakalsa bir nefessizlik hali baş gösterir, sık sık soluk
alıp vermeye başlardı. Haylice sakinleştirici yuttuktan sonra yatağına bıraktı
gergin bedenini. Uykunun açacağı kapılardan girip bir parça ferahlık arayacaktı
kendisine. Ferahlık ki Nadîma’nın bir türlü yüreğine tattıramadığı bir
erişilmezdi.
Nazife ÇİFÇİOĞLU
|