|
MERSİYE-İ ZAHİDE
“Hatasız kul olmaz” yazar Ali Haydar’ın sürdüğü minübüsün alnında.
El-Hak doğrudur, kul kısmını hatadan münezzeh kılmamıştır Yaradan…
Hatam neydi diye soran aşık olmasın, aşık kısmına alem için kusur biçmek
yaraşmaz. O da hep kendine biçti ayrılığın kanlı kefenini zaten, kimsede kusur
aramadı…
Kader böyle imiş, ne etsin Ali Haydar?
Halini Tutya Nenesine açtığında, ihtiyar kadın içi titreyerek bakmıştı öksüz
torunu Ali Haydar’ın gümrah kaşlarına: “Balam” demişti… “Olmaz bir sevda bu, var
göm içine, çık gönül dağının başına da oradan yan yakıl, lakin, kuşlar bile
oymak oymak uçarlar, olmaz bu sevda…”
“Olmaz sevda” ne imiş, bilemedi Ali Haydar…
Bilemedi de ne oldu, Zahide gelin oluyor bugün. Kısmetine düğün alayının en
başına motorunun aynalarını havlulayarak, tepesini karanfilleyerek düzülmek
yazılıymış. Delikanlı adamın kitabında, uluorta ağlamak yoktur. Gel gör ki;
içinden kan çağlamakta Haydar’ın. Şöyle bir gelin alayına bakıyor uzaktan,
sigarasından derin bir nefes çekiyor, içinden bir şey taşıyor, bir şey taşıyor
ama ağzını yumuyor sımsıkı, Zahide bugün gelin oluyor…
Cümle alem bilir halbuki, Ali Haydar sağ ön koltuğu hep boş tutar. Bundan sonra
da hep boş tutacak, orada atıyor kalbi yiğidin... Boş tutar da neye tutar? Orası
işte tam o ön sağ koltuk, Zahide’nin yeridir. Kalabalık içinde, boynu bükük
zayıf bir buğdaya benzeyen, başı önde solgun kızın yeri orası... Zahide: İki
sokak ötede oturan komşuları, o da ihtiyar nenesiyle bir başına koca dünyada…
Stajyer öğretmen. Her sabah Sarıgazi’den kalkar gider ta Paşabahçe’deki okula.
Beyaz elli, gözleri hep yerde, mazlum bir kız… Susar da hep bekler sırasını.
Öyle bin yıl geçse, sanırsın ki hiç gıkını çıkarmadan bin yıl susar da bekler…
Haydar’ı da dağlayan, bu susuşlarıdır zaten. Hep bir adım geride duruşları
Zahide’nin. Sanki bütün dünyada paylar dağıtılmış da ona bir şey kalmamıştır
akşamın dar vaktinde. İşte öyle bir şey, ona her baktığında kendi yetimliği
çarpar içine…
Saat altı buçuğunda sabahın, sahlepçilerin dumanı tüten el arabalarının
arasından, burnunu çeke çeke satışa çıkmış börekçi çocukların yanından geçerek
varır Zahide minübüs durağına. Kuyruktakilere sinmiş bir tür üsturup bir tür
dayanışma… Herkes birbirini az buçuk tanır da tanımaz gibidir, lakin; hepsi de
riayet eder sıraya, saate, nizama… Ahlak gibi bir şeydir kuyruk milletinin bu
ahvali. Her suratta sabahın erken saatlerine has mahmurluk… Oysa, şehir
uykusundan çoktan uyanmıştır, kağıt toplayan çocukların hışırtıları arasında,
çöp dağlarının elden elekten geçirildiği çok olmuştur. İlk ekmek çıkalı da…
Sanki ölüyü koysalar dirilir o taze ekmek kokusuna ya, işte hayatın kokusu ve
başlangıcın, umudun, devinimin… Her yer fırından yeni çıkmış taze ekmeğe
kokuyor: İş başlıyor…
Elleri yer ovmaktan ağarıp, kocaman hale gelmiş gündelikçi kadınlarla, yağlı
işbaşılarını akşamdan siyah torbalarına katlamış da koymuş küçük kaportacıların,
genç irisi kısmet bekleyen ortacı kızların, kavruk ve esmer remayözlerin
arasında dikilir sırasına Zahide… Bazen genç öğretmeni okuldan tanıyan mavi
jileli kızlarla bordo ceketli çocuklar, “günaydın hocam” derler ona, yağmurlu
havalarda… “Günaydın” deyip kısa keser Zahide, elindeki kitapları karıştırır
parmakları biteviye… Ali Haydar, işte en fazla onun bu haline aşık olmuştur,
gerçi kendisi bilmez habersizdir kız, ama bu böyledir… Kitapları
karıştırırkenki, o kendine güvenemez halinde, sanki elinden tutacağı babasını
arayan küçük bir kız oluverir Zahide…
İnsan sarrafı bu Ali Haydar. Babasız olduğunu Zahide’nin daha ilk bakışta
çözdüyse, bundandır: Yanına bir yaklaşan olsa, hemen kucağındaki kağıtları
karıştırmaya başlar genç kadın. Ne laf ne söz, başı önde gider, başı önde gelir.
İnce bir bakır tel gibi öne doğru bükük bedeni, bazen öksürür, mendilini çıkarır
onun içine doğru, kesik kesik…
Birgün odun deposundan arkadaşı var Tayyar, onun yanında çay içerlerken çıkıp
gelmez mi kapıya Zahide… Eli ayağına dolanmıştı Ali Haydar’ın. İki çeki oduna
çıkışmayınca cebi Zahide’nin, Ali Haydar atılmıştı hemen, “bizim sokaktan
Gülbeyaz Nene’nin torunudur Zahide Hanım” deyip, genç kadının bütün itirazlarına
rağmen hesabı kapayıvermişti.
Yol boyunca, havadan sudan konuştular. Sanki gökten yıldızlar yağıyor üstlerine,
önlerine... Bu yol hiç bitmese, bu ince ses hiç sönmese… Oturdukları
gecekondunun çatısı akıyormuş, bu kış nenesinin romatizmaları iyice azmış, üç ay
sonra stajyerliği kalkınca hangi okula atanacağını bilmiyormuş, sabahları
minübüs kuyruğu çok uzun oluyormuş, sokaklarının yakınına belediye otobüsü
seferi konulmasını çok istiyorlarmış mahalledeki talebelerle, ama vasıta az
olduğu için çok erkenden yola çıkmak zorunda kalıyorlarmış, Ali Haydar’ın ön
koltuğu boş olmasa çoğu kez geri dönmeyi düşündüğü bile olurmuş, kalabalıktan
belki de ezilir, hiç binemezmiş arabaya, Ali Haydar olmasa…
“Siz”diyordu Zahide ona…
“Siz”, “siz”, “siz”…
Bu kız ona başkaca hiçbir şey demese, kıyamete kadar sadece böyle “siz” dese,
Ali Haydar put kesilse de onu sarhoş olup dinlese, dinlese… O konuştukça, Ali
Haydar, “demek ki konuşuyormuş” diye hayretler içinde... Say ki bir denizkızı
konuştu da, işte öyle acaip ve inanılmaz bir şey: Zahide konuşuyormuş…
Biri mırıl mırıl, diğeri pırıl pırıl…
Say ki zümrüt saçlı Şahmeran dile gelmiş de o konuşuyor allı pullu derisini
kımıldata kımıldata... Sihri kaçmasın diye nefes bile almadan kulak kesilmiş
dinliyor Haydar. Konuşma konuşma değil de sanki bir şiir mübarek… Sanki oduncu
deposundan değil de Şahmeran’ın altın kuyusundan çıkmışlar… Ne baht ne talihtir
bu Ali Haydar? Gökteki yıldızlar, gözlerine inip oturuveriyorlar deli oğlanın…
Ama genç adamın hülyalarında, yine de en çok susuşları asılı kalmıştır
Zahide’nin… Boynu büküklüğü, titreyen bir yaprağı andıran başı öne eğikliği,
insanlar yaklaştıkça kucağındaki kitapları karıştırışları… İnsanlarla arasına
kuruverdiği kağıtdan ve o aşılmaz mesafeleri… Bir ateş olup, kızın ellerindeki
cümle kitapları, kağıtları yakıp geçesi gelmekte onu düşlerken Ali Haydar’ın…
Dikiz aynasının üstündeki yeşil ponponlu tentenenin içine gömülmüş elektronik
bir saat var… Hiç şaşmaz. Yemyeşil gözlerini saate takmış, birbirine bitişik
gümrah kaşları balkondan sarkmış bir halde merakla bekliyor Ali Haydar… Saat
sabahın altı buçuğunu tam bir dakika geçiyor: 06.31...
Gece boyu çalıştığı, yorgun sesinden belli derbeder bir kadın yekiniyor sağ ön
koltuğa doğru. “Af edersin” diye atlıyor hemen şoför, “Af edersin bacım, yeri
var, kusura bakma doludur…” Kadın uykusuzluktan şişmiş bahtsız gözlerini
gerideki koltuklara doğru çeviriyor hemen, hiç itiraz edecek hali yok. Hal
demişken, minübüs yolcuları halden anlayan millettir, hemen yer açıyor iki
çiçekçi kız, bileklerindeki naylon bilezikleri şakırdata şakırdata; “buyur be
anım abla, biz yolda ineceğiz” deyip, sepetlerini sanki kırk yıldır
tanıyorlarmış gibi kadının kucağına bırakıvererek... “Sağlık ocağında ineceğiz
kardeş, bebeğin ateşi çıktı, bizi indiriverirsin değil mi?” diye soruyor
kucağındaki ağlayan battaniyeyi sallayan bir kadın. Kocası olacak adam cebinden
çıkardığı bozuklukları uzatıyor muavine, o binmeyecek ama tekrarlıyor
delikanlıya, “Sağlık ocağında inecek yengen göz kulak oluver koçum he mi?…”
“Oluruz dayı oluruz” diyor Ali Haydar’ın bitirim muavini. “Daha ne kadar
bekleyeceğiz bankaya yetişmem lazım” diyor yaşlı bir teyze, belli ki emekli
maaşına gidiyor, sıra kalmış mıdır ki, bu devirde sağ salim geriye dönmek de
mesele, komşusuna diktirdiği maaş kesesini boynuna asmış, kimse çalmasın dönüşte
diye, ya herrü ya merrü çıkmış alacakaranlıkta yollara… Bir kulaklarından ince
tellerle bağlı oldukları cep radyolarına dalıp gitmiş birkaç ticaret liseli kız,
bu saatte sakız çiğniyorlar, kahvaltı edip etmedikleri şüpheli… Ve hiçbir okullu
kızın zinhar pas vermeyeceği küçük emekçileri Sanayi’nin, ekmek teknesini
döndüren gri uskurları gibi hayatın, kulaçları kocaman ve boylarından büyük
makinaların altında, usanmadan, yılmadan, kurşundan dökülme heykeller gibi
sessizce biniyorlar, sıraları geldikçe. …
Hepsi bekliyorlar…
Ali Haydar pencere önündeki kurulama bezini alarak solundaki kapının gözüne
koyar gibi yapıyor, maksat zaman kazanmak ve üzerinde “Ya Muhammed Ya Ali” yazan
siperlikten ruhsatını çıkarıp bakıyor, sonra tekrar yerine koyuyor. O anda, yani
beklerken Zahide’yi, sanki Kerbela’ya düşüyor genç adam… Tıpkı minübüsünün
alnından sallanan cezaevi işi boncuklu “Allah Korusun” muskasındaki gibi, “Allah
korusun” diye geçiriyor içinden, “Soba tütmüş olmasın, zehirlenmesinler
nenesiyle koyun koyuna yattıkları yer yatağında?” Gelmedi işte, bugün gelmiyor
Zahide… Ne oldu acaba? Minübüsün ön camının ortasına, plastik güllerin arasına
astığı karınca duasındaki cümle karınca ve haşerat taifesi üşüşüveriyor beynine;
Zahide neden gelmedi? Duayla yan yana yapıştırdığı Kerbela kartpostalındaki
kesik eller değiyor böğrüne aynı anda… “Tam ırmağa varıp, suya yanaşacaklardı
ki, zalimler ucu ateşli oklarını tam avuçlarının sırtına saplayıverdiler” deyip,
avucunu önce diğer avucuna, sonra da dizlerine vurarak anlatırdı Tutya Nene… İki
kesik el, ikisinin de üzerleri göz göz olmuş… Direksiyonu at yelesi gibi
kavrayan geniş elleri kesiliyor Ali Haydar’ın. İnsanın elleri tutmak içindir.
Onunkisi ise, tutamıyor. Zahide gelmiyor işte. Kesik ellerinin üstü göz göz
oluyor o anda, sırtı göz göz ve kalbi göz göz… Koca Ali Haydar, gözden ibaret…
Bekliyor. Zahide, çölün ortasında yitip giden bir avuç su olmuş da tütüyor
gözünde… Ciğerine saplanan binlerce hain ok, deliye döndürüyor Ali Haydar’ı… Yok
gelmedi Zahide… Hiç gelmeyecek…
Bütün gün deli gibi sürdü durdu motoru. Sel gibi aktı, yıldız gibi kaydı
caddelerin birinden diğerine.
İçte bir daralma. Aşıka malum olurmuş; bütün gün devam etti güneş tutulması, Ali
Haydar için. İki kere yolu uzatarak Zahide’nin okulunun önünden de geçti ama ne
çare? Dili kesik tatarlar gibi, ser verip sır vermedi ona zalim duvarlar…
Akşamına kapı tıkırdayıverince, gözlerine inanamıyor Haydar. Gülbeyaz Nene’yle
Zahide, kapının önünde bekleşmezler mi? Bir duvarında Beytullah’lı ipek halı,
diğerinde saz asılı odaya buyur ediyorlar neneyle kızını. Temkinli birkaç hoş
beşten sonra, “zaten okuldan da istemezlermiş Zahide’yi” başındaki örtüsü var ya
hani şu Ali Haydar’ın her gördüğünde içinin titrediği, yolunu kaybetmiş küçük
bir kızı sever gibi sevdiği Zahide’nin hep öne eğik başından aşağı akan örtüyü,
ha işte onu istemezlermiş mekteplerin büyükleri… Nenesi konuşurken Zahide hep
önüne bakıyor ve bir zarf var elinde, onu evirip çeviriyor. “Bir ayağımız da
ötede bizim hanım bacı…” diyor Gülbeyaz Nine, Tutya Nine’ye… Kan kırmızı çaylar
tepside titremeye başlıyor. Ali Haydar’ın uzattığı bardaktan yudumluyor Gülbeyaz
Nine. “Allah kalanlara sağlık versin, babaları göremedi mürüvvetlerini, Allah
başa’cak versin, talihlerini açsın bu biçarelerin…” diyerek bir Haydar’a bir
Zahide’ye bakıyor. “Ya, yaa…” diye iç geçiriyor Tutya Nine de… Gülbeyaz Kadın
devam ediyor maruzatını okumaya: “Tapuda memur bir yeğen vardı, emmi torunu
oluruz dedesiyle, bizim memleketten, sözünü kestik Zahide’yle…” diyor, “dün
gece”…
Haydar, odanın ortasında çakılıveriyor.
Kan kırmızısı çaylar, birden duvarlara saçılıveriyor o anda. Odayı kan kesiyor.
Tüm duvarlar, hatta halıya nakışlanmış Beytullah, sonra ince belli saz dahi, kan
ağlıyor gibi geliyor Ali Haydar’a, “tapuda memur bir yeğen vardı…”
Zahide’nin zambak ellerinde evirip çevirdiği nikah davetiyesiymiş meğer, Kerbela
Şah’ı Hüseyin’in kesik başına dönüyor aynı anda kızın avuçlarındaki kağıtlar...
Ha Hüseyin Ha Ali Haydar, iki kesik baş…
Sendeliyor genç adam, bin kere bıçak yiyip, bin kere cana geliyor Ali Haydar,
kendini toparlayıp, at üstünde meydan okuyan yaralı bir cengaver gibi: “Bacım”
diyor Zahide’ye, “Bacım, hayırlı olsun, mübarek olsun!”
Bacım derken, Kaf Dağını böğründen delip geçiyor içinin ateşi… Dağ eriyor da,
talih erimiyor işte. Talih çelikten bir kasatura… Batıyor ha batıyor içine Ali
Haydar’ın… Kimse duymuyor ama, kimse bilmiyor.
Kuşların oymak oymak uçma töresini o anda bilip, öğreniyor genç adam. Çıkıp
içinin en içindeki gönül dağının başına, “meraklanmayın siz, düğün alayının
başını ben çekerim” diyor…
“Çekerim”…
Sibel ERASLAN |