|
AŞK-I LEYLÂ
Ayağındaki gümüş halhal mermer zemine dokunarak şıkırdamaya başlar. Ritmiyle
açılır sahne. Leylâ zenginliğin ihtişamında, köşkün havuzlu katında ahenkle
salınır. Ona dünyada zenginlik eşlik eder. Yazgı ona bunu uygun görmüştür.
Izdırap ve aşk peşini bırakmayacak, sevgiliye ölüm anında kavuşmak nasib
placaktır.
Kays Leylâ’sını ilk bir pazar yerinde gördüğünde, onu “mecnûn” yapacak aşkın ilk
bakışını yakaladığının farkında değildir henüz. O bir tüccar, Leylâ bir
müşteridir o sırada. Gelecekte âşık ve mâşuk olarak tarihe yerleşeceklerini, her
aşkın tanımının “Leylâ ve Mecnûn” benzetmesiyle taçlandırılacağını bilemezler.
Kays Leylâ’nın gözlerinde, kuzular arasından gülümseyen, tanıdık bir bakış
yakalar. O an, yıllar öncesinin çocuk oyunları arasında filizlenen sevdanın
buluşma noktasıdır.
“Hep çizginin yönünü değiştirdiklerini sandılar.
Oysa değişen hiçbir şey yoktur.
Kaderdir tümü birden.”
“Kehânet” dediklerinden kurtulmak çabasında olan herkes birgün kaçtıklarını
sandıklarıyla mutlak yüzleşmiştir. Kızını bir yılan sokmasıyla kaybedeceğini
öğrenen kral, kızı için kızkulesi’ni yaptırır. Yılan tam da orada bulur kıymetli
kızın güzel bedenini. Oğlunun bir buda olacağını öğrenen başka bir kral da,
oğlunu sarayın ihtişamına kapatır. Sıdharta saraydan kaçıp aydınlanma yolunda
incir ağacını arar. Nemrud, yeni doğan bir bebeğin, birgün gelip kendisini
öldüreceğini kahinden duyduğu gün, bütün erkek bebeklerin öldürülmesi emrini
verir. Bilmedikleri şudur: “Kader gerçekleşmekten vazgeçmez.”
İşte böyle. Baba Leylâ’sını alıp uzak memleketlere yerleşmek üzere, bir gece
sessizce ayrılır şehirden. Kays Leylâ’dan, Leylâ Kays’tan bihaber. Mektep
sıralarında yaşanan ilginç bir olay buna sebeptir. Birgün Kays öğretmeninin
haşin darbelerine maruz kalır. Aynı darbeler Leylâ’yı da acıtır. Buna şahit olan
gözler ne gördüklerine inanırlar, ne de gördüklerini görmezden gelebilirler.
İlahî aşk bir kere bağlamıştır onları birbirlerine. Aşk üzere uzun bir yolculuk
böylece başlar. Yıllar sonra Kays şunları söyleyecektir:
“Adın düştü içime: Leylâ
Derler ki ‘güzel’ dediğin, kara kuru
Bir de benim gözümle görün onu”
Leylâ dadısıyla döner odasına. Bir eksiklik hissi yanında. Sanki pazar yerinde
bir şeyini bırakmıştır. Ya da kaybetmiş. Ya da unutmuş gibi. Sonraları bu hissin
aslında yitirilmiş olanın bulunması olduğunu anlayacaktır. Böylece sıradan bir
pazar gezintisi, artık Leylâ’nın gelecekteki tüm insanların Leylâ’sı olma
yolunun başlangıç noktasını oluşturur. Kays o noktada, Leylâ’nın bileğine
sarılmış gümüş halhalın düştüğünü farkeder. Gümüş halhal Leylâ’nındır. Leylâ’ya
dönmelidir. Kays bu görevi üstlendiğinde bir ömrü “mecnûn”laştırmanın ilk
adımını atar.
Bağdat’ın akşam rüzgarlarının sere serpe gezindiği meydanlarındaki toz
serpintilerinden koruna koruna yolunu bulur. Leylâ, gecenin karanlığı yıldızları
daha da parlaklaştırırken içten içe gelmesini beklemiştir Kays’ın. Kays gelir.
Sessizce ikinci kat balkonunun ahşap işlemeli korkuluğuna tırmanır. Leylâ geniş
yatağında uyumaktadır. Balkon kapısından içeri sokulan rüzgar tül ile oynaşırken
Kays dikkatlice gümüş halhalı henüz Leylâ’sı olduğunu bilmediğinin narin ayak
bileğine geçirir. Yumuşak bir bakışla yüz hatlarını gezer Kays. İçindeki uyuyan
ateş uyanıverir.
Bağdat o gece, efsane aşkın filizlendiğini hisseder. Zaman, çöl kızı Leylâ ile
çılgın âşıkı Kays’ın öyküsünün İranlı şairler tarafından defalarca kaleme
alınacağı ızdırab günlerine ağlamaya başlamıştır bile.
Leylâ sabah olup da gümüş halhalı bileğinde görünce pazar gezmesinde onu
düşürdüğünü anlar. Anlar ve odanın dört yanını hızla kolaçan eder. Buna sebep
Kays’tır. Leylâ bilir. Onun odasına kadar gelmiş olabilmesine hem hayret eder,
hem cesaretine hayran kalır, hem tatlı bir his dolaşır tüm bedenini. Dicle’nin
serinliğine dönüp yüzünü mutlu türküler bırakır havaya. Aşk ilk dokunuşunu
gerçekleştirmiştir. İlk dokunuş hep neşe eşliğinde bulutlara uçurur. Leylâ da
kanatlanır. Efsane başlar.
“Engellendikçe büyür aşk.
Aşk engellendikçe beslenir.”
Kays, çöllerde lotus kokulu Leylâ’sının izini sürer, Leylâ kaçırılır âşıkının
ellerinden bir daha. Bu böyle sürer gider. Leylâ’nın peşinde bir gölge sanki,
arar durur Mecnûn onu. Lakin dünya “mecnûn”u dillendirir daha çok. O aşkını
söyleyen, söylemekten çekinmeyen, bu yüzdendir ki acıların içine itilendir. O,
çağlar boyu bütün akıllıların çılgınlığını kıskandıkları mecnûn’dur. Ya Leylâ!
Aşkını gizli tutan âşık, açıklayandan üstün olmalı değil midir? Ardan değil
midir boyun eğiş? Değil midir aşkı söze almaktan hayâ duymak?
Yıllar sonra Leylâ çölün bir yerinde Kays’a varıp der ki: “Beklediğin sevgili
geldi işte.”
Kays Leylâ’sına bakar ve sorar: “Ben ben isem, nesin sen; sen sen isen, ya neyim
ben?”
Sonrası bir muammadır. Kays Leylâ’sından geçmiş, aşk’ına aşık olmuştur sonunda.
Leylâ’yı karşısında görünce hem cesur, hem ürkektir. “Çekil aradan” der. “Ben
aşkı sende bulup, yokluğunda aşka aşık oldum.”
* * * *
“Artık Leylâ’ya kavuşma korkusu başlamıştır. Leylâ gelir de tüm ızdırap diner,
aşk yiterse...”
Hurma ağaçlarının sıcağı örten gölgesinde, boylu boyunca uzanırken, bir kuş
kızgın çöl kumlarına konup gagasıyla saçını çekiştirir Kays’ın. Kuşun tüyleri
mavi turuncu karışımıdır. Gagasından gerdanına doğru bir kolye sarkmaktadır.
Kays “Kolyeli kuş” diye mırıldanır güçlükle. Gördüğü aslında kuş değil bir insan
siluetidir. Lakin Kays’ın zihni, aşk ızdırabının üzerine sıcağın, yıkılmışlığın,
itilmişliğin, bir de mecnûn’luğun eklenmesiyle gerçeğin yansımalarını kendince
şekillendirir. O bir kuştur. Kays’ın gözleri öyle göstermeyi tercih etmiştir.
Kays bir küçük odada gözlerini açtığında hurma ağacı gitmiş, kuş gitmiş, güneş
gitmiş bir döşek üzerinde alnında ıslak bir bez ile uzanmaktadır. Oda
karanlıktır. Geçirdiği ateşli bir nöbet sonrasında, kendine gelebilmesinin
günler boyu sürdüğünü henüz bilmemektedir. Dilinden düşen ilk kelime “Leylâ”
olur.
“Leylâ” sözüyle karşı köşede bir kıpırdanma başlar. Biri, yüzünü seçemediği
biri, doğrulup Kays’a yanaşır: “Leylâ değil, Bertol.”
Kays şaşkın. “Leylâ” diye inler. Adam mütebessim “Bertol” der. “Benim adım
Bertol.”
Bertol, ecnebî bir tüccardır. Kervanıyla çölden geçerken Kays’a bir hurma ağacı
altında rastlar ve onu bir devenin sırtına yükler. Uzun yolculuk boyunca Kays
hiç uyanmaz ve sürekli aynı kelimeyi söyler: “Leylâ”
Bertol bu aşkı henüz bilmediğinden, ne Leylâ’nın kim olduğundan ne de Kays’ın
Leylâ’sına kavuşamadığı için bu hallere düştüğünden haberdardır. Ecnebî bir
tüccarın yardım eli Kays’a dokunduğunda, Leylâ başka bir memlekette görkemli bir
düğün hazırlığı içindedir. Leylâ bir sultanın oğluna gelin edilecektir.
Ayağındaki gümüş halhal, o gece Kays tarafından bileğine takıldığından bu yana
şıngırdar. Kays düğünden habersiz. Dünyadan habersiz. Hayâl aleminde Leylâ ile
hemdemdir.
Tüccar Bertol hikâyeyi Kays’ın ağzından dinler. Dinledikçe kendinden geçer.
Sonunda Leylâ’yı birlikte arama teklifinde bulunur. Lakin Kays buna yanaşmaz.
Onun aradığı artık Leylâ değildir. O aşkın elinde pişmiş bir mecnûn olarak
aşkını kaybetme korkusunun telaşındadır. Bunu anlamakta zorlanan Bertol Kays’ı
kendi dünyasında bırakır.
Leylâ da artık güzeller güzeli bir gelindir. Evlenir. Lakin yüzündeki o mutsuz
ifade kendisine dokunmak isteyen herkesin elini yakar. Buna dayanamayan sultanın
oğlu Leylâ’yı büyük bir yardımcı kadroyla başka bir köşkte yaşamaya mecbur
bırakır. Dokunamadığı birisinin yüzünü görmeye de tahammülü yoktur. Leylâ, köşke
doğru, kâfilesiyle çölde yolculuğunu geçirirken Kays’ı görür. Ona doğru atılır.
O sırada bir ok Leylâ’yı sırtından yaralar ve yere düşürür. Ölüm onları
birleştirmiştir. Kays ve Leylâ, son nefeslerinde, dünyayı gezecek bir efsanenin
başlamasına neden olurlar.
“Leylâ ve Mecnûn...
Yaşanan bir aşk hikâyesi.”
Naz Ferniba |