KULÜBE

 

Çukurova’nın en verimli toprakları buradaydı. Doğa ana çok sevdiğinden olsa gerek Ceyhan’ı vermişti bu topraklara. Bir ana gibiydi ırmak; yüzyıllardır bu toprakları emziriyordu. Karşılıksız, öyle sakin, bazen öfkeli; ama bütün analar gibi bıkmadan usanmadan veriyordu bütün nimetlerini...

Seviyordu ırmağı köylüler ve bu toprakları. Hani kendi deyimleriyle “ buraya tuz eksen biterdi. ” Toprak ve su. Hayatın başlangıcında ne kadar önemli olduysa, köylüler içinde o kadar önemliydi.

Şirin bir köydü. Çukurova insanının sevdiği her renk vardı burada :Buğday sarısı, toprak siyahı, pamuk beyazı, ırmak suyunun rengi ve gözün alabildiği kadar yeşil... Adı Yeşilköy ‘ dü.

Çalışkandı köylüler ve bu renk bolluğunda hepsi birer ressamdı. Hem de dünyada “benim” diyen ressamlara taş çıkartacak kadar yaratıcıydı. Toprak siyahıyla ırmak rengini karıştırıp pamuk beyazı yaratabiliyorlardı. Ya da buğday sarısını emekle yoğurup hamur yapabiliyorlardı. Bahar geldiğinde öyle bir tablo çizilirdi ki bu topraklara yukarıdan bakıldığında dünyanın en büyük natürmort tablosu görülebilirdi. Gerçi bu tablo Da Vinci Hasan’ nın çizdiklerinin yanında sönük kalırdı ya ama gene de güzeldi.

Hasan, otuzlu yaşlarda uzun boylu, toprağın esmerliği yüzüne vurmuş tam bir Adana delikanlısıydı. Topraksız köylülerdendi Hasan. Bu yüzden yevmiyeye gider, tarlalarda ırgatlık yapar, sigara ve yemek parasını öyle çıkarırdı. Anne ve babası yıllar önce ölmüş, bacıları da evlenip şehre taşınmışlardı. O kalabalık aileden hiç kimsesi kalmamıştı. Babasından kalan derme çatma evde yaşıyordu.

Hasan’ nın köylülerden farkı, okumaya, yazmaya ve özellikle resime olan merakıydı. Siyaset, ekonomi, politika, insan hakları ve köylülerin işine yaramayacak daha bir sürü şeyden anlardı Hasan... Kahveye geldiğinde önce çayını ısmarlarlar sonra da “ ne olacak lan Hasan bu memleketin hali” sorusunu sorar; köylüler gözlerinden yaş gelene kadar gülerlerdi Hasan’ nın anlattıklarına.

Hasan kendisiyle dalga geçildiğinin farındaydı olmasına ya kendi deyimiyle “ köylüler ancak milattan önceden şimdiye kadar geçen süre kadar sonra “kendisini anlayabileceklerdi.

Hasan’ nı resim yapma merakı askerde başlamıştı. Askerdeyken kısa dönem çavuş Cevdet’ e özenir O dışarıda kar kürerken çavuşun sıcacık odasında resim yapmasına imrenirdi.

Köye döner dönmez Cevdet çavuşun yaptığı gibi, önce kendine üç ayaklı bir sehpa yaptı. Sonrada çevreden topladığı çıtaların arasına evde bulduğu beyaz çarşafları gerdi; böylece tuvalleri de hazır olunca resime başlamış oldu.

Da Vinci lakabını kendisine köydeki okumuş gençler takmıştı. Önceleri bu lakaba kızsa da ; daha sonra kendisine Da Vinci ‘ nin kim olduğunu ve yaptıkları işler anlatılınca bu lakaptan gurur duyar olmuştu.

Hasan’ nın tarlada çalışmadığı tüm zamanları resim yapmakla geçiyordu. Hatta bir gün kahvede oturan köylülerin ıslıkları ve dalga geçmeleri arasında sehpasını köy meydanına kurmuştu. Rıfat Ağa yanına yaklaşıp usulca:

“ Hayırdır Da Venci Hasan ne çiziyon böyle” diye sormuştu alaylı ve aşağılamak ister bir tavırla. Hasan da:

“Hiç ağam kahvede oturan koyunları çiziyorum” diye cevap verince ağa birden kızarmış ve oradan uzaklaşmıştı. Gerçekten de tuvalin üzerinde bir sürü renk renk koyun vardı. Hasan’ a göre köylülerin çoğu koyundu. Çünkü bir çok şeye susuyordu köylüler, ağızları bantlanmış gibi, dilleri kesilmiş gibi susuyorlardı...

Güneşli bir Mart günü Hasan sırtında bir kazma bir kürek ve naylon muşambalarla  köy meydanından ırmağa giden yola doğru giderken görüldü. Köylüler merakla olup bitenleri izliyorlardı ama kimse Hasan’ a ne yaptığını sorma cesaretini gösteremedi.

Hasan, ırmak kıyısına vardığında gözüne kestirdiği bir yere eşyalarını indirdi. Köyde rahatsız edildiğini düşündüğünden buraya, ırmak kıyısına bir kulübe yapıp ; yazı, yapacağı bu kulübede sessiz sakin geçirmeyi düşünüyordu. Üstelik burada bol bol resimde yapabilirdi....

Öncelikle kuru ağaç dallarından birkaç kalas kesti. Bu ağaçlar ırmağın taştığı dönemlerde yıkılan ve kuruyan ağaçlardı. Canlı ağaçlara dokunamazdı Hasan; çünkü onlar hem tablolarını süsleyecek hem de gölgesinde oturup kendileriyle sohbet edeceği arkadaşları olacaklardı.

Hasan iki günlük sıkı bir çalışmayla hep hayalini kurduğu “kendi evini” bitirmişti. Köydeki okumuş gençlerin yardımıyla da eşyalarını buraya taşımıştı.

..........

Bir süre sonra yaşamın ağırlığı altında ezilen bütün köylülerin hayallerini süsleyen, kamış ve çamurla yapılmış muşambalarla örtülmüş bir kulübe oldu Hasan’ ın kulübesi.

Herkesin hayallerini süslüyordu çünkü; öyle bir yaşam hiçbir köylünün istese de yapamayacağı bir şeydi. Tarlada gece gündüz çalışıp emeğinin karşılığını alamayanlar, lise yada üniversite mezunu olup iş bulamayıp köyde yaşamak zorunda olanlar ve en çok da sevdiği kızı alamayanlar ne zaman yaşamla aralarındaki bağ zayıflasa soluğu Hasan’ nın kulübesinde alıyorlardı. Burası onlar için adeta bir türbeydi artık. Ziyaretleri o kadar çok artmıştı ki köyde onlara artık Hasan’ ın müritleri deniyordu...

O kulübeye gittiklerinde kozmik bir aleme girimiş gibi oluyorlardı.. Farklı bir yaşam alanıydı burası.. Sorunlarından, çözemedikleri sıkıntılardan burada arınıyorlar geri döndüklerinde aynı sorunların kendilerini beklediğini bildilkleri halde burada bu dünyayı yaşamaya özen gösteriyorlardı.. Çünkü yaşamdan kaçışın tek sığınağı burasıydı köylüler için. Yaşamın bombardımanından uzak, kurşun geçirmez bir yaşamdı:Güvenli, zorunlulukları olmayan paranın adının geçmediği bir yaşam...

Süleyman ATMIŞ

 

Geri Ana Sayfa Arkadaşına Gönder

Yukarı