|
KAYBOLAN CÜMLELER - 4
Nûbe korkulu cümlelerden kurtulmanın tek yolunun onları bir bir karşılamak
olduğunu anladı. Havada, yerden çok yukarılarda, bir ak kartalın pençelerine
asılı iken, bir dağın erişilmez noktasına hangi amaç uğruna taşındığını
kestiremeden götürülürken beklemek gerektiğini kabullendi. Aceleye bulaşan acele
yitiyordu zeminden. Yittikten sonra da bitiyordu her şey. Önemli olan yitmeden
ayakta durabilmek, dururken ışık saçabilmek; bu ışığı en karanlık, izbe
noktalara dek ulaştırabilmek, karanlıkta soluklanacak fesadın varlığını
sonlandırıp huzurun yaşayabileceği hoş mekanlar hazırlayabilmekti. Herkes
birşeyler yapıyordu da, hangisi ulvî idi bu yapılanların? Üçü. Beşi. Onu. Bini.
Az biraz sonra ak kartal, dik kayaların üst üste oturmasından meydana gelmiş
beton görünümlü dağın kuzey rüzgarlarına kapalı en kuytu girintisinde indirdi
Nûbe’yi. Geçip durdu karşısında. Baktı uzun uzun.
“Ne istiyorsun?” diye sordu Nûbe.
“Ne istiyorsun?” diye tekrarladı ak kartal.
Nûbe sırtını kayalara dayayıp kalbinin gümbürtüsünü hafifletmeye çalıştı. “Beni
buraya getirensin” dedi.
“Sen istedin. Cümleler sende, yüreğinde. Cümleler seni buraya getiren.”
“Ne zamana kadar?” diye sordu Nûbe.
“Cümleler, başı sonu olmayan tek başına askıda cümleler nihayete erene kadar.”
“Ya bitmezse...” endişesiyle fısıldadı Nûbe.
“Her şey birgün biter. Bu böyledir.”
“Ben bu bitişi görebilecek kadar dayanamaz, duramaz, sabr ile bekleyemezsem”
dedi Nûbe.
“Olacakları kimse bilemez. Ancak olacaklar olmuşların ardından gelendir. Bir
zincir.”
“Yani...” dedi Nûbe.
“Yani” dedi ak kartal. “Her şey sendedir.”
Birden ak kartal Nûbe’nin sağ bileğine yapıştığı gibi uçurumdan aşağı fırlattı
onu. Bir çığlık yankılandı çarpa çarpa kayalara. Nûbe ak kartalın bakışları
arasında uça uça derinlere vurmaya az kala telaşını dizginleyip boynunda
havalanan kitabı açıverdi. Hızla, bir solukta okuyuverdi cümleyi:
“Yürüyebiliyorsan yoklaya yoklaya at adımlarını, ellerinle dokun, göremesen bile
hislerin açsın yolunu, götürsün ileriye.”
Kapkaranlıkta Nûbe duruyordu. “Karanlığı görebilmek” diye düşündü. Hep
karşılaştığı karanlık, ille de karanlıktı. Demek en çok karanlıktan korkuyordu
içinde ya da karanlıkta yaşamaktı gizli arzusu. Tam karşıya, göremediği tam
karşıya baktı, karanlığı deler gibi. Orada, o noktada bir yazı çıktı ortaya.
Önce silikti, belirsizdi, seçilemiyordu. Bekledi Nûbe. Dizkapaklarında sızı
hissetti. Ayak bileklerinde içten içe bir ağrı dolanıyordu. İnsan hep ne kadar
kaçabilirdi ki? Bir yerde tükenecek, bir yerde pes edecek, bir yerde durmak
zorunda kalacak, bir yerde bitecekti sonuçta. İnsan güçlü olduğunu zannederdi
hep. Zannetmek.
Yazıyı okumaya çalıştı Nûbe: “YÜRÜ.”
“Yürü Nûbe” diye mırıldandı. Bir adım attı. İlk adımda yazı biraz büyüdü: “YÜRÜ.”
Bir adım daha attı Nûbe. Yazı biraz daha büyüdü: “YÜRÜ.”
Bir adım daha, sonra bir adım daha ve yine bir adım daha. Nûbe yazıya
yaklaşıyor, yazı Nûbe’ye doğru ilerliyordu. Sanki... Belki... Hiçbir şey kesin,
net, anlaşılır değildi.
Sonra “Y” büyük bir gürültüyle düşüp karanlıkta kayboldu. Geriye “ÜRÜ” kalmıştı.
Nûbe adım atıp atmamakta tereddüt ederken, aklından geriye dönüp hızla koşmak
geçiyordu. İnsan zifiri karanlıkta koşabilir mi ki? İnsan görmediğinin içine
tereddütsüz atlayabilir mi ki? Kararsızlık yerine mıhladı Nûbe’yi. “ÜRÜ”
duruyordu karşısında. Ne anlama geldiğini bilmediğinden hareketsiz bekledi.
Yavaşça başını yukarı kaldırıp bu sefer de yukarılarda birşeyler bulabilme
ümidine kapıldı. Yoktu. Bir nokta büyüklüğünde ışık bile yoktu. Zindan karası,
etrafında turlamaya başladı. O döndükçe Nûbe’nin başı döndü. Bir dönme dolapta
gibiydi ya da bir uçan salıncak halkalarından birinde... Dönmeler öyle hızlandı
ki, Nûbe yere yığıldı boş bir çuval benzeri. “ÜRÜ” orada durmuş bakmaya devam
ediyordu. Bu sefer “Ü” düşüp kayboldu. “RÜ” kopan parçalarının ardından sessizce
kaldı olduğu yerde. Sonra yere yığılmış olan ve yığılı bir şekilde durmada
ısrarlı görünen Nûbe’yi seyretti bir süre. Nûbe derin bir uykuda rüyadan rüyaya
atlıyor, “haydala hoppala” ekibinin kollarında havaya gülücükler savuruyor,
“dandini din don dini din don” ritmiyle tempolu yürüyüşlere katılıyor, renkli
hayatların şeffaf mobilyalı odalarına konuk oluyordu. “R” ve “Ü”yü unutmuştu
ama, onlar onu unutmaya niyetli görünmüyorlardı. “R” ve “Ü” iki harf , Nûbe’nin
iki yanına inip onu havaya kaldırdılar ve hep beraber uzun bir yolculuğa
çıktılar. “R”, Nûbe ve “Ü”, karanlığın ürkütücü soğuğundan ayrılıp harflerin
dünyasına girdiler. Bütün harfler, harflerin dünyasında günlük rutin işlerini
yapmakla meşguldüler. Nûbe’yi görünce telaşlandılar. “B” öfkeli, “bir insanın ne
işi var burada?” diye dikildi karşılarına. “R” ve “Ü” ona cevap vermeden Nûbe’yi
acilen çağırdıkları bir yatağa yatırdıktan sonra olanları anlatmaya başladılar.
Nûbe dönen başını durdurmayı başardığında ancak, gözlerini açabildi. Daha önce
hiç görmediği bir yerde olmak her zamanki gibi onu ürküttü. Ürken Nûbe, bu
ürkekliğinden kurtulamadığı sürece böyle garip mekanlarda, böyle garip olaylarla
karşılaşmaya devam edecekti. Bir türlü kendisini kontrol etmeyi başaramıyor,
cümlelerine hakim olamıyordu. Ağzını güçlükle aralayıp “su” diye mırıldandı. O
an kocaman bir “S” elinde su bardağı ile karşısında beliriverdi. Çekingen,
sessiz içti suyunu Nûbe. Ferahladı biraz. Boş bardağı alıp giden “S”nin ardından
dört kırmızı kostümlü harf, ellerinde garip çalılarla Nûbe’nin yanına gelip
durdular. Önce “O”, “odaya gideceğiz” dedi. “Z” hemen itiraz etti. “Oda değil
gidilecek yer bir zindandır.” Nûbe kıpırtısız onların cümlelerini
anlamlandırmaya çalışırken iki damla gözyaşı yere düştü. Onun ağladığını gören
harfler çok telaşlandılar. “G” bağırdı. “Çabuk bir silici gelsin buraya, yoksa
damlalar büyüyüp göle dönüşecek.” Harfler arası bir koşturmaca başladı bunun
üzerine. Herkes birbirine çarpıp yere düşüyor, sonra toparlanmaya çalışarak
yeniden hedefsizce koşmaya devam ediyorlardı. Nûbe bir türlü anlayamadı
olanları. Her harften bir ses yükseliyor, gürültü giderek dayanılmaz hale
geliyordu.
Nûbe harflerin karmaşasını seyretmekten yorulduğuna karar verip kitabı tuttu.
İçinde bu kadar garip karışıklıklar gezdiğini hiç bilmiyordu. Cümleler ona
kendisini, gerçekte neler gizlediğini gösteriyordu. “İnanmak güç” diye
mırıldandı. Ve kendisine yabancı Nûbe okudu: “Bahçedeki ağaçlarda yaşayanların
dilini anlamak kolay değilse de, oraya yerleşme isteği geçirmeli aklından.”
Nûbe bir kuşun hoş, iç okşayan, başka alemlere taşıyan “güneşi karşılama
şarkısı” ile kendine geldi. Serinlik otların üzerinde oturmuş serin serin
üfürüyordu. “Sabah serinliği insanı dinçleştirir, uyandırır, berraklaştırır”
dedi sonra. Üzerinde mor çizgili, aralara mor noktalar serpiştirilmiş beyaz bir
elbise vardı Serinlik’in. Saçlarında şebnemler raksederken gözleri bir yeşile,
bir siyaha, bir maviye, bir elaya dönüyordu. Nûbe “tebessüm bu kadar mı yakışır
bir yüze?” dedi. Serinlik kikirdeyip serin serin üfürdü ilerilere. “Yakıştıran
olursa yakışır” dedi. Ve uçtu gitti. Giderken de “yüreğini serin tut” diye
seslendi. Kuş şimdi de “serinlik giderken” şarkısını söylemeye başlamıştı.
Nûbe şöyle bir bakındı etrafına. Bir bahçe, büyük bir bahçe, elma ağaçlarıyla
dolu yeşil bir bahçe içinde oturmuş, Huzur’un huzur dağıtışına şahit oldu. İlk
kez kendisini rahat hisseder gibi buldu. Neden? Bilmiyordu. Yine de her an yer
yarılacak da bir el onu içeri çekecek zannı yanaştı yanına, ağaçlar hareketlenip
üzerine koşacak korkusu kalp atışlarını hızlandırdı. O an kuş “güven mekanında
sedir sohbetleri” şarkısına geçiverdi. Nûbe sıyrıldı zihnine koşan olur olmaz
cümlelerinden. Durmaksızın bahçeyi şarkı dolduran kuşun tüylerine baktı. Her bir
tüyün rengi başkaydı. Güneş ışıkları dokundukça pırıl pırıl parlıyordu.
Gagasının üzerinde yanıp sönen bir nokta, başının üzerinde de kuş yuvasını
andıran bir tüy yumağı vardı. Elma ağacının dalında sağa sola hafifçe sallana
sallana söylüyordu şarkılarını.
Birden Nûbe’nin aklına kitabı geldi. Sağ elinin parmak uçlarıyla varlığını
yokladıktan sonra onsuzluğun artık mümkün olamayacağı saplantısına düşüverdi.
Oysa kitap boştu. Onu dolduran bizatihi kendisiydi. Kalemsiz yazılan ve silgisiz
silinen cümleler... Nûbe işte tam da bunu farkettiği zaman terkedecekti kitabı,
kitap da bırakacaktı Nûbe’yi. Onsuzluktan korktu bu sefer Nûbe. Ağaçların
arkasından çıkan dört burunlu canavar koşa koşa gelip boynundaki kitaba asılacak
sandı birden. Geri geri oturduğu yerde kaymaya, hızlı soluk alıp vermeye,
saklanacak bir delik bulma çabasıyla çevreyi yoklamaya başladı. Şimdi de kuş
“inan kendine sevgilim” şarkısını söylüyordu. Nûbe şarkıyı duyar duymaz canavar
görüntüsünü sildi. Kapandı toprağa. Boğazına düğümlenen hıçkırıkları çözüverip
bıraktı ortalığa. Düğümler serbest kalmanın sevinciyle bahçeye dağıldılar. Kuş
“ağlamanın faydaları” şarkısını daha bitirmeden kaybolup gittiler. Böylece Nûbe
düğümlerinden arınmış, biraz daha hafiflemişti. Verka’nın yanında tutulduğu
ağlama nöbetinden bu yana böyle dökülmemişti toprağa. Toprak bahar tohumlarını
uyandırmaya hazırlanırken üzerine düşen gözyaşlarını içine çekip teşekkür etti.
Ağladıkça mutlu oldu Nûbe. Ağladıkça mutlu olmak, açılmaktı belki manen. Açılmak
göklere.
Kuş “gelen var karşıla” şarkısını söylerken Nûbe kendisini toparlamaya, işaret
parmaklarıyla yanaklarındaki nemi silmeye çalışıyordu. Bir hışırtı duydu o ara.
Kimdir? Hangi tehlikeleri taşımaktadır? Durmalı. Yok kaçmalı. Yok yok kitaba
davranmalı. “Hayır” dedi Nûbe. “Beklemeli.” Bekleyip görmeli, görüp anlamalı,
anlayıp kavramalı, kavrayıp karara o demden sonra varmalı.
Bir kadın göründü sonra. Başında geniş kenarlı, bir ucuna pembe bir tüy
sıkıştırılmış hasır bir şapka; boynunda fuşya tül bir fular; ayağında beyaz
sandaletler ve üzerinde açık kahve bir elbise vardı. Sağ bileğinden orta
parmağındaki gümüş yüzüğe kadar uzanan zincir hoş bir ayrıntı olarak görenin
dikkatini direk bilekliğe çekiyordu. Burnunda hızma, sağ ayak bileğinde
saçakları yere çarpan yine gümüş bir halhal tüm güzelliğini tamamlıyordu. Nûbe
yürüyen değil de sanki yerden bir santim yukarıda kayarak kendisine yaklaşan
kadının cazibesine o kadar kapıldı ki ilk kez biri gibi olmak isteği uyandı
içinde. İmrendi belki. Kıskandı belki. Kuş “kolyesi yeşil kadın” şarkısını
söylüyordu. Şarkılar artık Nûbe’nin kulağına hoş tınılar olarak dokunuyor,
sakinleştirici bir titreşim yayıyordu.
Kadın yaklaştı. Gelip tam Nûbe’nin karşısında durdu. “Nizu maş ki tum Anişura”
dedi. Sesi insanı etkiliyordu. İnce, çekici, ne söylerse söylesin duyanı hükmü
altına alabilecek tılsımdaydı. “Tılsımlı kadın” diye düşündü Nûbe. Ne dediğini
anlamasa da onunla gitmek istedi. Onun olduğu yerde ömür boyu kalmak istedi. Ne
derse yapmak, ne demezse yapmamak istedi. Nedenini boşverdi. Soruları
yanaştırmadı bile yanına. Kadına baktı öyle oturduğu yerden. Kadın “miya
Anişura, vayu lamey di” dedi. Nûbe anlamadı yine. Pür dükkat bakmaya devam
ederken bundan sonra da hep böyle bakacağına dair bir his belirdi. Kadın eğilip
Nûbe’nin ellerini tuttu. Bu sırada kuş “kalacaksın pencereleri açık evde”
şarkısını söylüyordu.
Nûbe anlamadığı kadına “beni de götür yanında” der gibi bakıyordu. Kadın
anlaşılmadığını anlayarak usulca yerden kaldırdı Nûbe’yi. Ayakta karşı karşıya
durduklarında uzanıp kitaba dokundu kadın. O an kadının elini tutmak istedi
Nûbe, ama yapamadı. “Nehu mindese lupida zavkend” diye mırıldandı kadın. “O
benim” dedi Nûbe.
“Fiz re ru dâme uniyatkusi.”
“Veremem” dedi Nûbe.
“Rîşe busare.”
“Anlamıyorum” dedi Nûbe.
“Vera si, vera si.”
Kadın saçını okşadı Nûbe’nin. Sonra yerden bir çiçeği koparıp saçına iliştirdi.
“Yamilû dekuniti” dedi gülümseyerek.
“Beni yanında saklasana” dedi Nûbe.
“Bırakmasana hiç.”
“Bütün yolları kapatsana.”
Kadın yürümeye başladı. Nûbe onu kaybetme korkusuyla sımsıkı tuttu elini.
Birlikte yürüdüler. Elma ağaçlarının arasında ilerlerken rüzgar dolaştı
çevrelerinde. Kuş şarkılarını söylemeye devam ediyordu. “Sulu meyveler”
şarkısında sesinden sevinç dökülüyordu yere. Nûbe dönüp kuşa baktığında onu
herdaim ziyaret edebileceğini, şarkılarını herdaim dinleyebileceğini düşündü.
Sonra...
Kadın ve Nûbe bahçenin bir köşesine kurulmuş eve vardıklarında birbirlerine
kenetlenmiş gibi görünüyorlardı. Ne dediklerini anlamadığı insanlarla dolu büyük
evde “öğrenmek” ile tanışacak, öğrenmenin keyif vericiliğini tadacak; insanın
hayat cümlelerini kurarken geleceği şekillendirebildiğini, ille de hayata hakim
olunabileceğini kavrayacaktı. Kısa sürede yeni dili çözecek ve o kadına
“Anişura” diye seslenecek, bir ömür en yakını olacaktı onun. Günlerden birgün
kitaba uzandığında tedirgin, dayanamayarak açacaktı hızla: “İçine düş kuyunun,
dibi kuru, bir yer bul kendine otur bekle, birisi gelip ‘nihayet burada’
diyecek.”
Nûbe cümlenin kaybolmadığını görüp hayrete düşecekti. İşte o an Verka’nın
söylediği aklından süratle geçivererecekti: “Ne zaman kaybolmazsa cümleler, onu
emanet edebilecek birisini bekle; gelecektir.”
O günden sonra Nûbe kitabı kaldıracak ve bir daha kendi adına asla
kullanmayacaktı. Onu boynuna asması gereken kişi çıkıp gelene kadar kitaba hiç
dokunmayacaktı.
O evde Nûbe’ye hiçkimse soru sormadı. Nûbe de hiçkimseye hiçbir şey anlatmadı.
İnsan kendisine saklaması gerekenleri bir gizli yere kapatmalı, kimseyle
paylaşma lüksü olmamalı, ara ara hatırlayarak bağlarını sağlamlaştırmalı, ama
ille de kendine gizlemeliydi.
Yeni başlamış gibi hayata.
Yeni doğmuş gibi hayata.
Mutluluğu, huzuru, inancı ilk basamak kabul edip korkularından sıyrılmalıydı.
Başardı Nûbe.
“bugüne
başladım, yanımda
en sevdiğim.
şükürler olsun
varım,
her şeyim.”
Nazife ÇİFÇİOĞLU
|