1. BÖLÜM 

2. BÖLÜM 3. BÖLÜM

   4. BÖLÜM

 

KAYBOLAN CÜMLELER - 4

 

Nûbe korkulu cümlelerden kurtulmanın tek yolunun onları bir bir karşılamak olduğunu anladı. Havada, yerden çok yukarılarda, bir ak kartalın pençelerine asılı iken, bir dağın erişilmez noktasına hangi amaç uğruna taşındığını kestiremeden götürülürken beklemek gerektiğini kabullendi. Aceleye bulaşan acele yitiyordu zeminden. Yittikten sonra da bitiyordu her şey. Önemli olan yitmeden ayakta durabilmek, dururken ışık saçabilmek; bu ışığı en karanlık, izbe noktalara dek ulaştırabilmek, karanlıkta soluklanacak fesadın varlığını sonlandırıp huzurun yaşayabileceği hoş mekanlar hazırlayabilmekti. Herkes birşeyler yapıyordu da, hangisi ulvî idi bu yapılanların? Üçü. Beşi. Onu. Bini.

 

Az biraz sonra ak kartal, dik kayaların üst üste oturmasından meydana gelmiş beton görünümlü dağın kuzey rüzgarlarına kapalı en kuytu girintisinde indirdi Nûbe’yi. Geçip durdu karşısında. Baktı uzun uzun.

“Ne istiyorsun?” diye sordu Nûbe.

“Ne istiyorsun?” diye tekrarladı ak kartal.

Nûbe sırtını kayalara dayayıp kalbinin gümbürtüsünü hafifletmeye çalıştı. “Beni buraya getirensin” dedi.

“Sen istedin. Cümleler sende, yüreğinde. Cümleler seni buraya getiren.”

“Ne zamana kadar?” diye sordu Nûbe.

“Cümleler, başı sonu olmayan tek başına askıda cümleler nihayete erene kadar.”

“Ya bitmezse...” endişesiyle fısıldadı Nûbe.

“Her şey birgün biter. Bu böyledir.”

“Ben bu bitişi görebilecek kadar dayanamaz, duramaz, sabr ile bekleyemezsem” dedi Nûbe.

“Olacakları kimse bilemez. Ancak olacaklar olmuşların ardından gelendir. Bir zincir.”

“Yani...” dedi Nûbe.

“Yani” dedi ak kartal. “Her şey sendedir.”

Birden ak kartal Nûbe’nin sağ bileğine yapıştığı gibi uçurumdan aşağı fırlattı onu. Bir çığlık yankılandı çarpa çarpa kayalara. Nûbe ak kartalın bakışları arasında uça uça derinlere vurmaya az kala telaşını dizginleyip boynunda havalanan kitabı açıverdi. Hızla, bir solukta okuyuverdi cümleyi: “Yürüyebiliyorsan yoklaya yoklaya at adımlarını, ellerinle dokun, göremesen bile hislerin açsın yolunu, götürsün ileriye.”

 

Kapkaranlıkta Nûbe duruyordu. “Karanlığı görebilmek” diye düşündü. Hep karşılaştığı karanlık, ille de karanlıktı. Demek en çok karanlıktan korkuyordu içinde ya da karanlıkta yaşamaktı gizli arzusu. Tam karşıya, göremediği tam karşıya baktı, karanlığı deler gibi. Orada, o noktada bir yazı çıktı ortaya. Önce silikti, belirsizdi, seçilemiyordu. Bekledi Nûbe. Dizkapaklarında sızı hissetti. Ayak bileklerinde içten içe bir ağrı dolanıyordu. İnsan hep ne kadar kaçabilirdi ki? Bir yerde tükenecek, bir yerde pes edecek, bir yerde durmak zorunda kalacak, bir yerde bitecekti sonuçta. İnsan güçlü olduğunu zannederdi hep. Zannetmek.

 

Yazıyı okumaya çalıştı Nûbe: “YÜRÜ.”

“Yürü Nûbe” diye mırıldandı. Bir adım attı. İlk adımda yazı biraz büyüdü: “YÜRÜ.”

Bir adım daha attı Nûbe. Yazı biraz daha büyüdü: “YÜRÜ.”

Bir adım daha, sonra bir adım daha ve yine bir adım daha. Nûbe yazıya yaklaşıyor, yazı Nûbe’ye doğru ilerliyordu. Sanki... Belki... Hiçbir şey kesin, net, anlaşılır değildi.

 

Sonra “Y” büyük bir gürültüyle düşüp karanlıkta kayboldu. Geriye “ÜRÜ” kalmıştı. Nûbe adım atıp atmamakta tereddüt ederken, aklından geriye dönüp hızla koşmak geçiyordu. İnsan zifiri karanlıkta koşabilir mi ki? İnsan görmediğinin içine tereddütsüz atlayabilir mi ki? Kararsızlık yerine mıhladı Nûbe’yi. “ÜRÜ” duruyordu karşısında. Ne anlama geldiğini bilmediğinden hareketsiz bekledi. Yavaşça başını yukarı kaldırıp bu sefer de yukarılarda birşeyler bulabilme ümidine kapıldı. Yoktu. Bir nokta büyüklüğünde ışık bile yoktu. Zindan karası, etrafında turlamaya başladı. O döndükçe Nûbe’nin başı döndü. Bir dönme dolapta gibiydi ya da bir uçan salıncak halkalarından birinde... Dönmeler öyle hızlandı ki, Nûbe yere yığıldı boş bir çuval benzeri. “ÜRÜ” orada durmuş bakmaya devam ediyordu. Bu sefer “Ü” düşüp kayboldu. “RÜ” kopan parçalarının ardından sessizce kaldı olduğu yerde. Sonra yere yığılmış olan ve yığılı bir şekilde durmada ısrarlı görünen Nûbe’yi seyretti bir süre. Nûbe derin bir uykuda rüyadan rüyaya atlıyor, “haydala hoppala” ekibinin kollarında havaya gülücükler savuruyor, “dandini din don dini din don” ritmiyle tempolu yürüyüşlere katılıyor, renkli hayatların şeffaf mobilyalı odalarına konuk oluyordu. “R” ve “Ü”yü unutmuştu ama, onlar onu unutmaya niyetli görünmüyorlardı. “R” ve “Ü” iki harf , Nûbe’nin iki yanına inip onu havaya kaldırdılar ve hep beraber uzun bir yolculuğa çıktılar. “R”, Nûbe ve “Ü”, karanlığın ürkütücü soğuğundan ayrılıp harflerin dünyasına girdiler. Bütün harfler, harflerin dünyasında günlük rutin işlerini yapmakla meşguldüler. Nûbe’yi görünce telaşlandılar. “B” öfkeli, “bir insanın ne işi var burada?” diye dikildi karşılarına. “R” ve “Ü” ona cevap vermeden Nûbe’yi acilen çağırdıkları bir yatağa yatırdıktan sonra olanları anlatmaya başladılar.

 

Nûbe dönen başını durdurmayı başardığında ancak, gözlerini açabildi. Daha önce hiç görmediği bir yerde olmak her zamanki gibi onu ürküttü. Ürken Nûbe, bu ürkekliğinden kurtulamadığı sürece böyle garip mekanlarda, böyle garip olaylarla karşılaşmaya devam edecekti. Bir türlü kendisini kontrol etmeyi başaramıyor, cümlelerine hakim olamıyordu. Ağzını güçlükle aralayıp “su” diye mırıldandı. O an kocaman bir “S” elinde su bardağı ile karşısında beliriverdi. Çekingen, sessiz içti suyunu Nûbe. Ferahladı biraz. Boş bardağı alıp giden “S”nin ardından dört kırmızı kostümlü harf, ellerinde garip çalılarla Nûbe’nin yanına gelip durdular. Önce “O”, “odaya gideceğiz” dedi. “Z” hemen itiraz etti. “Oda değil gidilecek yer bir zindandır.” Nûbe kıpırtısız onların cümlelerini anlamlandırmaya çalışırken iki damla gözyaşı yere düştü. Onun ağladığını gören harfler çok telaşlandılar. “G” bağırdı. “Çabuk bir silici gelsin buraya, yoksa damlalar büyüyüp göle dönüşecek.”  Harfler arası bir koşturmaca başladı bunun üzerine. Herkes birbirine çarpıp yere düşüyor, sonra toparlanmaya çalışarak yeniden hedefsizce koşmaya devam ediyorlardı. Nûbe bir türlü anlayamadı olanları. Her harften bir ses yükseliyor, gürültü giderek dayanılmaz hale geliyordu.

 

Nûbe harflerin karmaşasını seyretmekten yorulduğuna karar verip kitabı tuttu. İçinde bu kadar garip karışıklıklar gezdiğini hiç bilmiyordu. Cümleler ona kendisini, gerçekte neler gizlediğini gösteriyordu. “İnanmak güç” diye mırıldandı. Ve kendisine yabancı Nûbe okudu: “Bahçedeki ağaçlarda yaşayanların dilini anlamak kolay değilse de, oraya yerleşme isteği geçirmeli aklından.”

 

Nûbe bir kuşun hoş, iç okşayan, başka alemlere taşıyan “güneşi karşılama şarkısı” ile kendine geldi. Serinlik otların üzerinde oturmuş serin serin üfürüyordu. “Sabah serinliği insanı dinçleştirir, uyandırır, berraklaştırır” dedi sonra. Üzerinde mor çizgili, aralara mor noktalar serpiştirilmiş beyaz bir elbise vardı Serinlik’in. Saçlarında şebnemler raksederken gözleri bir yeşile, bir siyaha, bir maviye, bir elaya dönüyordu. Nûbe “tebessüm bu kadar mı yakışır bir yüze?” dedi. Serinlik kikirdeyip serin serin üfürdü ilerilere. “Yakıştıran olursa yakışır” dedi. Ve uçtu gitti. Giderken de “yüreğini serin tut” diye seslendi. Kuş şimdi de “serinlik giderken” şarkısını söylemeye başlamıştı.

 

Nûbe şöyle bir bakındı etrafına. Bir bahçe, büyük bir bahçe, elma ağaçlarıyla dolu yeşil bir bahçe içinde oturmuş, Huzur’un huzur dağıtışına şahit oldu. İlk kez kendisini rahat hisseder gibi buldu. Neden?  Bilmiyordu. Yine de her an yer yarılacak da bir el onu içeri çekecek zannı yanaştı yanına, ağaçlar hareketlenip üzerine koşacak korkusu kalp atışlarını hızlandırdı. O an kuş “güven mekanında sedir sohbetleri” şarkısına geçiverdi. Nûbe sıyrıldı zihnine koşan olur olmaz cümlelerinden. Durmaksızın bahçeyi şarkı dolduran kuşun tüylerine baktı. Her bir tüyün rengi başkaydı. Güneş ışıkları dokundukça pırıl pırıl parlıyordu. Gagasının üzerinde yanıp sönen bir nokta, başının üzerinde de kuş yuvasını andıran bir tüy yumağı vardı. Elma ağacının dalında sağa sola hafifçe sallana sallana söylüyordu şarkılarını.

 

Birden Nûbe’nin aklına kitabı geldi. Sağ elinin parmak uçlarıyla varlığını yokladıktan sonra onsuzluğun artık mümkün olamayacağı saplantısına düşüverdi. Oysa kitap boştu. Onu dolduran bizatihi kendisiydi. Kalemsiz yazılan ve silgisiz silinen cümleler... Nûbe işte tam da bunu farkettiği zaman terkedecekti kitabı, kitap da bırakacaktı Nûbe’yi. Onsuzluktan korktu bu sefer Nûbe. Ağaçların arkasından çıkan dört burunlu canavar koşa koşa gelip boynundaki kitaba asılacak sandı birden. Geri geri oturduğu yerde kaymaya, hızlı soluk alıp vermeye, saklanacak bir delik bulma çabasıyla çevreyi yoklamaya başladı. Şimdi de kuş “inan kendine sevgilim” şarkısını söylüyordu. Nûbe şarkıyı duyar duymaz canavar görüntüsünü sildi. Kapandı toprağa. Boğazına düğümlenen hıçkırıkları çözüverip bıraktı ortalığa. Düğümler serbest kalmanın sevinciyle bahçeye dağıldılar. Kuş “ağlamanın faydaları” şarkısını daha bitirmeden kaybolup gittiler. Böylece Nûbe düğümlerinden arınmış, biraz daha hafiflemişti. Verka’nın yanında tutulduğu ağlama nöbetinden bu yana böyle dökülmemişti toprağa. Toprak bahar tohumlarını uyandırmaya hazırlanırken üzerine düşen gözyaşlarını içine çekip teşekkür etti. Ağladıkça mutlu oldu Nûbe. Ağladıkça mutlu olmak, açılmaktı belki manen. Açılmak göklere.

 

Kuş “gelen var karşıla” şarkısını söylerken Nûbe kendisini toparlamaya, işaret parmaklarıyla yanaklarındaki nemi silmeye çalışıyordu. Bir hışırtı duydu o ara. Kimdir? Hangi tehlikeleri taşımaktadır? Durmalı. Yok kaçmalı. Yok yok kitaba davranmalı. “Hayır” dedi Nûbe. “Beklemeli.” Bekleyip görmeli, görüp anlamalı, anlayıp kavramalı, kavrayıp karara o demden sonra varmalı.

 

Bir kadın göründü sonra. Başında geniş kenarlı, bir ucuna pembe bir tüy sıkıştırılmış hasır bir şapka; boynunda fuşya tül bir fular; ayağında beyaz sandaletler ve üzerinde açık kahve bir elbise vardı. Sağ bileğinden orta parmağındaki gümüş yüzüğe kadar uzanan zincir hoş bir ayrıntı olarak görenin dikkatini direk bilekliğe çekiyordu. Burnunda hızma, sağ ayak bileğinde saçakları yere çarpan yine gümüş bir halhal tüm güzelliğini tamamlıyordu. Nûbe yürüyen değil de sanki yerden bir santim yukarıda kayarak kendisine yaklaşan kadının cazibesine o kadar kapıldı ki ilk kez biri gibi olmak isteği uyandı içinde. İmrendi belki. Kıskandı belki. Kuş “kolyesi yeşil kadın” şarkısını söylüyordu. Şarkılar artık Nûbe’nin kulağına hoş tınılar olarak dokunuyor, sakinleştirici bir titreşim yayıyordu.

 

Kadın yaklaştı. Gelip tam Nûbe’nin karşısında durdu. “Nizu maş ki tum Anişura” dedi. Sesi insanı etkiliyordu. İnce, çekici, ne söylerse söylesin duyanı hükmü altına alabilecek tılsımdaydı. “Tılsımlı kadın” diye düşündü Nûbe. Ne dediğini anlamasa da onunla gitmek istedi. Onun olduğu yerde ömür boyu kalmak istedi. Ne derse yapmak, ne demezse yapmamak istedi. Nedenini boşverdi. Soruları yanaştırmadı bile yanına. Kadına baktı öyle oturduğu yerden. Kadın “miya Anişura, vayu lamey di” dedi. Nûbe anlamadı yine. Pür dükkat bakmaya devam ederken bundan sonra da hep böyle bakacağına dair bir his belirdi. Kadın eğilip Nûbe’nin ellerini tuttu. Bu sırada kuş “kalacaksın pencereleri açık evde” şarkısını söylüyordu.

 

Nûbe anlamadığı kadına “beni de götür yanında” der gibi bakıyordu. Kadın anlaşılmadığını anlayarak usulca yerden kaldırdı Nûbe’yi. Ayakta karşı karşıya durduklarında uzanıp kitaba dokundu kadın. O an kadının elini tutmak istedi Nûbe, ama yapamadı. “Nehu mindese lupida zavkend” diye mırıldandı kadın. “O benim” dedi Nûbe.

“Fiz re ru dâme uniyatkusi.”

“Veremem” dedi Nûbe.

“Rîşe busare.”

“Anlamıyorum” dedi Nûbe.

“Vera si, vera si.”

Kadın saçını okşadı Nûbe’nin. Sonra yerden bir çiçeği koparıp saçına iliştirdi. “Yamilû dekuniti” dedi gülümseyerek.

“Beni yanında saklasana” dedi Nûbe.

“Bırakmasana hiç.”

“Bütün yolları kapatsana.”

 

Kadın yürümeye başladı. Nûbe onu kaybetme korkusuyla sımsıkı tuttu elini. Birlikte yürüdüler. Elma ağaçlarının arasında ilerlerken rüzgar dolaştı çevrelerinde. Kuş şarkılarını söylemeye devam ediyordu. “Sulu meyveler” şarkısında sesinden sevinç dökülüyordu yere. Nûbe dönüp kuşa baktığında onu herdaim ziyaret edebileceğini, şarkılarını herdaim dinleyebileceğini düşündü.

 

Sonra...

Kadın ve Nûbe bahçenin bir köşesine kurulmuş eve vardıklarında birbirlerine kenetlenmiş gibi görünüyorlardı. Ne dediklerini anlamadığı insanlarla dolu büyük evde “öğrenmek” ile tanışacak, öğrenmenin keyif vericiliğini tadacak; insanın hayat cümlelerini kurarken geleceği şekillendirebildiğini, ille de hayata hakim olunabileceğini kavrayacaktı. Kısa sürede yeni dili çözecek ve o kadına “Anişura” diye seslenecek, bir ömür en yakını olacaktı onun. Günlerden birgün kitaba uzandığında tedirgin, dayanamayarak açacaktı hızla: “İçine düş kuyunun, dibi kuru, bir yer bul kendine otur bekle, birisi gelip ‘nihayet burada’ diyecek.”

 

Nûbe cümlenin kaybolmadığını görüp hayrete düşecekti. İşte o an Verka’nın söylediği aklından süratle geçivererecekti: “Ne zaman kaybolmazsa cümleler, onu emanet edebilecek birisini bekle; gelecektir.”

 

O günden sonra Nûbe kitabı kaldıracak ve bir daha kendi adına asla kullanmayacaktı. Onu boynuna asması gereken kişi çıkıp gelene kadar kitaba hiç dokunmayacaktı.

 

O evde Nûbe’ye hiçkimse soru sormadı. Nûbe de hiçkimseye hiçbir şey anlatmadı. İnsan kendisine saklaması gerekenleri bir gizli yere kapatmalı, kimseyle paylaşma lüksü olmamalı, ara ara hatırlayarak bağlarını sağlamlaştırmalı, ama ille de kendine gizlemeliydi.

Yeni başlamış gibi hayata.

Yeni doğmuş gibi hayata.

Mutluluğu, huzuru, inancı ilk basamak kabul edip korkularından sıyrılmalıydı. Başardı Nûbe.

 

“bugüne

başladım, yanımda

en sevdiğim.

şükürler olsun

varım,

her şeyim.”

Nazife ÇİFÇİOĞLU

  1. BÖLÜM 

2. BÖLÜM 3. BÖLÜM

   4. BÖLÜM

 

Geri Ana Sayfa Arkadaşına Gönder

Yukarı