|
KAYBOLAN CÜMLELER - 3
Bu söylenenin hangi yönde olduğuna baktı Nûbe. Göremedi. Yaşlı bir kadının yaşlı
bastonunun tıkırtısını duyduğunda, yalnız oluşun verdiği bir ürküntüyle arandı.
“Sokak kedileri miyavladığında toplanın başıma
ay geceden sıyrılmayı başardığında üzerinize çökenin ağırlığını kaldırın
ve gölgenizi bile uyandırmadan gelin bana
bende gerçekler var
çiçekler kokularını alıp kaçarlar
yıldızlar parıltılarıyla donarlar
bende gerçekler var
gerçekler ürkütür
ve kimse gerçeklerle yüzleşmek istemez
çünkü bilirler gerçekten hangi safta savaştıklarını”
Önce baston çıktı ortaya hafiften sallana sallana. Kadın, görünmeyecek şekilde
örtmüştü yüzünü. Tül bir perdenin ardından bakıyordu dünyaya. Fısıltılı ses
kulaklara ulaştığında, gelenin iyi ile hiçbir birlikteliği olamayacağını
düşündürüyordu. Nûbe dizlerine batan taşların acısını hissetti birden. Rüzgarın
dalgalanışı dağı salındırıyordu. Bir ileri bir geri... bir ileri bir geri... bir
ileri bir geri... Bir de türkü dilinde:
“Dağın yücesi dediler/geleni yolundan çevirir dediler/kimleri yuttu bilen bilir
dediler/az ağlamadık acılarımıza/az ağlamadık acılarımıza.
Dağ bu belli mi olur/yalnızlığı içinde büyür/ne gök sarar sarmalar/ne yer
kucaklar/az ağlamadık acılarımıza/az ağlamadık acılarımıza.”
Nûbe perişan dinledi her kulağına geleni. Birzamanların çocukluğunda yaşadığı
köyü anımsadı. Al yazmalı güzel kızın şalvarındaki çiçeklerin canlı olduğunu
sanmıştı. “Çayırlardan mı topladın onları” diye sordu çeşme başında. Kız baktı
bir. Şalvarındaki renk renk çiçekleri yokladı. “He ya” dedi, “dağın eteğindeki
çayırdan topladım, pek bi güzeller.” Nûbe, çayıra çıktı. Her yanına koştu
baktı... koştu baktı... koştu baktı... o çiçeklerden bir tane bile bulamadı.
Bulsa önce koklayacak, sonra fistanının uçlarına konduracaktı. “Hepsini al
yazmalı güzel kız almış kendine” diye mırıldandı. Süzgün döndü eve. Pustu bir
köşeye. “Bütün çiçekleri çayır ona niye verdi?” sorusunun cevabını arandı durdu.
Nûbe anımsayabildiklerinden parçaları birleştirmeye başlayınca, yaşlı kadının
fısıltısı yanaştı başucuna.
“Yolu bu dünyadan her geçen, acının tadına bakmak zorundadır
acı kötü görünse de şerbet gibidir
içtikten sonra tatlı bir his bırakır.”
Ve kayboldu önce kadın, ardından baston, ardından fısıltı ve ardından tıkırtı.
Kalkıp fısıltının peşine düşmeyi düşündü Nûbe. Bir süre sonra taşların üzerine
basa basa ağaçların arasına daldı. Ağaçlar sıklaştıkça hava kapandı. Baykuş öttü
bir dalda, yarasa daireler çizdi havada... Yüreğinde bir titremeyle koştu nefes
nefese. Yağmur başladığında karşısına beş-on hanelik bir köy çıktı. Her köy
gibi, uzaktan bakınca içinde kimse yokmuş görüntüsü veriyordu. Evler Nûbe’ye el
sallamaya başladılar. Çatılarını hoplatıp hoplatıp oturttular. “Şu gelen Nûbe
mi?” sesleri kargaşaya dönüştü birden. Nûbe şaşırdı. Hiç bu kadar çok beklenmiş
miydi? Koştu köye doğru. Dizlerinin bağı çözüldü. Tabanları yanmaya, alnından
terler akmaya başladı. Koştu... koştu... koştu... Bir türlü varamadı köye. Hiç
koşmamış gibi hep ilk baktığı noktadan bakıyordu. Kitaba uzandı. İlk cümle ile
karşılaştı hemen: “Her şeyin bir sırrı vardır, her yolun varacağı yer başkadır;
gördüğüne ulaşabilmek için tek yol var sanma; her denize pek çok ırmak dökülür,
hepsinin geldiği yer başka başkadır.”
Denizin dev dalgaları altından dışarı doğru uzatmaya çalışırken iki kolunu da,
ağzına dolan tuzlu suyun genzini yakışını hissedemeyecek kadar can telaşındaydı.
İnanılmaz bir korkuydu ölüme yakın olduğunu bilmek ya da ölümle burun buruna
gelmek ya da bir an sonrasının ölümle noktalanacağını görebilmek. Nûbe nerede
olduğunu düşünemeyecek kadar dev dalgalarla silahsız savaşıyordu. Bir dalga onu
yakaladığı gibi metrelerce öteye fırlatıyor, suya çarparken denizin indirdiği
sert tokatlardan canı acıyor, sonra su onu hızla içine çekiyordu. Çırpınıyordu
Nûbe yüzeye çıkabilmek için. Kolları bacakları uyuşmaya başlamıştı yorgunluktan.
Bir fırtınanın tam ortasına atmıştı onu cümle. O karmaşa içinde aklından başı ve
sonu olan düzgün bir cümle kurma çabası sonuçsuz kaldıkça ümidini yitiriyor,
yeniden cümleler yakalamaya çalışıyordu. “At topu at. Koş ağaç koş. Ağlayan
demir solar. Bin dereden kaçan balık.” Her dalga bir tokat. Her dalga bir tokat.
“Daha fazla dayanamayacağım!” diye haykırdı var gücüyle. Deniz daha güçlü
bağırıyordu. Sesi onun gümbürtüsünde kaybolup gitti. Bir daha bağırdı: “Gücüm
kalmadı!”
Birden bir girdabın içinde kayboldu Nûbe. Dolana dolana dibe indiğinde soluksuz
kalmış, her şeyin bittiğine inanmıştı. Yumuşak zemine boylu boyunca uzandı. En
ufak bir kıpırdanış bile ona imkansız görünüyordu. “Her şey bitti” diye düşündü.
İnsan bitime müdahale edemiyor, bitimi erteleyemiyor, onu başka tarafa
yönlendiremiyor ve bitimin gerçekleşme mekanını değiştiremiyordu. O aralık
üzerine doğru gelen bir karaltı farketti Nûbe. “Yüzen bir kaya parçası” diye
geçirdi aklından. Sonrası bir boşluk.
Gözlerini açtığında sıcak bir yerde buldu kendisini. Bir hırıltı sürekli inip
inip çıkıyordu. Bir ayı uyuyordu sanki. Kış uykusunun ritimli hırıltısı. Ipıslak
vücudunu usul usul yokladı. Ne kadar karanlık ve ne kadar yalnızdı yine.
Yollarda hiç mi dost edinemezdi insan? Giden giderken hiç birilerine rastlayıp
birlikte gitmelere yönelemez miydi? Karşılaşmalar anlık, duruşlar anlık, anlık
söyleşmeler; ardından yine yalnızlık mı? Neden yalnızlık hiç anlık değil? İnsan
sevebilmek ve sevilebilmek için olduğu yerde durmalı; sokak köpeklerini
doyurmalı, “kaç hane oldu köy?” sorusunu ciddi ciddi sormalı, “ölen adamın adını
kütükte bulamamışlar” sorunu ile karşılaşınca hayret ile donakalmalı, diğer
insanlar her ne yapıyor ise onu yapmalı idi. Başka olunmamalı; başka olunursa o
başkalığın getireceği her ne ise katlanmak gerektiğini sorgusuz kabul etmeli ve
dövünmemeli, pişmanlık hissi geçmemeli içeride. Başka olmak zora tırmanmak
demekti.
Karanlıkta doğrulmaya çalıştı. Ağzından bir dolu su fışkırdı sonra. Boğazında
keskin bir acı, midesinde kusma eğilimi oluşturan bulantı, saçlarında da birkaç
midye vardı. Konuşmaya çalıştı. Sesi çıkmadı. Tuzlu su sesini çalmış, belli ki
yerine de bir şey bırakmamıştı. Yavaş yavaş, yanını yönünü yoklaya yoklaya
emeklemeye başladı. Her yer vıcık vıcıktı. İçi daha bir bulandı. Elinin değdiği
her yer yumuşak ve sıcaktı. Birden aklına kitap geldi. Durup kitabı eliyle
yokladı. Duruyordu. Olduğu yerde bir şey olmamış gibi duruyordu. O aralık
korkunç bir sallantı başladı. Bulunduğu yerde yuvarlanıp, oradan oraya tosladı.
“Neler oluyor? Ne var?” Haykırası geldi. Yapamadı.
Balina insanlar tarafından bir ağın içine kıstırılmış, sevinç çığlıkları
arasında gemiye çekiliyordu. Nûbe her şeyden habersiz içinde bulunduğu şeyi bile
bilmeden anlamaya çalışıyordu olanları. Boşuna bir çabaydı oysa bu. Olanlar onun
anlayamayacağı kadar karmaşık, hayâl boyutunda üstelik olup bitiyordu. İnsan her
şeyi anlayamıyordu zaten. Akıl üstü olaylar aklı durdurma noktasına taşıyor,
hatta meczûplar safına geçirebiliyordu insanı.
“Deli Halloz hangi vakitte dellenmişti?” “Köyün delisi ünvanını hangi vakit
almıştı?” Deli Halloz’dan sonra köyün delisi Nûbe seçilmişti. İkinci deli. Deli
Halloz bir yanda, deli Nûbe öte yanda. Bir köye iki deli.
Nûbe şimdi bir balinanın karnında artık köyünü hatırlamaktan çok uzaklaşmış,
deliliğini de askıya almıştı. Bu arada balina son çırpınışlarla insanların
tuzağından kurtulma gayretindeydi. Bir dolu insan çevresinde alkış tutuyordu.
Balina onlara bakıp derin bir nefes aldı. Sonra öyle bir üfürdü ki kocaman
ağzından Nûbe bir fırtına eşliğinde geminin güvertesine uçtu. Güneş tam tepede
karşıladı onu. Gözleri bu karşılamayı taşıyamayıp hemen kapaklarını indirdi.
Şimdi sırtını çarptığı yerde dayanılmaz bir acı duyuyordu. Her bir kemiğinin bin
parçaya bölündüğünü zannedip kendinden geçene kadar bir daha gözünü açmaya
cesaret edemedi. Toplandılar Nûbe’nin başına gemidekiler. Herkes ayrı cümle
kurup havaya bırakıyordu. Cümleler hazır özgür kalmışken hızla kanat çırpıp
bulutlara ulaşmaya çalıştılar.
“Öldü” dedi adamın biri.
“Nereden çıktı bu kız?” diye sordu öteki.
“Balina yutmuş” dedi ötekinin berisindeki.
“Yutmuş da tükürdü şimdi” dedi berikinin yanındaki.
Nûbe orada kalakaldı her bir denizci ille de söylemesi gereken cümlesini
söyleyene dek. Biri de gidip tutmadı elinden. İnsan yalnız olunca kimsesi
olmuyordu işte. Kimse insan oluşa bile önem vermiyordu.
Sonra insafa gelip bir baktılar ki Nûbe soluk üstüne souk alıyor, bir de veriyor
üstelik aldığı solukları bir bir. Taşıdılar kapalı bir odanın yumuşak yatağına.
Orada uyudu Nûbe. Uykusunda ateşlendi, uykusunda ardı ardına öksürüklere
yakalandı, uykusunda mırıltılar bıraktı havaya. Başına gelip giden adam alnına
ıslak bezler koydu koydu kaldırdı. Kaç zaman sonra bir denizci türküsüne uyandı
Nûbe.
“denizde bol köpük leylili lay lom/severim deniz ben seni
mavine dalarım leylili lay lom/severim deniz ben seni
aldın alacağını vermedin geri leylili lay lom/bırakıp gidemem severim deniz ben
seni
bulacağım içinde gizlediğin meşin saplı küreği leylili lay lom
kazıyacağım derinlerini/severim yine de deniz ben seni
leylili lay lom lay lom - leylili lay lom lay lom.”
Bakındı odaya. Gemi beşik gibi sallanıyordu. Nûbe bir gemide olduğunu
anlayamadığından ürkek bir ceylan gibi örtüye iyice sarındı. O aralık kitap,
boynunda hafif bir titredi. “Hemen buradan çıkmalıyım” diye düşünüp kitaba
yapıştı: “Dinlenmek için uzan kumlarda uyu da uyu; yanılma, güvenme daire çizen
kuşa; kim düşman zor seçilir.”
Sımsıcak kumların verdiği hoşluk gözlerini kapatmaya çabalarken Nûbe tepesinde
parlayan güneşin ışık oklarına hedef oluyordu. Umursamadı. Bir gıdım kımıldamaya
mecali yok gibi bıraktı bedenini kendi haline. Dingin kalmaya ihtiyacı vardı.
Her an saldırıya uğramak fikri onu yıpratmış, güven duymak nedir unutmuş
gitmişti. Ancak şimdi tehlike üzerine düşünmek yapmak istediği son şeydi.
Güneşin alnına kondurduğu sıcak buselerden kendini kurtarmak için yan yatıp
dizlerini karnına doğru çekti. Dertop olup kumların yanağını okşamasına izin
verdi. Bu halde kendini huzura bırakmaya çalışan Nûbe, havada turlayan kartalın
varlığını farkedemedi.
Kartal uygun bir an bekliyordu saldırmak için. Keskin gözleri her kıpırtıyı
yokluyor, hedefe kilitlenmek için zaman kolluyordu. Alnında, tam gagasının
üstünde üç ak çizgi başının gerisine doğru uzanıyordu. Bir ara gözlerinde bir
şimşek çaktı. An o andı. Aniden pike yaparak Nûbe’ye doğru dalışa geçti. Yere
yaklaştıkça hızı arttı, yaklaştıkça hızlandı. Tam avının üzerine abanacakken
yandan gelen bir şeyin ona çarpmasıyla tepetaklak oldu. O hızda böyle bir darbe
olacak şey değildi. Kumların üzerine takla açarak yuvarlandı. Karnında büyük bir
acı hissediyordu. Hızlı hızlı soluk alıp verirken bir daha uçamayacağını
düşündü. Kayalıklara gizlediği yuva yanlış hesaplamalar nedeniyle bir başkasına
böylece devredildi. Kartallar hep yüksekten uçardı. Hep yüksekten bakardı
kartallar. Şimdi düştü kartal. Kalkmalıydı. Avına saldırmalı, ondan alması
gerekeni almalıydı. Bir gayret kanatlarını oynatmaya çalıştı. Gözleri gökyüzüne
dönüktü. Birden az önce yerde yatan avını havada görünce irkildi. Nûbe ak
kartalın pençeleri arasında bir bilinmeyen yöne doğru götürülüyordu. Kumlarda
acısıyla başbaşa kalan kartal kim tarafından yolundan çevrildiğini anlamış oldu.
Ak kartal düşman kartal, son noktayı koymayı başarmıştı işte. “Son bu kumlar
üzerinde gerçekleşmeliymiş meğer. Sayfa kapandı. Mavi gök üzerine kara perde
çekildi, gece indi; örtüldü hayatın üzeri” diye mırıldandı.
Nûbe ak kartalın pençelerinden kurtulma çırpınışlarında sonuçsuz kalınca
korkuların içine düşüşünün nedenlerini bulma gayretine girişti. Hayatı boyunca
hep kaçtığı için belki, kimden ya da neyden, kime ya da neye bilmeden üstelik.
Hep bıraktığı için belki, direnmediği için sahiplenmek adına. Güvenmediği için
belki. Yüreğinde taşıdığı korkulardı her şeye sebep belki. Bilmiyordu
korkularını Nûbe. Her cümle, bilsin diye bu korkularla tanıştırıyordu onu böyle.
Amaç onu arındırmak, onu tazelemek, onu durultmak. Yürekte korkular uyurken
büyürdü de. Büyük yüreklerde büyük korkular, küçük ayrıntılar yaşardı bir de.
Nazife ÇİFÇİOĞLU
|