|
KAYBOLAN CÜMLELER - 1
Gün yüzüne çıkarken evlerin çatıları doğan güneşin ilk ışımasıyla, yataklarından
doğrulan kadınlar, köy meydanında dolaşan köpeklerin ne aradığını merak etmek
bir yana, bu köpeklerin farkında bile değillerdi.
Derenin kenarında şırıl şırıl çağlayan bir kaynak suyundan, eğilmiş susuzluğunu
gidermeye çalışıyordu Nûbe. Annesini yitirdiğinde henüz dokuz yaşındaydı ve
babası onu önemsemeyecek kadar az seviyordu. Birbaşına dağın yamacının
başlangıcında sur gibi yükselen çınarın gölgesinde toprağı eşeleyerek çıkan
taşların desenlerine dalar, kendince masallar mırıldanırdı. “Bu kız deli”
dediler babasına. “Bu kız köyün delisi.”
Nûbe, taş toplaya toplaya yürümeye, yürüdükçe köyünden uzaklaşmaya başladığında
ilkbaharın ilk günleriydi. Babası dahil hiçkimse kayboluşunu farketmedi. Bir
insan hem var hem bu kadar silik yaşayabiliyordu demek bu dünyada. Nûbe bunu
ancak yıllar sonra yaşlı Verka’nın verdiği kitabı okuduğunda cümle cümle,
yaşadığında o cümleleri bir bir; içi sızlayarak anladı.
Taşların sevdasına düşmüş bu kız hiçbir şeysiz, yapayalnız taşların izini süre
süre ilerlerken, yolların varacağı yerlerin gizemine takıldı birgün. Her yolu
takip edemeyeceğini anladığında, yaptığı seçimlerin kendi kaderi olduğuna
inanarak hislerine güvenmeyi öğrendi yavaş yavaş. Çünkü her yol mutlaka bir yere
varıyordu, vardığı her yerde kendisine sunulanlar vardı. Bunları usulca kabul
ederken karşılığında bir masal hediye ediyor, sanki kendince seçilmiş bir yer
varmış gibi yoluna devam ediyordu.
Nûbe taşların masallarına gebe olduğunu bilmeden, sevgiden uzak yaşanmışlığın
acısıyla sızlayan yanının olduğunun bilincinde; zamanı kovaladı, kovaladı,
kovaladı; yorulup Verka’nın sıcaklığına sığınana dek. “Güller çok yaşamıyor”
dedi. “Yükü olmayanın sancısı olmuyor” dedi. “Güneş her vakit ısıtmıyor” dedi.
“Gidenin yerine bir yenisi mutlaka geliyor” dedi. “Tekrarın yaşanmadığı yer yok”
dedi. “Taşlar konuşmuyor” dedi ve aylar süren bir ağlama nöbetine tutuldu,
Verka’nın kulübesinin kapısında.
Yaşlı Verka, yalnızlığına bir yalnız olarak gelen bu gençkızı evine konuk olarak
kabul ettiğinde, onun başından neler geçmiş olabileceğini, nereden geldiğini ve
yıllar süren yolculuğunun tam da kendi evinde son bulacağını bilemezdi elbet.
Nûbe’yi sakinleştirmeye çalışmadı. Bekledi, bekledi, bekledi... Günler geceye
döndü, mevsimler bilinen kovalamacalarını sürdürdü, solan çiçeklerin yerine pek
çok kez yenileri açtı, toprak beyazlarla örtüldü... Nûbe sessiz sessiz ağladı.
Tüm biriktirdiklerini boşaltır gibi, tüm acılarını dindirir gibi... Bir köşeye
pusup yandı yandı söndü, yandı yandı söndü. Sonunda fırtına dindi, dalgalar
duruldu, seller çekildi ve Nûbe doğruldu köşesinde. “Keşke okuyabilseydim
yazılmış olanları” dedi.
Verka, onun bu isteğini geri çeviremeyecek kadar hoşgörülüydü belki, ama onun da
yıllarca beklediği konuğun Nûbe olduğunu anlamasına yetecek bu ilk cümleyle
irkildi ilkin. “İstemeden elde edemezsin” dedi. “Madem istedin, elde etmek de
hakkın.”
Sığındığı küçük kulübenin bir dağın yamacında, çam ormanının tam da göbeğinde
sessizce bakındığını, o kulübeye girdiği akşamın yıllar sonrasında gördü Nûbe.
Yalnızları yalnız olanlar, yalnızlığın tadına varanlar, bir de yalnızlığın
acımsılığını duyanlar taşıyabilirdi ancak. Verka ile başlanan okuma yolculuğunda
hızla kitapların dünyasına girerken hep ne kadar yalnız olduğunu düşündü. Neydi
onu böyle yalnız yapan? İstenmemek. Özlenmemek. Aranmamak. Sevilmemek. Okudukça
cümleler kurdu. Okudukça soruları çoğaldı. Okudukça cevaplar aradı. Verka hiç
dışa vurulmamış bu cümleleri gözlerinden okudu Nûbe’nin. İnsan ne kadar da
beklese, birgün içinden geçenleri birilerine anlatmayı mutlaka isterdi. Bu gücü
ona, kitaplar hiç yüksünmeden verebilirdi.
Nûbe, günlerini kitap okumakla geçirirken, Verka kulübeden çıkıp gözden yitiyor,
ancak hava kararmak üzereyken geri dönüyordu. Her yeni kitap sanki bilinmeyen
bir yerlerden geliyor, görevini tamamladığında geldiği yer her neresiyse geri
gidiyordu. Kulübede hiç kitap olmadığını farkettiğinde, şaşırmayacak kadar
alışmıştı Verka’ya. “Masallarım gibi geliyorlar bana, masallarım gibi gidiyorlar
benden” dedi. “İnsanlar bu dünyada hep ‘sahip’ olduklarını düşünmekle
yanılıyorlar” dedi. Cümleler çözülmeye başladı. Eğer konuşan varsa, bir
dinleyeni de olmalıydı. Yoksa konuşmak gereksiz bir yorgunluktan başka ne
olabilirdi? Nûbe anlattı. Verka dinledi. Masallar ardarda bağlanmışcasına aktı,
aktı, aktı.
Durulduğunda ne kadar anlatırsa anlatsın, anlatacaklarının hiç bitmeyeceğini
gördü. Anlatılanlar yaşanmışlardan, yaşanabilecek olanlardan, hayallerden,
hayalgücünün getirdiklerinden beslendikçe besleniyor; nokta koymadan
durulmuyordu. Bir dereye benzetti kendisini Nûbe. Aktıkça bitmiyordu. Aktıkça
geriden hep gelen damlalar oluyordu. Birisi gelip bu derenin önüne set çekince
birikiyordu hiç durmadan. Birikiyor, birikiyor, birikiyordu. Nasılsa birgün o
set yıkılacak birikenler akmaya devam edecekti.
Duruldu Nûbe. Verka bu duruluşa şahit oluşuna ne sevinebildi, ne de üzülebildi.
İçinden geçenler sevinçten, üzüntüden çok uzaktı. Üzerine çöreklenen zamanın
yükünü daha fazla taşıyamayacağını bildiğinden, artık vermesi gerekeni vermesi
ve bu hayatın zaman diliminden uzaklaşması gerekiyordu. Küçük kitabı Nûbe’nin
boynuna kolye gibi asarken ona söyleyebileceği tek şey kısa bir cümleden
ibaretti: “Ne zaman kaybolmazsa cümleler, onu emanet edebilecek birisini bekle;
gelecektir.”
Verka kulübeden çıktı ve bir daha geri dönmedi. Nûbe onun gidişini farkettiğinde
yine yapayalnız kalmışlığını, bunun kaderden başka bir şekilde
açıklanamayacağını düşündü. Öncesinden farklı oluşu, hiç kazanmamışlığının
yanında kaybedecek bir şeye de sahip olmadığının bilincine varışıydı.
Geliştiğini, öğrendiğini, öğrendikçe açıldığını, açıldıkça güvendiğini,
güvendikçe çözüldüğünü, çözüldükçe çoğaldığını, çoğaldıkça büyüdüğünü, büyüdükçe
doyduğunu, doydukça dolduğunu, doldukça verdiğini, verdikçe bereketlendiğini,
bereketlendikçe anlamlandığını gördü.
Nûbe küçük ve ince kitapla başbaşa kaldığında, kitabın kapağı kendiliğinden
açıldı.
İlk cümle: “Artık yola çıkma zamanı hiç yer değiştirmeden; yeşilin çıkmazlarında
yol bulmaya başla kendine.”
Nûbe cümleyi okur okumaz, bir taraftan da cümlenin silinip kaybolduğunu gördü.
Henüz yeni bitirmişti ki cümleyi, kendini yemyeşil bir ormanda koşarken buldu.
Birilerinden kaçar gibiydi. Sesler geliyordu kulağına. Köpek ulumaları gibi.
İnsanlar koşuyordu sanki ardından. Bir arkasına bakıyordu, bir önüne... Bir
arkasına bakıyordu, bir önüne... korkuyla. Nefes nefese kalmıştı.
Dayanamayacaktı bu koşturmaya. Yuvarlandı. Kalktı. Koşmaya devam etti. Elleriyle
önüne çıkan çalıları çekmeye çalıştı. Ağaçlar gökyüzünü gizlemişti. Gündüzün
karanlığı, bir de kasveti çökmüştü ormana. Nem kokusu vardı. Toprak ıslaktı.
Otlar bazı yerlerde dizlerine ulaşıyordu. Bilmediği, hiç bilmediği bir yerde ne
yaptığını da bilmeden, bilmeye bilmeye koşuyordu. Nûbe, bakışlarından sarkan
korkuyla bir ağacın ardına gizlendiğinde, sağa sola bakınıp nerede olabileceğini
çıkarmaya çalıştı ise de, hiç tanıdık bir yer değildi burası. Sanki dünyadan bir
yer bile değildi. Hayret... kokusunda bir farklılık, renginde bir farklılık,
görüntüsünde bir farklılık var gibiydi bu mekanın. Ağaçların arasından birşeyler
görmeye çalışırken ileride parlayan kırmızı ışığı farketti. Bir ışık, bir işaret
olabilirdi tabiî. Neden olmasındı. O yöne doğru koşmaya başladığında bir
boşlukta buldu kendini. Yine takılmıştı ve düşmüştü görmediği bir çukurun içine.
Düşüşü sırasında tutunabilecek bir şey arandı elleri. Sert bir tutunuşa
ulaştığında ne aşağıyı, ne de yukarıyı görebiliyordu. Havada asılı kalmaktan
başka bir şey değildi başına gelen. Bıraktı kendini boşluğa. Kayarken boşlukta
kitabı aralamaya çalıştı. Güçlükle okudu cümleyi: “Uyan uykudan, bu bir
gerçektir.”
Nûbe gözlerini açtığında bir rüyada boşluğa düştüğünü sandı; bir samanlıkta
uzandığını anlayana dek. “Yazılanlar benim yazgım” diye düşündü. Boynuna uzatıp
elini, kitabın orada durup durmadığını yokladı. Tüm somutluğuyla vardı. O sırada
bir kapı gıcırtısıyla irkildi. “Kimsin?” diye seslendi. “Umudun bir şekilde
yaşadığına inanan biri” dedi biri gerilerden. “Herkes inanmaz mı buna?” diye
sordu Nûbe.
“Kimse inanmaz aslında, inanıyormuş gibi yapar.”
“Umutla tanışmadım sanırım hiç.”
“Çağırdın mı onu gelsin diye sana?”
“Nasıl bilmediğimi çağırabilirim?”
“İnsanlar bilmediklerine çokça bulaşırlar.”
“Kim olduğunu söyle bana.”
“Şimdi seninle konuşanım.”
“Adın?”
“Yok böyle bir şey.”
“Var olan...”
“Bir yolculukta oluşumuz.”
“Nereye gidiyoruz?”
“Bilmediğimiz ama tahmin ettiğimiz bir yere.”
“Göster kendini, göreyim kimsin” derken doğruldu yerinde Nûbe, yavaş yavaş
yürüdü nereye gittiğini bilmeden. Bir kapı aradı gözleri. Kapılar, hep bir
yerlere açılmalıydı. Kapılar hep birilerine açılmalıydı. Kapılar hem gizleyen,
hem sunandı.
İçerisi hoş bir loşluğa sahipti. Elleriyle ahşap duvarları yokladı. Bir yazı
belirdi dokunduğu yerde: “Tıklat hayatın kapısını. Açan biri olacaktır. Yine de
her açık kapıdan geçmek zorunda değilsin. Dönüp geri, başka kapılar
arayabilirsin.”
“Anlamakta ne çok zorlanıyorum her şeyi” dedi Nûbe kendi kendine. Sesin sahibi
görünmediği gibi sesini de alıp gitmişti. Birileri gelip gidiyor, hep birileri
gelip hep birileri gidiyor. Gelmek ve gitmek. Gelmek ve gitmek. Gelmek ve yine
gitmek. Bütün insanlar bunu yapıyor. Durmak yok. Durduğun an geride kalıyorsun.
Geride kaldığın zaman tözkezlemek... Kurtlar kapar. Ham yapar. İçi ürperdi.
Kitabın kapağını açarken hangi zaman diliminde yaşadığını dahi bilmiyordu:
“Uzaktan yüzüne vuran ışıkla içine dolan aydınlık bir değil.” Cümle ağır ağır
silinirken mekan değişikliğini de beraberinde getiriyordu.
Bir kadın çamaşır leğeninin önüne çömelmiş çitiliyordu çamaşırları kapı önünde.
Arkada koşturan çocukların sayısını kestirmek mümkün değildi. Küçük bir kız
kuyudan çektiği suyu çamaşır yıkayan kadının yanına bir kovayla ıhlana ıhlana
taşıyordu. Başka bir küçük kız çamaşır yıkayan kadının kenara koyduğu
çamaşırları boyu yetişmeyen ipe asmaya çalışıyordu. Bir oğlan çocuğu bağıra
çağıra geldi kadının yanına. Kadın korkuyla fırlarken ellerinden damlayan suları
şalvarına sildi. Nûbe, bu kadar kalabalık bir aileyi şimdiye kadar görmediğini
düşünürken kendi yalnızlığından hayrete düştü. Kadın geri geldiğinde kucağında
iki yaşlarında bir çocuğu kucağında taşıyordu. Çocukta herhangi bir hareket
olmadığını görünce ölmüş olma ihtimalinden endişe etti Nûbe. Uzaktan baktığı
küçük eve doğru tedirgin adımlarla ilerledi. Kapıda durup içeri göz attığında
dışarının aydınlığından olsa gerek karanlıkta bir şey seçemedi. Sessizlik
ağlayan kadının sesiyle bozuldu birden. Nûbe koşup sedirin başında durdu. “Ne
oldu? Neyi var?”
Kadın başını çevirmeden “ağaçtan düştü” dedi.
“Bir de ben bakayım.”
Kadın kenara çekilirken elleriyle dizlerine vurmaya başladı. Nûbe, kitabın bir
faydası olabileceğini düşünerek kapağı çevirdi ve ilk cümleyi fısıldadı çocuğun
kulağına: “Aç gözlerini, gitmek için sence de çok erken değil mi?”
Çocuk sedirde doğrulup, “ekmek pişirmek için ağacın dalını kıracaktım” dedi
Nûbe’ye. Ama çocuğun gözlerinde garip bir ışıltı vardı. Birden ışık dışarı doğru
taştı taştı, Nûbe gerileyerek ışığın kendisini içine çekmesine engel olmaya
çalıştı. Sonunda odada her kim varsa hepsi bir bir ışığın çekimiyle çocuğun
gözlerinde kayboldu. “Artık ben buradayım” dedi çocuk. Nûbe, arkasını dönüp
koşmaya başladı. Ağaçların arasından kıvrıla kıvrıla, derelerin içinde suya bata
çıka, bayırları nefes nefese tırmana tırmana, o çok sevdiği taşların farkına
bile varmadan yollar yollara eklene eklene koştu. İçinde bir sıkıntı, sanki bir
karanlık... anlayamadığı, anlamlandıramadığı bir şey. Ne? Çocuk onu ışığına
çekmeyi başaramamıştı ama sanki içindeki aydınlığa bir kara leke koymayı
başarmıştı.
Zamanın geceye yüzünü dönmeye başladığı an kararan gök içindeki karanlığın
yayılmasına neden oluyormuş gibi, Nûbe bir sıkıntının dalga dalga bedenini
sardığını hissettiğinde kitaba sarılması gerektiğini anımsayıverdi, bir ses
kulağına fısıldamıştı sanki yapması gerekeni. Fakat onu durduran aniden aklına
takılan bir cümle oldu: “Ben neden bu şekilde kaçmak zorundayım?”
Nazife ÇİFÇİOĞLU
|