|
IHLAMUR BUĞUSU
Sekizinci katta, güneye bakan odamın kaloriferine dayanıp, şehrin sabahını
seyrediyorum. Haftasonu... sakin... tek tük gelip geçenler mutsuz çehreleriyle
bakıyorlar önlerine. Arkadaşım uyuyor yan odada. Ben burada düşünüyorum.
Çatalçeşme sokaktaydık. Oradan aşağı yürüyerek, konuşarak, bakınarak Gülhane
parkına indik. Uzun, ince, sık çınarların, ardıçların, kavakların altında
oturduk. Devleti kurtardık. Yıkıp yeniden kurduk.
Eminönü iskelesine indik. Balıkçılar, seyyar satıcılar, sokak çocukları,
âşıklar, körler müzik korosu... ne yoktu ki!
Tarihi Eminönü Balıkçısının iskemlelerine oturduk. Ekmek arası balık aldık.
Yemeye başladık. Cemil ayran içti, ben turşu aldım. Hemen ötemizde bir aile
oturuyordu. Otuz yaşlarında bir karı koca. Bir de on yaşlarında kızları vardı.
Kız, balığı bitiremedi. Babası kızdı. Nimettir yavrum, atma, dedi.
Boğaz dalgalıydı. Sahile çarpıyor, bir daha çarpıyordu. Çarptıkça deniz
ayaklarımıza kadar geliyor, yerine gidiyor, tekrar geliyordu. Med oluyor, cezir
oluyordu. Martılar serin suların dalgalarının üstünde uçuşuyor, özgür çığlıklar
atıyor, bizi kıskandırıyordu. Ezan sesleri boğazın dalgalarına karışıyor,
akşamın kızıllığı şehrin içine içine dağılıyordu.
Vapurlar... gelen, giden, düdük öttüren, boğazı yararak, gürültüyle yaklaşan,
uzaklaşan yolcu vapurları... güvertesinden, küpeştesinden sahile akın eden yahut
sahilden güverteye, küpeşteye akan insanlar...
İnsan olmak taşınmak mıydı? Karadan, denizden, havadan yığınlar halinde evet,
yığınlar halinde taşınmak mıydı? Evlere, iş yerlerine, eğlence merkezlerine,
tarlalara, fabrikalara taşınmak mıydı? Akan, taşınan yığınların iradesi olur
muydu? Büyük kalabalıkların iradesi? Öndekiler nereye götürürse oraya mı giderdi
kalabalıklar? Bu muydu kalabalığın iradesi?
Dışarıda sonsuz bir uğultu vardı. Ne deniz, ne gökyüzü, ne de kuşlar. Hiçbiri,
hiçbiri görünmüyordu. Kar tozunu önüne katarak, savurarak evlerin duvarlarına
çarparak, uğuldayarak, korkunç sesler çıkararak esen rüzgar ürperti veriyordu.
kıyametti bu. Kıyametin provası. Allah’ım bu ne müthiş kar, tipi, fırtına!
Eminönü durağından otobüse bindik. Biletsiz, çocuklu bir kadına bilet verdik.
Yaşlı, temiz yüzlü bir adam yaklaştı. Ayakta kalmıştı. Koridor tarafında Cemil
oturuyordu. Ayağa kalktı, ihtiyarı buyur etti. Adam, teşekkür ederek oturdu.
Bana da, “merhaba evladım!” dedi. Başka da bir söz söylemedi. Alnının
kırışıkları, sakalının kırçılları, ellerinin titremesi anlatacağını anlatıyordu,
sözcüklere gerek kalmıyordu.
Taksim durağında indik. Meydandaki demir parmaklıkların üzerine oturup insan
selini izledik. Akan, aktıkça çoğalan, kederli, sevinçli, ne kederli ne sevinçli
yüzlerce çehre kayıp gidiyordu. Eminönü, Laleli, Beyazıt, Üsküdar... hepsi böyle
değil miydi? Bitmeden tükenmeden akan insan...
Cemil köyünü anlatmaya başladı:
Kör Veli bir Kürt kızı kaçırmıştı. Öldürürler korkusuyla iki sene şehre inemedi.
Köylerde çalışarak geçimini sağladı. İhtiyaçlarını siparişle karşıladı. Sonra,
şehirde ileri gelen ve kızın ailesinin saygı gösterdiği bir adamın aracılığıyla
barıştılar.
Bu arada Kör Veli’ye neler demediler ki! Korkak, ödlek, kaypak... Kör Veli bu
lafların hiçbirine aldırmadı, işine baktı. Yazın, pamuk sulamaya yazı köylerine
gitti. Kışın davarını beslemek için dağlara dal getirmeye...
Kör Veli’yi anlatırken samsun sigarasını hiç söndürmedi. Meydandaki abidevi
çeşmeye gözlerimi dikip Cemil’i dinledim. Anlattıkça anlattı. Dilki Ahmet’i, Kız
Mehmet’i, Şaş Bekir’i, Tintirik Kâye’yi, Gara Omar’ı... sonunda sustu. Köyü
baştan sona anlatmıştı.
Meydandaki çeşmeyi gösterdim. Biliyor musun buraya niçin Taksim deniyor?
Bilmiyorum, dedi gülerek. İstihzalı, ilgili-ilgisiz bir tavrı vardı. İşte,
dedim, şu çeşmeden dolayı... İstanbul’a bu çeşmeden su taksim edilirmiş.
Demirlerden kalktık. Tramvay yolunda yürüdük. Mepisto’ya vardık. Cemil,
dergilere baktı. En çok da şiir dergilerine. Adının geçmediği dergilerin
editörlerine küfretti. Ben üç tane türkü kaseti aldım. Bu gece sabaha kadar
bunları dinleyelim, dedim Cemil’e. Dinleyelim, dedim. Sabaha kadar dedim. Oradan
çıkıp Halep pasajına girdik. Sinema afişlerini, gazete reklamlarını,
popstarcıların boy boy fotoğraflarını ve manyetik kapıyı geçip zemin kata,
Pentimento’ya indik. Buraya bütün dergiler geliyordu. Edebiyat, kültür, sanat,
siyaset, bilim...
Uğultu, tipi, rüzgar... ne müthiş kıyamet. Odanın ortasına piknik tüpünü
getirdim. Çaydanlığa su doldurup, tüpü yaktım. Pencerenin camı buz tuttu.
Arkadaşım biraz önce uyandı. Lavaboda yüzünü yıkıyor. Aynaya bakıyor. Her sabah
uzun uzun yüzünü yıkar, aynaya bakar. Kel olmasına rağmen saçlarını tarar. İtina
ile giyinir.
Birkaç dergi aldıktan sonra oradan çıktık. Pasajın önüne, giriş kapısının
kenarına oturduk. Cemil, bir sigara yaktı. Ben kalabalık kız gruplarına baktım.
Yalan yok, şehvetlendim.
Cemil memleketten anlatmaya başladı:
Hasan abim, Gazi Ortaokuluna kaydolmuş. İzbe bir evde kalıyormuş. Para pul
yokmuş. Köyden gelen bir satır yoğurtla açlığını gideriyormuş.
Bir gün kantinde, çocuklardan biri ekmek arası kavurma almış, ekmeğin yarısını
yedikten sonra geri kalanını pencerenin kenarına koymuş. Hasan abimin karnı
açlıktan zil çalıyormuş. O ekmeği almak için pencerenin önünden birkaç kez
geçmiş fakat, alamamış. Bir seferinde sınıfından bir arkadaşı gelmiş. O
gittikten sonra ekmeği almak için elini uzatacakmış ki, bir öğretmenini görmüş.
Biraz sonra da temizlikçi gelip ekmeği çöpe atmış.
Okulun önünden her geçişimde, o ekmeğin kokusunu alırım, diyormuş.
Gözü, kalbi, aklı o ekmekte kalmış. O günkü doyma duyguları o ekmekle çöpe
gitmiş. Evinde yoğurt da kalmamış.
Hasan abim meyus mükedder ayaklarını sürüyerek sınıfının bulunduğu kata doğru
yürümeye başlamış. Açlıktan midesi guruldarken merdivenleri zor çıkmış. Zil
çalmış, sınıfa girmiş. Türkçe öğretmeni gelmiş derse. Dersin konusu aç bir
ailenin dramını anlatan bir şiirmiş.
Cemil sustu. Meydanın cihetsiz, hedefsiz, düşüncesiz, hazcı kalabalığına
seslendi: “Nereye varacak böyle Allah’ım içimizin kirleri!”
Tramvay yolunda yürümeye başladık. İsmailağa camisinin avlusuna girdik. Caminin
penceresinden, akşam namazı kılan müminleri gördüm. Onların huşu, huzur içinde
namaz kılıp dua okuyuşlarını izledim. Ben dışarıdaydım. Allah’tan ne kadar
uzakta, ona ne yabancıydım! Bir kafir gibi hissettim kendimi. Duygularım,
düşüncelerim, hayallerim birbirine girmişti. İnsan mıydım, Müslüman mıydım,
yerli miydim, yabancı mıydım? Neydim? Kolumdan çekiştirerek pencereden ayırdı
beni Cemil.
Akşamın kalabalığına karışıp yürümeye devam ettik. Sent Antuan Katolik
Kilisesi’ne girdik. Nasrani kardeşlerimizin ibadethanesini görelim dedim de
girdik kiliseye. Avluda bakındık bir süre. Gelip geçenlere baktık. Bizim gibi
sadece görmek, gezmek maksadıyla gelen çoktu. Görünürde bir görevlisi, bir
bekçisi de yoktu. İçeriye kalbimdeki duyguların karmaşıklığını hissederek
girdim.
Üç kız bir erkek gülüşüyorlardı. Kızlardan biri besmele çekip dilek tuttu. Sonra
da ya tutmazsa, dedi. Yanındaki kız besmele bile çektin, tutmaz mı, dedi. Erkek
arkadaşları, kilisede çektiğin besmelenin hayrı olmaz, dedi. Güldüler. Biz de
güldük. Bizi görmediler.
İkonlara yaklaştık. Ortada çarmıha gerilmiş İsa’yı bütün din düşüncelerini bir
kenara atarak düşündük. Koca bir yalandı. Milyonları kandıran bir yalan. Meryem
ana ikonunun önünde dua ederken kendinden geçmiş bir zenci gördük. Ne içten, ne
samimi, ne huşulu dua ediyordu! Bense ancak pencereden bakabilmiştim.
Bir anneyle kızı yaklaştı yanımıza. Sordular, sual eylediler. Cevapladım.
Yazdığımızı öğrenince hayranlıkla baktı bize anne. Kızına doğru eğilip yazarmış
bu adamlar, dedi. Sent Antuan’dan çıktık. Aynı yolda, caddenin ortasından,
yolumuza devam ettik. Hava soğuktu. Berelerimizi çıkarıp kafamıza taktık. Galata
kulesinin sağ tarafından aşağı doğru yürüyerek köprüye vardık. Demir
korkuluklara tutunarak dinlendik. Denizi, martıları, balıkçıları, vapurları,
akşamı seyrettik.
Demliğe bir tutam ıhlamur koydum. Kaynayan suyla ıhlamur çayı yaptım. Yanlış
yapmışım. Arkadaşım geldi. Demliği mutfağa götürüp içindekileri büyük bir
çaydanlığa doldurup getirdi. Ihlamur kaynamaya başladı. Kokusu, odanın
duvarlarına, tavanına, penceresine sindi.
Tramvay durağının yanındaki yeraltı çarşısına girdik. Birer pantolon, kazak
aldık. Bayram yaklaşmıştı. Güzel giyinmeliydik. Hiç olmazsa bayramda bakımlı
olmalıydık. Cemil, beş kez denedi pantolonu. Yakışıyor muydu, uyuyor muydu,
şaire böyle pantolon gider miydi? Beşinci giydiğini aldık. Mavi, taşlanmış kot
pantolondu. Poşetlerimizi alıp tramvaya yürüdük. Oturur oturmaz hareket etti.
Herkes susuyordu. Cemil’le ben yüksek sesle konuşuyorduk. Yorgun, kaygılı,
uykulu insanların konuşacak hali yoktu. Sultanahmet durağında indik. Divanyolu
caddesinde yürümeye başladık. Yağmur atıştırıyordu. Bir damla da gözlüğümün
camına düşmüştü. Kızlarağası medresesine girdik. Soldan üçüncü masa boştu.
Yaşlı, sakallı, bereli çaycı bize orayı işaret etti. Çaycıya itaat edip
gösterdiği masaya geçtik. Bu soğuk havada, çay ne büyük, ne sıcak, ne lazımdı!..
Tek şeker atıp karıştırdığım bardağın sıcaklığını orada sevdiğim kadar, başka
sevdiğimi hatırlamıyorum. Cemil, üç şekeri de attı, üstelik benden artan iki
şekeri de attı. Hınçla, hırsla karıştırıp somurur gibi çayını içmeye başladı.
Sağımızdaki masada iki yaşlı, kasketli adam konuşuyordu. Biri çenebaz, öteki ise
daha çok susan bir adamdı. Çenebaz olanı anlatıyordu: Ben altı yaşındaydım.
Kıbrıs meselesi o zaman da vardı. Her gün bilmem şu kadar Türk şehit edilirdi.
Tatlı bir keman sesi duyuyorduk. Dinledik, hoşlandık. Neden sonra karşı odanın
kapısının eşiğinde oturan kemancıyı gördük. O iki adamın yanındaki masada oturan
fingirdek kızlar kahkahayla, neşeyle gülüyorlar, yaşadıkları ânın tadını
çıkarıyorlardı.
Çay parasını Cemil ödedi. Divanyoluna çıktık. Yapraksız, kuru, sıyrılmış
dallarıyla ağaçlar söyleşiyordu. Islanarak, üşüyerek, titreyerek yürüyorduk.
Kaldırım taşları ayağımızın altında muti köle gibi duruyordu. Göletlere basıp
çorabını ıslatan Cemil daha da üşümeye başladı. Konuşsak mı, sussak mı, titresek
mi, ne yapsaydık da başka bir hâle geçseydik?.. Olmadı, hiçbir hâle geçemedik. O
an, o hâli yaşamak yazgımızdı, bunu biliyorduk. Havanın kurşunî rengi, bizim
havamıza tesir ediyordu. Saçaklardan akan damlacıklar Cemil’in kafasının keline
düştükçe şıpırtılar çıkarıyordu ve ben bundan büyük neşe duymaya başlamıştım ki
o, beresinin cebinde olduğunu fark etti. Çıkarıp kafasına geçirdi. Bizimle aynı
hizada, aynı hızda, yavaş adımlarla yürüyen, kırmızı, güllü başörtülü kız süzgün
süzgün bakıyordu. Ağladı ağlayacaktı. Cemil de kızı süzdü. Göz göze geldiler.
Kızlarağasındaki kasketli, kaytan, kır bıyıklı ihtiyarın sözleri şöyleydi:
“İzmit’e gidiyordum. Şoför, genç, deli bir adamdı. Kafasında köylü kasketi
vardı. Kasketin ucu iyice havadaydı. Kendinde de, şapkasında da meymenet yoktu.”
İşaret parmağını göğe doğru kaldırarak, köylü kasketini şöyle dikerek: “Kazık
gibi oturuyordu. Can güvenliğimiz yoktu. İzmit’e vardık ama, hep canımız
ağzımızdaydı.”
Düşmek üzere olan çantamı omzuma iyice astım. Ne var bu çantada, böyle
dolandırıp duruyorsun diyen Cemil’e; çantasız olmaz, dedim. Çanta güven verir
insana. Cemil, tanrım bana da bir çanta! diyerek gözlerini göğe kaldırdı.
Yıldızlar, kurumuş dallar, uçuşan martılardan başka ne gördüğünü söylemedi.
Kız, Cemil’le yan yana yürüyordu. Alnı kırış kırıştı. Titreyerek, korkarak
yürüyordu. Düştü düşecek bir haldeydi. Tramvay durağına yöneldi. Cemil’e son bir
kez baktı. Cemil de ona baktı. O akşam Cemil, o kızdan bahsedip durdu.
Yağmur yağıyordu. Pıt pıt yağıyor, tatlı tatlı yağıyordu. Kaldırımlara, camlara,
üstümüze vuruyordu. Pıt vuruyor, pıt düşüyordu.
Cemil, dört yüz milyon maaşla çalışan bir memurdu. Bu parayla geçinemediğini, ev
tutamadığını söyleyip dertleniyordu. İki yüz milyona çalışan milyonları
görmüyordu. Görmesi gerekmiyordu. Çünkü Cemil şairdi. Yani toplumun önünde
gidiyordu. Cemil’in her gün, her an konuştuğu mevzusu şiir, para ve kızdı.
Karşısına bir kız çıksa evlenebilir miydi, bunu kendisi de bilmiyordu.
Sistemden, devletten, cemaatten, bireyden, Necip’ten, Şemsettin’den... herkesten
dertliydi Cemil. Hırçın, hırslı, doyumsuz bir adamdı. Konuşuyor... hırsla,
şevkle, vahşice konuşuyordu. Bir dirençti. Gitti gidecek olandı. Yaralı bir
peygamber yalnızlığını yaşıyordu.
Odanın orta yerinde, tüpün üzerinde duran çaydanlığın içinde ıhlamur kaynıyordu.
Buharı tavana, duvarlara, pencereye, üzerime siniyordu.
Dışarıda fırtına devam ediyordu.
Recep Şükrü GÜNGÖR |