|
ESKİ BİR DOST
Sahabiye Medresesi’nin köşeyi döner dönmez karşılaştık. Sarılıp öpüştük. Bir iki
hoşbeş, hâl hatırdan sonra birlikte yürümeye başladık. Gidecek bir yerim
olmadığı için onun istikâmetine ayak uydurdum. Uzun zamandır görmüyordum onu.
Son kez on yıl kadar önce, yine böyle bir kış günü gördüğümü hatırlıyorum. İyi
bir arkadaştı. Askerde de beraberdik. Acemi birliğinde çavuştu. Çoğu kez angarya
işlerden onun vasıtasıyla kaytarırdım. Askerlik anılarından, karavanadan söz
ettik bir süre.
- Hiç değişmemişsin, dedim.
Oysaki çok değişmişti. Son gördüğümde biraz daha toplucaydı. Şimdi zayıflayan
bedenine ince pardösü, yuvarlak yüzüne de kalın bıyıklar yakışmamıştı. Oysa
bıyık bırakmayı hiç sevmezdi.
- Evlendin mi, diye sordum.
- İki çocuğum var, dedi.
Sonra derin bir nefes aldı. Gözleri uzaklara doğru dikildi. Bir şeyler
anlatıp anlatmamak konusunda kararsız gibiydi.
Sahabiye Mahallesi’nin iç taraflarına doğru saptı. Nedense içimden bir ses
onunla birlikte gitmemi istiyordu. Konuşacak bir şey de bulamıyordum. Oldum
olası havadan sudan bahsetmeyi de sevmezdim. Bir müddet konuşmadan yürüdük. Çok
dalgındı. Bir ara önündeki taşı görmeden tökezledi, düşecek gibi oldu. Oysa bir
zamanlar futbol oynağını bildiğim arkadaşım ayağına çok çevik birisiydi.
Tökezlemesinin ayıbını örtmek ister gibi tüm kabahati ayakkabısına yükledi:
- Bu ayakkabılarda çok sıkıyor dedi.
Ayaklarına baktım. Eskimiş iskarpinler boyasızlıktan iyice kurumuştu. Aceleci
bir kişiliğe sahip olduğu için askerdeyken “Telâşe memuru” diye lakap taktığımız
arkadaşımın böylesi dalgınlığına ve değişmesine bir anlam veremedim. Bunca
değişikliğin sebebini öğrenmek istiyor fakat bir punduna getirip soramıyordum. O
“telâşe memuru”nun yerini alan, bu duygulu, dalgın adamı bir türlü
anlayamıyordum.
- Eee anlat bakalım, ne var ne yok? Bilirsin biz eski dostuz. Hâlâ aynı işte
misin? diyerek açılmasını istediğimi ima etmeye çalıştım. Sözlerimdeki gizli
manayı anladığından mıdır, yoksa anlatmak için fırsat kolladığından mıdır nedir,
içini çekerek yavaş yavaş konuşmaya başladı.
- Sorma be birader, ne hallerdeyim bir bilsen. O senin bildiğin işten ayrıldım.
Birbuçuk yıl önce başka bir işe girmiştim. Ama önce karımdan bahsedeyim. İkinci
çocuğuma hamileydi. Annemin bildiği bir ebe var. İşyerinde sigortasız olduğum
için doğumu ona yaptıralım dedik. Keşke yaptırmasaydım. Çocuğu alırken içerde eş
midir, parça mıdır nedir bilmiyorum, onu unutmuş. Karımda bir kanamadır tuttu.
Gecenin üçünde devlet hastanesine götürdüm. Hemşiresi, memuru hepsi ayrı bir
âlem. Karşımıza bir sürü formalite çıkardılar. Karım kan kaybından gidecek
aldıran yok. Neyse uzatmayalım, pratisyen bir hekim nöbetçiymiş. O karımın
durumunu görür görmez “Ben müdahale edemem, uzman hekimin görmesi gerek.”dedi.
Mütehassıs hekim evinden arandı, gezmeye gitmiş. Cep telefonu cevap vermiyor.
Kaldık mı gece yarısı ortada. Karım kıvranıyor, ben bağırıyorum. Ambulansla tıp
fakültesine gönderdiler. Orada bir doktor karımı görür görmez içeri aldı. Ben
dışarıda onunla birlikte sancı çekiyor, onunla birlikte ağlıyorum. Ne kadar
bekledim bilmiyorum, nihayet doktor dışarı çıktı. “Tamam.” dedi “Sen git, sabah
gel. Yapacak bir şey kalmadı.” Ne bileyim ben kardeşim.
- Eee sonra... diye sordum merakla.
- Tuttum kuzu kuzu evime gittim. Ertesi gün sabah erkenden fakülteye koştum.
Karımın ölüsünü verdiler bana. İki çocuğumla beni bırakıp gitmiş.
- Yapma! Demişim üzüntü ve şaşkınlıkla.
- Evet maalesef, tam bir yıl oluyor. Hastanede gece müdahale eden doktoru
aradım, bulamadım. Hastaneyi terk edip gitmiş, kayıp. Allah’tan ki çocuklara
bakacak annem var. Yoksa halim perişandı. Sonra ben karımın üzüntüsüyle bir
tuhaf oldum, doğru dürüst işe güce bakamadım. Çıkardılar beni. Şimdi altı aydır
işsizim. Bir haftadır eve çocuklar uyuduktan sonra giriyor, sabah erkenden
onlara gözükmeden çıkıyor, aylak aylak dolaşıyorum.
Konuşacak bir şey bulamıyordum.
- Neden diye sordum gayrı ihtiyari.
- Çocuklar çikolata diye tutturdular. Tamam alırım diye söz verdim, alamıyorum.
Her gün çikolata gelecek diye yolumu gözlüyorlar. Onlara yalan çıkmamak için
bebeler uyuyana kadar dışarıda gezip duruyorum. Çoğu kez gidecek bir yer de
bulamıyorum. Dert bununla bitse... Şimdide ev sahibi, kaç aydır kira
ödemiyorsunuz çıkın diyor. Geçen ev sahibiyle konuştum. Dul bir kadın. Tek
geçim kaynağı bu evmiş. Askerdeki oğluna da para göndermek zorundaymış. Bana da
hak verin, diyor. Ne yapacağımı şaşırdım kaldım. Sen ne dersin?
Cevap veremedim. Bir paket sigara çıkardım. Oysa ki bırakmıştım. Canım sıkıldığı
zamanlar yakarım düşüncesiyle, her ihtimale karşı yanımda taşıyordum. Önce ona
tuttum. Hiç itiraz etmeden aldı. Sigara dudaklarında sallanıyordu. Yaktığım
kibriti sönmesin diye elleriyle perde yaptı. Dudakları gibi elleri de
titriyordu. İlk dumanı yutarmış gibi ciğerlerine çekti. Uzun süredir sigara
içmediği belliydi. Oysa benim tanıdığım” telâşe memuru” iyi bir sigara
tiryakisiydi. Cebimdeki paketi yanına bir yirmi milyon koyarak cebine soktum.
- Bende fazla var. Bunu sen al dedim.
Hiç ses çıkarmadan başını önüne eğip yürüdü. Sonra sanki beni ilk görüyormuş
gibi yüzüme baktı.
- Sahi sen ne yapıyorsun? Yine gazetecilik, yazarlık falan yapıyor musun?
Dudaklarımı bükerek gülümsemeye çalıştım.
- Gazeteciliği bıraktım. Ama yazarlık bir tutku bende, dedim.
- Emekli oldun mu?
- Evet, şimdi bir dergi çıkarıyoruz.
Bir bakkalın önünden geçiyorduk. Durdum.
- Müsaade edersen şuradan yeğenlerime bir çikolata alayım dedim.
- Ama, dedi yutkundu. Gerisini getiremedi. Sessizce başını önüne eğdi. Bakkala
girip iki çikolata aldım. Hiç konuşmadan cebine koydum.
- Onlar uyumadan gidip vereyim bari ,dedi.
Oysa daha akşam bile olmamıştı. Anlaşılan bir an önce eve gidip çocuklarını
doyasıya sevmek istiyordu. El sıkışıp ayrıldık. Bir süre öylece kararsız
kaldım. Sonra ara sokaklardan caddeye doğru koşar gibi yürüdüm. Bir kedi çöp
tenekesini karıştırıyordu.
Eve gidip yazmalıyım bunu diye düşündüm.
Ümit Fehmi SORGUNLU |