|
BÜYÜK ANNEM
Sabahları kulağımızı tırmalayan bir zemberek sesiyle uyanırdık. Kapı gaarç! diye
açılırdı birden.
Derinden bir ses, her sabah olduğu gibi bizi ikâz ederdi.
‘Nasipler erken dağılır yavrum! Köpekler sabaha kadar ürür ürür, sabahınan
uykuya yatarlar. Nasipleri ne? Kepek!’
O zamanlar amaan! deyip kendi kendimize hayıflanırdık. Ağaç geçmelerinden
yapılmış o mis gibi kokan kandil evin havasında uyumak ne de tatlı olurdu! Bir
türlü kalkmak istemezdik yer yataklarımızdan. Çocuktuk ve hayatın debdebesine
karışmamıştık henüz.
Canı tez olan bu kadının hiç usanmadan her sabah söylediği bu sözler, bizi hiç
ilgilendirmiyordu o yıllarda. Ama şu an anlıyorum ki onun her sözü, her
davranışı çocuk muhayyilemizde derin izler bırakmış aslında.
94 yıllık bir ömre çok şeyler sığdırmış olan bu kadın, benim büyük annemdir.
.......................
Yıllarca babalarının savaştan dönüşünü hasretle bekleyen üç kardeş...
9 yıl süren savaş yıllarından sonra bu üç kardeş, babalarına kavuşurlar ama bir
yıl sonrasında onları acı bir hadise beklemektedir.
Babası askere alındığında henüz 1 yaşını yeni doldurmuş olan büyük annem, 9
yaşına bastığı yıl ancak tanışabilir babasıyla.
................
Bir kış gününün sabahında sırtında tüfeğiyle karlara bata çıka yürüyen biri
görünür uzaktan. Fatma, küçücük elini gözüne siper etmiş, bu gelen yabancıya
bakmaktadır. Üstünde yıpranmış bir asker kıyafeti olan bu genç adamın saçı
sakalına karışmıştır âdeta. Küçük kız adamın kendisine doğru yaklaşmakta
olduğunu fark edince hemen eve koşar.
‘Dede! Dede!...Bi adam geliyoo!...’
Mustafa Efendi, evine yaklaştıkça içinde tuhaf bir heyecan duymaya başlar. Dile
kolay, tam dokuz yıl geçmiştir aradan. Yıllardan beri burnunda tüten baba ocağı
işte şimdi karşısındadır. İki adım ötesinde acaba onu neler beklemektedir?
Eve varıp da herkesle tek tek kucaklaştıktan sonra gözleri çok sevdiği karısını
arar. Ama bir türlü göremez onu. Utancından kimseye de soramaz.
‘Tam üç gün!’ derdi, büyük annem. ‘Üç gün dedemle bir odada kalmış da anamı
görememiş. Ne o cesaret edip yanına girebilmiş, ne de anam sorabilmiş.’
Üç günün sonunda artık ümidini kesmiş, biricik karısını öldü sanmıştır. Dördüncü
gün evin sofasında görünce karısını, derin bir oh! çekmiş, ferahlamıştır içi.
.....................
Hiçbir mantığın kolay kolay kabul edemeyeceği bu hadiseyi büyük annemden
dinlediğimde, anlattıkları beni çok derinden etkilemiştir.
‘Babama doyamadım’ derdi hep. Dedesinin, evlâdının ölüsünü kendi elleriyle nasıl
yıkadığını anlatırdı bize.
Anlatırdı ama mavi gözlerine baksaydınız eğer, anlardınız baba hasretinin ne
demek olduğunu...
Henüz 10 yaşındayken karşılaştığı ölüm, o kadar yakınından geçmiştir ki yerine
hiçbir şey koyamayacağı bir boşluk bırakmıştır içinde. Bu yüzden olsa gerek
‘Babam kapılardan sığmazdı’ diye hayranlıkla tasvir ederdi Mustafa Efendiyi.
Kim bilir, belki de bu dünyadan göçtüğünde henüz 30’una varmamış bir
delikanlıydı babası. Zaten evine döndüğü gün, ölüm oku çoktan saplanmıştı
yüreğine.
Artık iki kardeşiyle birlikte yetim kalmıştır Fatma.
Dedesi hep el üstünde tutmuştur onu. Ne de olsa oğul yadigârıdır.
Hepsinden de kıymetlidir onun yanında...Ve ölünceye kadar da bu ocaktan
ayrılmaz.
Onun ‘Dedem derdi ki’ diye başlayan her sözü, bizim için birer nimetmiş meğer.
‘Dedem derdi ki: Yük başını beklemeyen ocak başını bulamaz.’ ‘Dedem derdi ki...’
....................
Hiç unutmuyorum, nedense hep kızarlardı büyük anneme. ‘Yalnızca senin deden mi
biliyor her şeyi?’ derlerdi. Kalbi kırılır mıydı bilmem ama yine de söylerdi
söyleyeceğini. Dobra bir kadındı doğrusu.
.......................
Yıllarca dedesiyle ebesi gözü gibi bakmıştır ona ve güzelliği dillere pelesenk
olmuştur civar köylerde. Sevdalısı da çoktur. Ama bulunduğu sülale her tarafa
nam salmıştır bir kere. Karadedeoğlu sülalesine kimse yanaşamaz. Kız istemek
kimin haddine düşmüş?
Bu yüzden olsa gerek yoluna çıkıp kaçırmaya çalışan çok olmuştur. Bunlardan
birisi de hala oğludur.
Hala oğlu çaresiz bir sevdaya tutulmuştur ya, ne yapacağını bilemez. İstemeye
kalksa vermeyecekler ele gitmesin diye. Düşünüp taşınır. Boşa koysa dolmaz,
doluya koysa almaz. Sonunda Fatma’nın çifte gideceğini bildiği bir gün, onu
kaçırmaya karar verir. Ama böyle bir hadisenin başına gelebileceğini önceden
sezen Fatma, iki koşu hayvanının arasına saklanarak yürümeyi yeğler.
O gün hala oğlu Tahsin, bir grup arkadaşıyla birlikte onun geçeceği yola iner.
Bir süre sonra beklenen an gelir ama Tahsin’in içi bir türlü el vermez bunu
yapmaya. Ne de olsa dayı kızıdır.
Tahsin onu bir çok kereler ister ama bir türlü vermezler. Zaten bu yüzden
Tahsin’in annesi uzun yıllar babasının evine dargın olur. Tahsin’in sevdası hiç
bitmez... Ve hiç evlenmeden hayata gözlerini yumar.
.....................
Yıllar sonra büyük annem ölüm döşeğindeyken ‘Seni götürmeye geldim.’diye ona
görünen insan işte bu hala oğludur.
Bu hadise bize
duygulu anlar yaşatmıştır o günlerde....
Ve bir sevdanın
ulaştığı boyutu gözler önüne sermiştir......
Sema DEMİR
|