BİTMEYEN HASRET

Güneşin solgun ışıkları sonbahar günlerini ısıtmaya çalışıyordu. Hasan usta tam olarak Midilli’ye ne zaman  yerleştiklerini bilmiyordu? Ama birkaç nesildir Molva’da yaşıyorlardı.Dedelerinin anlattığı hikayeler böyleydi.  Sanki  her yeni güneş onlara kötü haber getirecekmiş gibi doğuyordu. Yıllar yılı dost bildikleri komşuları bile, birden bire nasılda değişmişlerdi, demek ki gerçek yüzlerini hep saklamışlardı.

Fatma Hanım bahçeden topladığı incirlerin içlerine ceviz koyup fırınlarken; Rum komşusu Fatissia bozuk Türkçe’siyle seslendi:

-Yapin yapin bunları ya bir ay, ya da iki ay, siz gideceksiniz biz yiyeceğiz bunları” diyordu.

Fatma hanım içinden geçenleri söylememek için kendine direndi, başını iki yanına sallayarak:

“La havle demekle” yetindi.

Derken kocası sokağın başında göründü.Koşup boynuna sarılmak, çaresizliğini sıkıntısını paylaşmak istedi.  Ama bu yaştan sonra böyle şeyler ayıp sayılırdı buralarda.

-Gel Hasan, gel. Bitirdin mi işlerini diyebildi?

Fatissia, anlamlı anlamlı bakarak  kesme taş duvarlı Rum evlerinin arasından kayboldu. Hasan’ın yüzü asık vücudu yorgundu. Hele akşama kadar balyoz, çekiç  sallayan kollarının sızısına, örs çekiç sesleri de eklenince  ne çocuklarına ne de hanımına baktı.  Sedire oturup arkasına dayandı ,dayandı ama  pelte pelte olmuştu vücudu, bu dünyadan uçtu, sessizce  gitti.

Fatma Hanım’ın eli getirdi Hasan’ı kendine.

-Bey yemek hazır, diyordu.

Hasan uyanır uyanmaz kalbine gerçekler bir köz gibi düştü. Kolay  değildi, onlardan vazgeçmeleri istenenler, yıllarca biriktirdikleri evleri toprakları her şeyleriydi.

Yıllarca dost bildikleri aynı sofrayı bile paylaştıkları Rumlar kafalarından çoktan Balkan Savaşı’nı kazanmışlar. Kendi aralarında örgütlenmişlerdi. Türkler’i adadan  göndermenin planlarını yapıyorlardı. Sessizce yemekler yendi kimsenin ağzını bıçak açmadı. Hasan yemekten sonra pencerenin kenarına oturdu sigarasından bir duman çekti. Duman acıları gibi yaktı içini sessizce ve parçalayarak. Denize baktı... Karşı kıyının silik ışıklarını gördü. Oradaki hayatları insanları düşündü.  “Nasıllar, neler yaparlar,  geçmeli Anadolu’ya ”, dedi kendi kendine.

Hiç değilse canımızı kurtarmalıyız, hanımını, çocuklarını düşündü hızlıca. Yıllar yılı biriktirdikleri evlerini eşyalarını, hayvanlarını... boğazı düğümlendi sigarasının ek yerini tekrar ıslatıp yapıştırdıktan sonra dolu ve acı yüklü bir duman daha çekti.

-Hanım gidelim artık, dedi yavaşça ve isteksizce, kendi de istemiyordu ama mecburdu.

-Ben gitmem, bırakmam hiçbir şeyimi, gitmeyelim direnelim.

-Öldürecekler bizi kıyacaklar yavrularımıza kim korur bizi. Adada bir tek Osmanlı neferi bile kalmadı, bunların balıkçıları aylardır silah taşıyorlar adaya. Hepsi silahlandı. Açıktan kadınları bile tehdit eder oldular bak. Gidelim gittiğimiz yerde yeniden başlarız. Tekrar yeni bir hayat kurarız.

-Gitmem öldürsünler yine de gitmem, dedi Fatma Hanım. Hasan biliyordu inat değildi bu çaresizlikti, isyandı.. Daha fazla tartışmanın bir anlamı yoktu.

-“Tamam tamam bir de birbirimize girmeyelim” diyerek konuyu kapadı. Sisli Molva gecesinin sabahını karşılamak üzere dertlerle yüklü bedenlerini yatağa attılar.

Günler gitmekle kalmak arasında yapılan değerlendirmeler ile geçerken Balkan Savaşı’nı Osmanlı Devleti’nin kaybettiği  haberi  balıkçı Hayati tarafından  duyurulduğunda çöken akşamın karanlığı değildi üzerlerine, adadan ayrılmanın acısıydı.

Hasan o gece kardeşi Ahmet’in evinde adadan ayrılma kararını vererek döndü evine. Günün aydınlanan ışıklarıyla birlikte Hasan karısına:

-Hanım vakit geldi, gidiyoruz.

Fatma ana yüzünü buruştursa da mecburiyet karşısında sadece sustu. Çocuklarını daha bir özenle uyandırdı. Kışlık hazırladığı tarhanadan pişirdi hep birlikte oturdular sofranın başına. Tarhana çorbasının dans eden buharına   siyah zeytin eşlik ediyordu. Her  sabah çocuklar neler hayal ederlerdi. Buharı nelere benzetirlerdi. Lokmalar sanki boğazlarında saf tutuyorlardı. Korku içinde o kadar ağır o kadar zor yapıldı kahvaltı. Ayrılığın hüznü çökmüştü hepsinin üzerine. Fatma ana şöyle bir baktı evine, gelin gelişi, çocuklarını doğuruşu, mutlulukları, hüznü yaşamıştı burada. Her eşyada ayrı bir anısı vardı. İçinden konuştu onlarla hepsi ile  ayrı ayrı vedalaştı. Hasan’ın;

-Doydunuz mu, sesi ile tekrar kendine geldi.

-Toplanın gidiyoruz.

Çocuklar bir şeyler almak istediler ama Babası:

-Hayır hiçbir şey almıyoruz götürecek yerimiz yok.
Fatma hanım sofranın sinisini kaldırmak için eğildi.

-Bırak hanım vakit çok dar.

-Sen sofra yerde kalırsa meleklerin kanatları dökülür demez miydin Hasanım, dedi ağlamaklı titrek sesiyle. Çabucak siniyi kaldırıp mutfağa koydu. Hiçbir şeye dokunmadan evden çıktılar. Hasan damdaki hayvanlarını salıverdi. Ayrılığın acısını içine gömüp, Ahmet’in evine doğru yürüdüler hep birlikte. Sokağın başında oturan Fatissia‘nın bütün kinini yüzünde görmek mümkündü. Hiçbir şey demeden sessizce yanından geçtiler. Yalı yolunun başında Ahmet  çocukları ile birlikte görüldü. Hep beraber yalıya indiler Hayati sandalını hazırlıyordu. Sandal yılların yükünü çekememiş, omurga  tahtalarının arası açılmıştı. Yarıkları hayvan tersisiyle sıvayan Hayati:

- Nerde kaldınız? Niye geç kaldınız? Sizler son Türkler’siniz adada  bunların ne yapacağı belli olmaz.

Hasan iki çocuğu, karısı, Ahmet, hanımı ve üç çocuğu ile küçücük sandala on kişi bindiler.

Hayati kişi başı birer Osmanlı  altınını saydıktan sonra,

-Tamam, dedi. Sarı yüzüne hiç de yakışmayan eskimiş paçavraya benzer dağınık sakalını sıvazlayarak küreklere asılmaya başladı. Herkes dengeli bir şekilde bir daha kımıldamamak üzere yerleştirilmişti. Hayati geçecek uzun yolculuk süresince yapılması ve yapılmaması gerekenler hakkında talimatlar  veriyordu. Ama kimse  O’nu dinlemiyordu. Yolcular geçmiş ile gelecek arasındaki ince çizgide hesaplar yapıyorlardı. Çocuklar ise hiçbir şeyden habersizce denizi keşfetmeye çalışıyorlardı. Zavallı eşek farklı bir şey olduğunu hissetti mi ne denizin kenarına kadar arkalarından gelmişti ya da ilk kez sırtına bir şey sarılmadan başı boş gezmenin tadını çıkarıyordu.

-Akşam olmadan Anadolu’dayız. Keşke motorlu bir teknem olsaydı daha tez gider gelirdim daha fazla para kazanırdım.

-Bırak artık bu işleri be Hayati.

-Olmaz. Hasan Ağa, ben denizden ayrılamam.

-Korkmuyor musun?

-Neden?

-Rumlar’dan.

-Yok be bir can bizimkisi alsınlarda kurtulayım.

Güneşin altında herkesin canı sıkılmış kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Hayati içinden "bunlardan iki altın mı alsaydım acaba tüh be, bunlar son yolculardı iki de desem vereceklerdi nasılsa" diye geçirdi.

Çocuklar çoktan uyumuşlardı  büyüklerde sırayla sandalın içine giren suyu boşaltıyorlardı. Kimse neden konuşmuyordu... Belki de ayrılığın acısını sindirmeye çalışıyorlardı.

Dört saat süren uzun ve sıkıcı yolculuğun sonunda Anadolu'ya yaklaşmışlardı. Hayati yarı beline kadar suya atlayıp sandalın altı vurmasın diye yavaşça tuttu. Sonbaharın kısa günü biterken  hepsi  yabancı bildikleri toprağa dostça  ayak bastılar. Sandaldan atlayan uzanıp dinlenmeye çalışıyordu. Çocuklar açıktım susadım diye mızıklarken büyüklerde yapacakları işleri planlıyorlardı.

Hayati dönüş Rumca yolcularını selamladı. Bunlar bir Rum aileydi, yüzlerinde ayrığın acısı okunuyordu. Adam çok sert ve kabaydı ardı arkası kesilmeyen Rumca küfürlerini sıralarken bir yandan karısına bağırıyor. Bir yanda da küçük çocuğunu tokatlayarak sandala bindiriyordu.. Hayati küreklere asıldı. Adam elindeki zeytin dalını bir çiçek gibi koklayarak, gözleri zeytinliklerde sabitlenmiş halde akşamın karanlığında Midilli’ye doğru kayboldular...

-Kalkın bakalım, dedi Hasan.

Hep beraber iskeleye yürüdüler. Köylülerin verdiği birkaç zeytin ve ekmekle akşam yemeği yendikten sonra amele damına misafir oldular. Gece evin soğukluğu ve harabesinin yanında, dalgaların sert ve haşin sesleriyle gece ne bitmek bildi ne de tükenmek.

Sabah olduğunda her biri bir şeyler den yakınıyorlardı. Kimisi uyamamaktan kimisi bir yerlerinin tutulduğundan...

-Susun be, en azından canınız sağ. Daha ne istiyorsunuz ölmek mi? Geçin karşıya da mezarda rahat olursunuz.

Hasan’ın asık yüzünden  de kötü bu sözlerin ardından herkes çeşmenin başında ellerini yüzlerini yıkamak için sıraya geçtiler. Su bile yabancı geliyordu.
Üç beş zeytin ve kuru bir iki dilim ekmekle yapılan kahvaltının ardında en yakın köyü sordular iskelenin sakinlerine. Kartal yuvası gibi  dağın üzerinde köyü işaret ettiler. Orası en yakın köy, Ahmetçe.

Hep birlikte yola koyulduklarında çocukların en çok merak ettikleri ince uzun çomak gibi beyaz varlığın ne olduğu idi. İki saatin sonunda köye yaklaşılmıştı. İbrahim dayanamayıp sordu?

-Baba şu uzun şey ne?

-Minare oğlum.

-Minare nedir baba?

-Üzerine çıkılıp ezan okunur.

-Bizim neden minaremiz yoktu?

-Bizim köyde cami yoktu.

-Cami nedir?

-Mescidin büyüğü.

-Bizim köydeki mescit büyüyünce camimi olcak.

-He öle olcak. "Elinin körü olcak bugün yarın yerle bir olur”diye geçirdi içinden.
Denizden o kadar yükselmişlerdi ki sanki deniz dikey bir duvar gibi olmuştu karşılarında.

Midilli’yi karşılarında görüyorlardı ama Molva’yı seçemiyorlardı sadece yerini hayal edebiliyorlardı. Çocuklar için bu bir gezi eğlence gibi geliyordu korkuları geçiveriyor, zamanla çocukluklarının dünyasına dalıyorlardı.

Köye girdiklerinde onları görenler tuhaf tuhaf  bakmaktan kendilerini alamıyorlardı. Muhtarın evini sordular. Bir grup yeni yetmeler muhtarın evine götürdü kafileyi. Muhtara durum anlatıldığında muhtar:

-Bizim köye hiç gelen olmadı. Burada yaşayan Rumlar’dan en sonuncusu Çaku dün gitti. Evi boş. Giderken ateşe verdi evini  biz de elimizden geldiğince söndürmeye çalıştık ama pek bir şey kalmadı, geride. Çocuklar ve  kadınlar muhtarın evinde kaldılar. Erkekler Çaku’nun evine doğru giderken muhtar köyün iyiliğini öve öve bitiremiyordu. Kalmaları için ikna etmeye çalışıyordu. Kısa zaman içinde  gelenlerin demirci ustası olduğunu öğrenince köyün ihtiyacı olan demirciyi kaçırmak istemiyordu.

Çaku’nun evinin önüne geldiklerinde manzara  korkunçtu. Evin pencerelerinden adeta is fışkırmıştı. Muhtar:

-Hayvanlarını bile ahırlardan çıkarmamışlar hepsi canlı canlı yandı. Rumlar’ın en zengini Çaku’ydu. Yalıdaki zeytin yağı fabrikası ve büyük miktarda zeytinliği vardı. Kolay mı her şeyini bırakıp gitmek ben olsam ben de yakardım.

-Ben yakmazdım, hiçbir şeyi mi de yakmadım, dedi Hasan.

-Yakmadın da noldu? Kime kaldı?

-Bilemem, siz muhacirler farklı düşünüyorsunuz. Şu duvardaki yazının ne anlattığını biliyor musunuz?

Hasan kesme taş duvardaki yağlı boya ile düzensizce yazılmış yazıya baktı.

-"Bir gün mutlaka geleceğim” yazıyor, diye tercüme etti.

-Biraz zor gelirsiniz, dedi muhtar.

Buraya yerleşilmeye karar verildiğinde köylüler toplandı. Genizleri yakan yanık kokusunu, geçmişin izlerini silmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Evin her şeyi tamamlandı. Herkes evinden bir şeyler getirmiş bu yeni gelenlere misafirlikte kusur etmemeye çalışıyorlardı. Bütün eşyalar yabancı da olsa, renkleri uyumsuz ve aykırıda olsa hayatlarını bunlarla geçirmek zorunda oldukları için kabullendiler.

Herkes niçin buraya yerleştiklerini merak ediyorlardı. Neden başka yere değil de Ahmetçe’ye yerleşmişlerdi? Niçin ilçeye yerleşmemişlerdi? Hem ilçeye gitseler hükümet ev arazi veriyordu.

-Midilli’yi buradan görüyorum hâlâ oradan kopamayışımdan, dedi Hasan.

Kısa sürede yerleştiler ve alıştılar bu köye. Çocuklar bile kendilerine uygun arkadaşlar bulmuşlar kendilerinin bildikleri oyunları buradakilere öğretip birlikte oynuyorlardı. Hasan ile Ahmet birlikte köy meydanında  buldukları küçük dükkana Ayvacık’tan getirdikleri demirci malzemelerini yerleştirip çalışmaya başlamışlardı. Devletten alınan izin ile Çaku’nun bıraktığı zeytinliklerden birer tarla verilmişti. Kısa sürede kendilerini toparlayıp bir ev daha alarak kardeşi ile ayrı evlere yerleşip biraz daha rahat yaşamaya  başladılar. Yıllar yılları demir dövmekle kovalamıştı. Hasan usta atları, eşekler, öküzleri nallıyor. Köyün engebeli ve taş döşeme yollarında sık sık hayvanların nalları düşüyordu. Nalbantlığın yanında kapı kilidi, menteşe, saçağı, maşa gibi akla gelebilecek her türlü demir ateşin sıcaklığından çıkıp iki kardeşin usta ellerinde hayat buluyordu.

Yıllar Hasan’a hiç mi hiç Midilli’deki evini anılarını unutturamadı. Her toplantıda sohbette çevresindekilere buralardan bahsederdi. Otuz yıla yakın zaman böylece geçti... Soyadı kanunu ile Adalı soyadını seçti Hasan. Kardeşi de Molva. Köyde her şeyleri olmuştu doğru, dürüst çalışmaları sayesinde hatırı sayılan kişiler arasına girmişlerdi. İkinci Dünya savaşı yıllarında yokluk ve korku Ahmetçe’yi de  sarmıştı. Yine savaş yine korku yine karamsarlık kol geziyordu.

Köy meydanında toplanan kalabalığın arasında birisi küçük demirci dükkanına doğru bakıyordu. Birisi eliyle Hasan ustanın dükkânını işarete ediyordu. Hasan usta Demir tozlarıyla kaplanmış kirli camı eliyle sildikten sonra dışarıya dikkatlice baktı. Kendisi ile ilgili bir şeyler olduğunu anlamıştı.

“Hayırdır inşallah... Otuz, otuz beş yaşlarında ama Türk değil bu”, diye içinden geçirdi Hasan usta.

Keşkekçi Mustafa’nın Şakir cırtlak sesiyle:

-Hasan usta bu yabancı Çaku’nun evini soruyor.

Yaklaşan yabancı Rumca:

-Selam. Ben Yorgo. Çaku’nun oğluyum, dedi. Hasan’ın hafızası birden canlandı. Rumca’yı iyi biliyordu ama otuz yıla yakın konuşmamıştı. Yavaş da olsa, anlıyor ve konuşabiliyordu. Anadolu’ya ilk ayak bastığında babasının döverek zorla sandala bindirdiği çocuk. Zamanın acımazlığını hissetti. Hasan buraya geldiğinde Yorgo  kadar gençti.

-Sizin evde ben oturuyorum. Hükümet bana verdi.

-Biliyorum köylüler söyledi evi almak için gelmedim. Babama verdiğim sözü tutmak için geldim.

-Babanız ne yapıyor?

-Babam öldü. Vasiyeti üzerine geldim hani sizde nasıl denir. Tanrı misafiri beni kabul eder misiniz?

-Tanrı misafiri dendi mi bizim kapımız ardına kadar açıktır. Allah bereket versin, diyerek, demirci dükkânının kapısını kilitledi. Hasan usta yaşlı ve titrek elleriyle Yorga’nın elini tutarak birlikte Arnavut döşemesi yoldan konuşa konuşa eve doğru yürüdüler.

O gece Hasan Usta hiç susmadı. Gözüne uyku girmedi, durmadan dinlenmeden Molva‘da nesi var nesi yoksa, kim neler yaptı, ne oldu sordu durdu. Yorga’dan neden kimse selam söylememişti? Kimse bilmiyor muydu geleceğini?

Babasını anlattı Yorga buradan gittikten sonra en çok burada bıraktığı zeytin yağı fabrikasına içinin yandığını, beş yıl sonra fabrikanın aynısını karşıda kurduğunu anlattı.

-Bilmem dikkat ettiniz mi babamın buradaki fabrikasında yemek zamanı ve  paydos zamanları çaldığı İngiliz canavar düdüğünün sesini duyar duymaz arkasından aynı düdükle karşıdan iki kez cevap verdiğini hatırlarsınız. Beş yıl boyunca sese  kendisinin de cevap vermek için nasıl uğraştı bilemezsiniz.

Hasan usta müsaade isteyerek, misafirini yalnız bırakıp odasına çekildi.
-Elin bu gavurun niye aldın eve bey, ya bir kötülük yaparsa. Bunlara güven olmaz.

-Sus be kadın Tanrı misafiri.

Bu şekilde karma karışık duygular içinde münakaşa ederken  uyudular, kaldılar.
Ertesi sabah Hasan usta ile Yorga sanki eski dostlarmış gibi dolaştılar. Babamın anıları çocukluğumun geçtiği yerler diyerek  fabrikayı, zeytinlikleri bir bir gezdirtti Yorga. Damın üstünde yorgunluk kahvesi içerlerken, Midilli’nin üzerinden güneş saklanıyordu. Yorga yarın gitmesi gerektiğini izninin iki gün olduğunu hatırlattı. İzin isteyerek yatmak için odasına çekildi.

Sabahın çok erken saatlerinde Fatma Hanım:

-Kalk bey kalk Alamanlar savaş açtı ev yıkılıyor duymuyor musun?

-Yat be kadın ne savaşı. Türkler savaşa girmedi.

-O zaman bu gürültü ne.

-En sonunda delireceğin belliydi senin geç bile kaldın.

Birkaç dakikalık sessizliğin ardından evin alt katından tekrar gürültü koptu. Hasan usta yataktan yavaşça doğrulup sisli lambanın alevini açtı. Küçük pencereden dışarıya baktı. Denizin üzerinde şafağın kızıllığı alabildiğince uzanıyordu. Ay ışığı yakamozları ile şafağa inat buradayım diyordu.

-Bu ne güzellik, dedi.

-Bırak güzelliği ya, evi soyuyorlar mı, yıkıyorlar mı sen  ona bak.

-Tamam tamam anladık, vır vır...  Sabah sabah gene taktın gürültüyü.

Hasan usta odadan çıkıp Yorga’nın odasına baktı yatağı boştu. Merdivenden alt kata inerken Yorga ile göz göze geldiler. Evin  karanlık merdivenlerinde.

-Bak ben Tanrı misafiriyim. Bana kötülük yapmanız sizin dininize göre çok büyük günah. Hem ben size hiçbir kötülük yapmadım ki, diye durmadan konuşuyordu. Hasan usta ilk önce neler oldu bitti bir türlü anlayamadı. Ama Yorga’nın konuşmalarından ve yüz ifadelerinden hiç de iyi bir şeylerin olmadığını biraz geç de olsa anlayabildi. Şöyle bir çevresine bakındı alacakaranlıkta. Merdivenin önündeki mermer döşemenin kaldırılmış olduğunu, yanında duran kazma ve küreği görünce daha dikkatlice çevresine bakındı.
Yorga kendince bir şeyler söyleyip duruyordu. Fakat hâlâ ne olduğunu anlayamamıştı Hasan usta.

-Gitmeliyim ben bunun için geldim. Zaten yoksa ne sizin ne de babamın ne yaptığı nerde nasıl yaşadığı umurumda bile değildi.

Yan taraftan eline aldığı küpün içinden sarı ışık demetinin parıltılı yansımalarını Hasan usta görünce.

-Vayyyy beee! Otuz yıldır bir hazinenin üstüne günde birkaç kez basayım da haberim olmasın. Merdivenin ortasında ne yapacağını şaşırarak oturdu kaldı Hasan usta. Kısa bir süre sonra kendini toplayarak:

-Fikrimi değiştirmeden hemen git, Tanrı misafirim diyerek beni en zayıf yerimden vurdun hadi git, diyerek lambanın titrek ışığını üfledi. Karanlıkta duvara dayandı kaldı. Yorga endişeli ve aceleci tavırlarıyla cümle kapının kilidini açıp sabahın ilk ışıklarıyla bir küp altınla denize doğru yola koyuldu. Fatma hanımın:

-Bey noldu, sesiyle tekrar kendine geldi.

-Elinin körü oldu.

Olanlara bir türlü inanamadılar. Fatma Hanım’ın:

- Ben sana demedim mi, beni dinlemedin, sözleriyle günler günleri kovaladı.
İkinci Dünya savaşı tüm hızıyla sürüyordu. Hasan ustayı yine vatan acısı sarmıştı. Kulakları sağır edercesine patlayan top seslerinin ardından evin camlarından titreme sesleri geliyordu. Patlamaların şiddeti o kadar kuvvetliydi ki köyde kimse ne yapacağını bilememişti. Panik halinde herkes evlerinden çıkmış, bir yerlere gidip geliyorlardı. Hasan ustanın oğlu babasının yanına gelmişti. Damın üzerinden Almanlar’ca Midilli’nin bombalanışını, karşı kıyının yanışını izlediler. Hasan ustanın gözlerinden akan yaşlara oğlu dayanamadı sordu:

-Babam canın babam, neden ağlıyorsun?

-Oğlum baksana evimizi bombalıyorlar.

-Baba orada bizim evimiz yok ki.

-Olmaz mı? Evim bağım benim her şeyim vardı orada.

-Olur mu babacığım? Biz oradan geleli otuz yıl oldu.  Artık orası bitti, burası var bizim için.

-Benim için orası hiç bitmedi oğlum, hep vardı.

-Babam, artık ağlama, ya  Almanlar burayı da bombalarlarsa ne yaparız? Gene evsiz  kalırsak...

-İşte  o zaman ölürüm tekrar aynı acıları yaşayamam.

Sıkı sıkıya tutuyordu İbrahim, babasının elini daha önce hiç görmemişti babasını ağlarken. İçi burkuldu boğazı düğümlendi bir çocuk gibi yanına oturdu. Gecenin karanlığında son bombanın patlayışına kadar hiç konuşmadan birlikte oturdular.

Bekleyiş içinde geçti günler. İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle günler eski sıradanlığıyla geçmeye devam etti. Hasan usta artık eskisi gibi çalışamıyor daha çok yetiştirdiği oğlu çalışıyordu. Hemen hemen oğlu İbrahim kendisi kadar usta olmuştu. Mürevvetini görmüştü. Boy boy torunları olmuştu. Oğul balı daha tatlı diye boşuna dememişlerdi atalarımız. Oğlu ile yaşamadıklarını, gösteremediği sevgisini torunlarında yaşıyordu.

Birden uyandı Hasan usta çok kötü rüya görmüştü.

-Hanım, su versene  çok susadım.

-Ne oldu bey?

-Sorma rüyamda Molva ‘yı gördüm.

-Bitirmedin gittin şu Molva’yı.

-Bitirdim bitirdim.

-Ne gördün rüyanda?

-Molva’da ki evimizin önünde hani bir çınar ağacı vardı ya...

-Eeee... Ne olmuş çınar ağacına.

-Sabaha kadar çınar ağacını yerinden çıkarmak için uğraştım durdum. Bir türlü çıkmadı çok büyümüş ne kadar uğraştımsa çıkaramadım.

-Hayır olsun.

-Kökünden çıkarıp, elime aldım. Hayati’nin sandalı ile buraya getirdim. Aşağı mezarlıktaki yamaca diktim. Hani şu büyük çam ağacının altına.

-Bunda ne var bey, niye kötü olsun ki. Ağaç dikmek çok sevaptır derdin. İşte onun için görmüşsündür. Hayatın boyunca hep ağaç diktin, aşı yaptın, artık yapamıyorsun rüyana giriyordur.

-Hiç anlamadın beni? Hâlâ anlamamakta ısrar ediyorsun.

-Ne var o zaman bu rüyada? Anlat da anlayayım.

-Artık öleceğim, benim için Molva bitti. Kopardığım bendim aslında.

Çok geçmedi Hasan usta yatağa düştü. Bir iki gün geçmedi ki yemez içmez oldu. Hiç de konuşmadı. Bilinmezdir ki  umudu muydu  yoksa hayatı mıydı biten? Kalabalık bir topluluk, Hasan ustayı aşağı mezarlıktaki büyük çam ağacının altına sessizce gömdüler. Her gün Molva’nın üzerinden güneşin batışını görsün diye.

Ekrem Ahmet GÖKÇE

 

Geri Ana Sayfa Arkadaşına Gönder

Yukarı