TAHA ve ZETİN

Daha usul yağmaya başlamıştı kar, az önceki haşinliği olmayınca işlerime vereceği zararı unutmuş romantik tarafıyla ilgileniyordum artık.

Birden sokak lambası söndü, ürktüm geriye çekilmek istedim pencereden, odamın içi güven veriyordu ama alamadım kendimi yağan karın güzelliğinden. Şimdi daha çok gökyüzüne bakıyordum. Uzun uzun baktım ta ki başım dönüp midem harekete geçinceye dek. Gökyüzüne yağan kara bakınca hep böyle olurdu.

Üşüdüğümü farkettim, sıkılmıştım da sessizlikten, önce kitap okumak istedim, iki gecedir elime almadığım kızılderili hikayelerini hatırlayınca heyecanlandım heyecanlanmasına da üstüme bir kazak giyip perdeleri açıp hafif bir müzikle uyumak daha cazip geldi.

Bu parçayı kaçıncı kez dinliyordum? İki ya da üç olmalı, yani en az bir buçuk saat oldu koltuğa uzanalı. Ne iyi yorumlamış şu Alman besteci Türk ezgilerini. Sahi neler hissetti acaba piyanonun tuşlarında, ya tuşlar onlar hissediyor muydu acaba can verdikleri tınıları? Muhtemelen pahalı bir Alman klasiği idi ve sorulabilse si bemole yorumu ne oluru İbrahim tatlı Ses’in Allah Allah ‘ı hakkında...

Gülümserken mırıldandım tuş bu yaa ne hissedebilir ki!

Uyumama engel olan müzik miydi? Kapatsam daha mı iyi olur acaba... Yok yok , işte Şol Cennetin Irmakları başladı, Yunus’un sözleri miydi böyle yüreğimi kabartan yoksa notalardaki aheng ve yumuşaklık mı? Acaba çalarken Richard amcada aynı ürpertiyi duydu mu? Gerçi sözlerini bilmiyordur herhalde. Ne garipti bunca insanla paylaştığı şeyin aslını bilmemek belki de hiç bilemeyecek olmak.

Kar bu sefer haince hızlanmış cama vuran buz parçacıklarının sesi çalan müziğe ritim olmuştu, sokak lambası da yeniden yanmış odayı aydınlatmaya başlamıştı.

Farkettiğim şeyle diken diken oldu tüylerim, vücudum titredi, bütün eklemlerim sızlarken ölecek gibiydim korkudan. Odaya giren ışığa en yakın noktadaki zeytin ağacının dalları odanın içine uzanıvermiş gibiydi.

Gölge herhalde gözlerim yanılıyor deyip kendimi cesaretlendirmeye çalışırken hafifçe doğruldum ve cesaretin bittiği anda gördüğüm gölge değil dalların kendisiydi.

Yine bir gülnihal şarkısı başlamıştı, iyi ki de başlamıştı anlık bir huzur verdi yüreğime, bu sırada anlamaya çalışıyordum nasıl girebilir bu koca dallar odama, hem ağaçta uzaktaydı, bütün gövdesiyle uzansa bile duvar? Cam? Çerçeve?

Tam gözlerim yanılıyor kesinlikle ışığı yakmalıyım cesur olmalıyım vesair gibi binlerce düşünceler saniyenin yüzlük parçalarıyla yarışırken, hıçkırıklar duymaya başladım, müzikle birlikte gelen hıçkırıklar...

Ağlayan dallardı ve inanılmaz bir şeydi bu, akıl mantıkla kavramaya çalışırken olan biteni daha inanılmazını yapıp sordum dallara neden ağlıyorsunuz?

Hiç ses duyulmamıştı ama anlamıştım ne dediğini, zaten konuşmanın devamı da böyle gerçekleşti, ben sordum zeytin sessizlikle anlattı olan biteni.

Önce geçmişlerini anlattılar, büyük büyük dedeleri Akdeniz’in güneyinde yaşarmış, onların çekirdekleri İtalya’ya, ordan Ayvalık’a gelmiş. Uzun yıllar önce de bir kardeşiyle birlikte buraya Fenerbahçe’ye bir fidan olarak dikilmişler. Buralarda epey bir hısmı varmış aynı yolla gelen.

Ilık rüzgarlar, yağmurlar ve tabi ki kar kavuştururmuş bütün kardeş zeytinleri birbirine. Kilometrelerce uzaklardan haberler gelir haberler gidermiş.

Bu gece de mutlu başlamış kar yağışıyla, genelde mutluymuş zeytin ailesi, pek kötü şeyler gelmezmiş başlarına, ya meyveleri ya da gölgeleri hatırına.

Ama bu gece uzaklardan bir kardeşlerinden öyle bir haber varmış ki! Bu saatte tam şimdi, bir çocuk hınca hınç vuruyormuş baltasını kardeşinin gövdesine, etrafta savrulan hem kardeşinin hem çocuğun gözyaşlarıymış.

Birden teselli etmek istedim odamdaki zeytin dallarını, dünya fani ve her canlı gibi onun kardeşinin de bir sonu olacak gibi beylik laflarla, dallar fırsat vermedi, devam etti anlatmaya;

12 yaşındaymış gözleri kan çanağı olmuş halde baltayı savuran çocuk. Hızla, bütün gücüyle, ardı ardına vuruyor ve haykırıyormuş;

 “Kimsenin zeytin ağacı yok madem sen niye varsın ki bizim bahçede, hem sabah olsun bulduğum bütün güvercinleri de öldüreceğim, madem kimse inanmıyor  ben neden inanayım ki, neden umut edeyim ki bu zeytinin dallarında, uçan kuşların kanadında barışı”

“Madem madem kimse umursamıyor, ben de kesiyorum bu ağacı ve hayal kurmuyorum artık zeytin dalı uzatacağım insanlar üstüne”

“İşte yok ediyorum bu ağacı yok ediyorum umudumu, yok ediyorum inancımı, yok ediyorum barışı”

“ Benim bir zeytin ağacım yok artık, büyüdüğümde de olmayacak, çünkü barışmayacağım kimseyle”

Derin bir işte dedi dallar, daha 12 yaşındaymış Taha...

Biz de; Bozduk bütün kardeşlerimle milyonlarca yıllık sessizliğimizi, karar verdik bu gece, kim varsa gecenin karanlığında uyanık kalan anlatalım Taha’yı anlatalım ki sürsün barışın umudu, Tahanın umudu...

Çok üşümüştüm uyandığımda, hem üstüm açık kalmış hem de perdeler açık olduğu için ahşap çerçeveden sızan rüzgar fena üşütmüştü. Tam odadan çıkıyordum ki, bir kırık zeytin dalı ve üç beş yaprak gördüm yerde, üşüdüğümü unutmuştum, cama döndüm bahçedeki zeytin ağacının kırık dallarını görünce dondu kanım.

Artık usul usul yağmur yağıyordu zeytinin yapraklarına ve onun gözyaşları gibi kayıp düşüyorlardı. CD çalarımsa bilmem kaçıncı turunda....

Adem MELEKE

 

Geri Ana Sayfa Arkadaşına Gönder

Yukarı