|
YİTİK
Beriki söyleniyordu
kulağımın dibinde. O söylendikçe ben biraz daha dalıyordum düşüncelerime.
‘Hayat, gerçeklerin yüzüne bakmamız için bizi zorluyor’ diyordu. Hayat, çetin
bir yoldu bence de. Acısı daha çok hatırda kalan, şenliği tez elden kayıp giden
ellerimin arasından. Hüzün de olmalıydı belki mutluluğun yanında. Ama nedense
hayatın en hüzünlü tarafına bakmayı seçmiştim kendi adıma. Neden?
Otobüsün hareket
edeceğini anonslamaya başladıklarında, beriki hayat üzerine son cümlelerini
aceleyle söylemeye çalışıyordu. Sanki bitirmeden söyleyeceklerini, bazı işleri
yarım kalacaktı. Öyle bir telaştı işte ondaki. Ya da bana öyle geldi.
Gözlerindeki kızarıklık konuşmaya ne kadar heyecanla devam ettiğini göstermeye
yetiyordu, yol yorgunluğuyla karışık. Ellerini havada savurup, belli ki son
fiyakalı cümlesini bırakacaktı masaya, ‘Hayat mı! Peh... Elinin tersiyle
oturtacaksın!’ Ne demekti şimdi bu?
Pencere kenarındaki
koltuğuma, bir ‘oh’ çekerek kurulduğumda, bütün yolculuklarımı pencere kenarında
yaptığımı düşünüverdim. İlle de görmeliydim biryerleri. Gece de olsa pencerenin
varlığını yanıbaşımda hissetmeliydim. Şimdi olduğu gibi. Karanlıktı. Gecenin
bilmem kaçını gösteriyordu saat. Bakmadım. Kolumda taşıdığım saat bileğimi
acıtıyordu. Yine alerji yapmıştı. Bana, ne alerji yapmıyordu ki! Su... hava...
insanlar... şiirler... öyküler... yaşamak... Kendime alerji duyuyor muydum?
Herkes yerini
almıştı. Birisi birilerinin yerini bulup bulamadığına bakınıyordu. Herkes tamdı
ki hareket etti otobüs. Ben de hareket ettim onunla birlikte. Belki farklı
yönlere... belki farklı hızlarda... Gecelerden bir gece, yolculuklardan bir
yolculuktu işte. Uyku yine benden alabildiğine uzaklaşmayı seçmişti ve yine beni
uyutmak yerine uyanıklığımı seyretmeye bir köşeye çekilmişti. Seyrediliyordum.
Gözleri üzerimdeydi hayatın. Acının... düş bahçelerinin... kareli elbisemin...
Ahmet Kaya’nın ‘hoşçakalın dünyanın tüm halkları’ dediği şarkısının... ve ve ve
parmağımdaki gümüş yüzüğün... Neden bu kadar gözler önündeydim?
Yol kıvrıla kıvrıla
uzanıyordu. Bazen tırmanıyordu dağlara, bazen kayıyordu ovalara doğru. Ben de
kayıyordum bir daldan bir dala. Bir başlıktan bir başlığa... bir paragraftan bir
paragrafa... bir aşktan bir aşka... bir anıdan bir anıya... bir dünyadan bir
dünyaya... Kaydıkça ürperiyordum. Ürperdikçe dizlerimde dermansızlık
başgösteriyordu. Zayıftım işte. Güç genç dimağlarda gezinmedeydi. Terkedilmiştim
yine. Sevmek bir başka aleme ertelenmişti tarafımdan. Aşkı gözlerimde boğmak
yerine yüreğimin en köhne köşesine gizlemiştim. Üzerine kilit vurma cesaretim
hiç olmadıysa da, köhne köşesinden çıkmasına da hiç izin vermedim. Aşk, üzerinde
kayılacak kadar kaygandı. Peki düştüm mü?
‘Hayat’ dedim
içimden, ‘hem sevilendi, hem alabildiğine nefret edilen...’ ne yapmıştı da bu
insanlar hayatın üzerine böylesine arsızca çullanıyordu? Belki dağları çoktu,
tırmandırıyordu insanı. Belki sarp kayalıkları vardı... derin denizleri...
dipsiz kuyuları... soluk bozkırları... susuz toprakları... hırçın nehirleri...
İnsanlar gibiydi yani. Uçurumları tehlikeli... kayaları sert... konuşması
vurgulu... Öyleydi evet, öyleydi. Ama dinginliğinde kaybolanlar da çok değil
miydi?
Uyumak istedim bir
an. Gözlerimi dinlendirmek iyi olurdu. Düşüncelerimi... bedenimi... ruhumu...
yüreğimi... aklımdan geçen binbir öyküyü... Öykülerim çoktu, doğru. Anlatmakla
bitmezdi de. Yazmakla hele hiç... kalemler devrilirdi, kağıtlar aklığını
yitirirdi. Öykülerim benimdi. Bendendi. Benimleydi. Kimi bir satırlıktı, kimi
bin... Kimi çok neşeliydi, bir parkta sallanıyordu salıncağa binmiş; kimi yolda
çamura batmıştı. Kimi kirliydi, kimi ak ve de pak. Kimi bir kısrak kadar
düşkündü hürriyetine, kimi prangalanmıştı her bir yerinden. Ben onların öykü
kahramanıydım, üstelik bir de yazanı... Evet. Ben şekillendirmiştim hayatımı.
Kim aksini söylemeye cesaret edebilirdi?
Hafızamdan
yolculuklarımı çıkardım, önüme serdim bir bir. Her biri farklı yöne gidiyordu.
Dünyayı dolaşıyor, bazı yerlerde konaklıyordu. Bazen otobüsten iniyordum.
Sırtlanıp çantamı yürüyordum, metrelerce. Bir istasyondan alıp beni, trenin biri
uzaklara fırlatıyordu. Kiminde uzanıyordum yatağa, kiminde oturuyordum hep.
İstasyonlar alıp başını geriye kaçıyordu. Bir yerde benden sıkıldığında, tren
beni rayların ötesine bırakıveriyordu. Çantam hep yanımdaydı. Yoldaşımdı. Hiç,
gidip geri döneceğim yerim olmamıştı. Belki bundan bir dolaba yerleştiremedim
onu. Bana her zaman lazımdı. İçinde, geçmişten taşıdığı çok şey vardı. Onları
yanımdan ayıramazdım. Kaybetmediğimdi onlar. Bu yüzden mi sımsıkı sarılıyordum
ona, sıcaklığını duyuyormuşum gibi?
Ağırlığı çöküyordu
gecenin. Herkes uykuya dalmıştı. Mırıltılar kesilmiş, kahkahalar dinmişti.
Gözleri görmeyen bir yığına dönüşmüşlerdi şimdi. Ben onları, o halleriyle
görüyordum. Hangi rüyanın içinde kaybolmuşlardı? Hangi rüya kabusa bırakmıştı
yerini? Ben rüyalarımı da uykularımla yitirmiştim. Yitirmiştim, odalarında ney
seslerinin dalgalandığı haftasonlarını. Sarnıçta aşık olmuştum bir kez daha bu
sese. Medussa doğrulmaya çalışıyordu. Büyülendim. O günden beridir büyülüyümdür
de. Bundan mıdır uzandığım her şeyin kaboluşu?
Konakladığım çok
sokak oldu. Evlerine girdiğim, insanların... Her biri farklı döşenmiş, her biri
farklı renge boyanmıştı. Zevkler tartışılmaz, zevksizliklerden dem vurulurdu.
Geçen yıl ayrıldığım yeleğim, o aynada beğenilmişti. Parça parçaydı... hayatımın
nasıl parça parça, parça parça bölüneceğine işaret ediyordu belki. Anlamamıştım.
İşaretleri okuyamadım hiç. İşaretler beni işaretledi, insanlar beni kolaylıkla
tanısın diye. Şimdi kaça kaça, gizlenecek yer bulamayışım bundan mı?
Yol yazılmıştı
alnıma belli. Kabullendim ben de. Kolaylaştırmak için hayatı, kabullenmek
gerekiyordu çoğu zaman. İnsan hep sevebilecekleriyle karşılaşamıyordu. Alnına
insanın sevmek yazılmıştı. Sevdim. Sevdim. Sevdim. Sevmek doyulmayandı.
Doyamadım. Her dağbaşı yalnızlığında, korkusuz karanlığa haykırdım. ‘Niye’ diye
sordum. Niye?
Saatler dakikalara
bürünmüştü yine. Otobüs karanlıktı. Sınırlar uzaklarda kalmıştı. Olamadığım her
şey uzaklarda kalmıştı. Ben de onlar için uzaklarda kalandım. Uzak olmayı
seçtik. Hayata... kırmızı rengine sarhoşluğun... kar yamaçlı dağlara...
aşıkların sofrasına... Kim anlardı dilimden ki? Ne kadar kopuk yaşadıysam, ne
kadar kapalı yaşadıysam, ne kadar gizli yaşadıysam... öyle kopuk, öyle kapalı,
öyle gizli yazıyordum. Artık paragraf yapmıyor, yüklemi gereken yerde
kullanmıyordum. Virgüllerim arttıkça artıyor; bol bol virgül tohumu atıyordum,
ben yokken çoğalsınlar diye. Üç noktalı yarım cümlelerim tamamlanmak için
birilerini bekler gibiydi, ben tamamlamaya cesaret edemiyordum. Korkularım
vardı, evet. Onların üzerine gitmeliydim. Korkularımı korkutmalı, kaçırmalıydım
kendimden uzak iklimlere. Yapmıyordum. Hareketsiz kalmak için direnç
depoluyordum hatta. Acaba hayatın neresindeki yola sapmayı ihmal etmiştim?
Otobüsteki
görevliden bir içecek istedim, çekinerek. Yüzüme bile bakmadı. Alınmadım.
Geceydi. Uyuyamıyordum Ve çok susamıştım. Hassas davranamayacak kadar yorgundum
da. Bana sade bir gazoz getirdi. İçtim. Bir solukta tükettim plastik bardaktaki
içeceği. Boğazımdaki o yanma hissini duyumsadım. Hoştu. Anılarıma daldığımda
aldığım tat gibiydi damağımdaki. Ne zamandır anılarımla yaşamaya başlamıştım?
Sanırım çok yıllar oldu. Çok yıllar... Nasıl benim için yaşamak güzel idiyse,
şimdi onları an ba an anmak da bir o kadar güzeldi. Sadece farklı açılardan
bakmaktı yaşanmışlara. Çantama sarıldım yine. Kokladım. Neden gözlerimde biriken
yaşları salıveremiyordum?
Yollar gitmekle
bitmezdi, biliyorum. Eğer devamlı gtimekse tercih, yollar gitmekle hiç
bitmiyordu. Rengi değişiyordu... şekli değişiyordu... örtüsü değişiyordu...
eğimi değişiyordu... yanından-yönünden kayan manzara değişiyordu... ama
bitmiyordu bir türlü. Bitmek istemiyordu sanki. Birileri uç-uca bağlamıştı
onları. Dolana dolana dünyaya dolanıyordu. Sarmaş-dolaş oluyorduk. Kopamazdım
artık yollardan. Bana öyle geliyordu. Biri ellerimden, kollarımdan; bir de
yüreğimden zincirlemişti beni. Sormadan hiçbir şeyin nedenini, ilerliyor muydum?
Çekiliyor muydum yani? Kimdi? Ne isterdi benden? Dahası bende onun istediği ne
var olabilirdi? Küçüktüm. Yollarda kaybolacak kadar küçücüktüm. Bile bile
küçüklüğümü nasıl korkmazdım karşıma çıkabileceklerden? Nasıl korkmazdım
birbaşınalıktan? Oysa ne dik göründüğümü de biliyorum. Dik... dimdik...
sarsılmaz... sapasağlam... Ben göründüğü gibi olamayanlar safında mı yer
alıyordum acaba?
Gün ağarıyordu.
Otobüs saatlerdir dur durak bilmeden salınıyordu. Gözlerim doğan güneşin
şenliğine kaptırdı kendisini. Tam da bana doğru doğuyordu. Bana doğuyordu sanki.
Keşke, keşke ben de doğabilseydim her sabaha güneş gibi. O, asırlardır yılmadı
bundan. Ben daha bir kez olsun doğmayı başaramadım sabahlara. Bir kez olsun
yeniden başlayamadım güne. Bir kez olsun sıfırlayamadım yaşadıklarımı. Bir kez
olsun tazeleyemedim bakışlarımı... sevdalarımı... mevsimlerimi... Böyle yitip
gidecek miydim? Yoksa ben yitik miydim?
Naz Ferniba |