YAŞLI ÇINAR VE ZEYTİN GÖZLÜ ÇOCUK

O  yıl  yine  bahar  gelmeden  önce  düşmüştü cemre,  hem de  ateş  koru  gibi  bir  sıcaklıkla.  Havadan  sonra  suya da düştü.  Su da  hava  gibi  ısınmaya,  daha  bir  güzel  olmaya  başladı.  Cemre havanın  güzelleşmesini, suyun  ısınmasını  ve  toprakta  gizlenen  bütün çiçeklerin,  ağaç  fidanlarının,  canlıların  uyanmasını  müjdeledi.  Bir  muştu oldu  canlı  cansız  varlıklara. 

Bahar, toprağa cemre düştükten sonra geliverdi dağlara, ovalara, kırlara, köylere, şehirlere… Önce  kardelenler, nergizler kaldırdı bükülmüş boyunlarını gökyüzüne, ardından frezyalar, kırkkaranfilleri, kırkkanatlılar, güller baygın  kokularını yaydı etrafa, renk renk ışıklarını aksettiler sulara. Sonra binbir kokuyla doldu her yer. Zeytin gözlü bir çocuk gülümsedi  karlar  erirken,  dağlara  doğru yürümeyi geçirdi içinden. Dağlardan ovalara doğru koşmayı. 

Kuşların  daha bir neşeli öttüğünü,  neşeli uçtuğunu gördü gökyüzünde. Derelerin daha bir sevinçle, çoşkuyla  aktığını… Kalbi umut ve sevinçle çarptı o an.  En soğuk sözler bile yumuşayıp inceldi, eridi yüreğinde.  Sevdiklerini  anımsadı.  Yaşlı  çınarı, dallarında  yuva  yapan  ve  sevinçle kanat  çırpan  minik  minik  kuşları…

Güneşli  bir  güne  açmıştı   gözlerini  zeytin  gözlü  çocuk, pırıl  pırıl  bir  ilkbahar  gününe.  Derin  bir  ilkbahar  kokusunu ciğerlerine  çekerek  koştu  yemyeşil  çayırlarda, çiçek  desenli  kırlarda. Gülen  gözlerle  baktı  sevgi  ve dostluk  kokan  yaşlı  çınara.  Rüzgar dağlardan  ormanlardan  kırlardan  topladığı  bütün  çiçek  kokularını  sanki alıp buraya  getirmişti.  O sıcacık sevgisini, ulu bedenine tutsak etmiş çınar, zeytin gözlü çocuğun dostluğunu  canevine  dalga  dalga  sürüklerken.  O küçücük yüreğinde  dağ gibi kederini büyüten ve dallarının altına sığınıp  gizli  gizli ağlayan,  hülyalarına   kara  bulutlar  düşüren  çocuk  o  değildi sanki.

Şimdi  sevinçliydi  yüzü  gözleri   gülüyordu… Bahar  gülüyordu. Sular,  dağlar,  bütün  dünya  gülüyordu  onunla  sanki….Bir  şarkı  vardı dudaklarında, sevinç  ve neşe  dolu,  her  yer  çınlıyordu  sesiyle.  Bir yıldızı  vardı  şimdi,  gecelerini  ışıtan  bir  yıldız.  Bir  bulutu  vardı şimdi,  bembeyez  geçip  giden  üstünden, kar  gibi,  rüzgar  gibi.  Bir sevgisi vardı  şimdi, her  anışta  içinde  çoğalan, hep  içinde  kalan  öylece.  Bir mevsimi  vardı  şimdi,  gülümseyen, bütün  güzellikleri  saklayan  içinde,  bir ümit, bir  ses,  bir  ışık,  bir  heves  gibi.  Bir  yeri  vardı  şimdi, ıssız bir  ada,  bir  dağ,  bir  deniz  kıyısı  gibi,  belki  herkese  uzak;  ama kalbine  en  yakın   yer…

Birgün  düşüncelere  daldı  yaşlı  çınar. Çünkü  içten  içe  bağ  kurduğu, hergün  yolunu  beklediği,  yalnız  kalınca kendisiyle  konuştuğu  dert  ortağı, zeytin  gözlü,  tatlı  sözlü  arkadaşı gelmiyordu  artık:  Şaşırdı.  ‘Her  gün  gelirdi’  diye  düşündü  çınar. Günler  geçip  gidiyordu,  belki  hastalanmıştır  diye  avuttu  kendini.  Ama her  dakika  yerini  ümitsizliğe  bırakan  bir  oyundu  sanki.  Günler  usul usul  geceye,  geceler  usul  usul  gündüze  akıp  gidiyordu.  Ne  zeytin  gözlü çocuk  vardı ortalarda,  ne de  kendisinden bir haber.  Hâlâ ne olduğunu düşünüyor  ama  bir  türlü  yanıt  bulamıyordu. 

Birden durup sessizliği dinlemeye başladı, ürperdi.  Rüzgar dallarını salladıkça inliyordu. ‘Neredesin, seni çok  özledim, tatlı sözlerini de’ diye bir ah geçirdi…Hasta değilsin ya,  istersen sana bir demet kızıl karanfil  yollarım.

Günler böylece geldi geçti, geceler  sabahları  soluyarak  uzaklaştı yanından.  Hergün  zeytin  gözlü  çocuğun  yolunu  gözledi.  Ümitsizliği  hergün  biraz  daha  artıyordu. Hergün  bir  sürü  insan  gelip  geçti  altından, kuşlar  kelebekler  uçtu  çevresinden.  Ama  o  yalnızlık  çekiyordu.  Issız bir  çöldeymiş  gibi. Susuz,  kimsesiz,  dağı  yeşilliği  olmayan  alanda  kavruluyordu.  Oysa  çevresi  kuşlarla,  ağaçlarla,  yeşilliklerle  doluydu. Ama  o  onların  arasında  kendi  başına  kımıltısız,  mutsuz  ve  yalnızdı.

Birgün  yine  etrafındaki  sessizliği  dinlemeye başladı.  Ürperdi,  damarlarındaki  kanı  donmuş  gibi,  bütün  dalları yaprakları  fırtınaya  tutulmuşcasına  titredi.   Her  şey  aynıydı  halbuki. Güneş,  gökyüzü,  kuşlar,  rüzgar  hep  aynıydı.   Aylar  geçmişti  zeytin gözlü  çocuk  hâlâ  ortalarda  yoktu,  gelmiyordu.  Umudunu  kaybediyordu  yavaş yavaş...  ‘Umudumu  kaybettim ya,  umut  her şeydir.  Kırgınlığım kızgınlığım  işte  o  zeytin  gözlü  çocuğa,  giderken  yanında  götürdü umudumu. Umudum  benim  yaşamak  nedenimdi, yaşamak  sevincimdi’ diye  sitem etti  içinden.  Sararmaya  koyuldu  yaprakları,  soğuyordu  koca  gövdesi gitgide,  üşümeye  başlamıştı,  ürperiyordu…  Yollara  baktı  uzun  uzun… Bomboş  geldi  her  şey.  Şehir  bile…  hiçbir  şeyin  anlamı  kalmamıştı… titredi  koca  çınar.  Ürperdi,  yaprakları  tiril  tirildi,  ince  bir duyguyla  savuruyordu  yapraklarını,  yaprakları  dinmez  gözyaşı  oldu  aktı derelerde,  ıssız  ovalara,  kırlara  şehirlere  doğru...

Karlar yağdı, eridi. Sonra  leylekler  döndü  yuvalarına, kırlangıçlarla  süslendi  gökyüzü.  Deniz  dalgalandı,  toprak  menekşeler hediye  etti  çocuklara.  Yıldızlar  kaydı,  ayvalar  sarardı.  Zeytin  gözlü çocuk  gelmedi. 

Çocuklar  büyüdü,  erguvan  dudaklı  gençkızlar  beyaz  duvaklara büründü.  Evlerde  her  akşam lambalar  yandı,  lambalar  söndü.  Ay  yeri göğü  süslerken,  sevgililer  buluştu  gizlice  gür  dallarının    altında, saatlerce  yan  yana  oturdu.  Onlar  kah  susarak, kah  sarılarak konuştu. Çınar  gördü  tüm  bu  oldu  bittileri, sevgi  dolu   fısıltıları  dinledi. Yıldızlar  ışıklarını  gönderdi.  Zeytin  gözlü  çocuk  gelmedi…

Yine  umuda  yöneltmişti  yüzünü  dağlar,  havaya, suya  ve  toprağa  cemre  düşeli  epey  olmuştu.  Dağlarda  kardelenler, ovalarda  erik  ağaçları,  şehirlerde  papatyalar  bir  sevinçle  açıverdiler. bahçe -  çiçek.  börtü  böcek  ısınsın  diye  tepelerine  dikildi  güneş.  yer-gök,  çocuklar  şenlensin,  bütün  ağaçlar  bitkiler  yeşersin  diye.

Bulutlar inip döneniyordu çınarın başında, göğe yükseliyordu.  Sonra yağmur olup, gözyaşı gibi tekrar  damlıyordu dallarına, yeşersin  diye. Bahar dallarına rüzgarını vuruyordu, damlalar yapraklarına cansuyu olsun  diye.

Bir  daha  hiçbir  bahar  yeşermedi  yaşlı  çınar. Damarlarındaki  can  suyu  çekildi.  Dalları   gövdesi  kurudu.  Artık  kuru bir  odun  parçasından  farksızdı…

Aradan  çok  uzun  bir  zaman  geçmişti.  Birgün koca  bir  adam  geldi  Hollanda’dan,  zeytin  gözleriyle  baktı  uzun  uzun baharında  eylülü  yaşayan  kanadı  kırık  bir  kuş  gibi  çırpındı,  kalbini hüzünle  dağladı,  ağladı  hülyalarına  siyah  bulutlar  inmişcesine…  Bir demet  kızıl  karanfil  bıraktı  çınarın  koynuna,  gülümsedi  içi  burkularak kurumuş  yaşlı  çınara,  eğilip   kulağına  fısıldadı  ‘seni seviyorum’ dedi…

 

YAŞLI BİR ÇINARIM

 

Ben  dalları  fırtınalarda  kopmuş

yaslı ve  yaşlı  bir  çınarım

binlerce  acının  ortasında  yorgun  ve  yalnız

 

alnı gül  işlemeli  günler  getir  bana  ey  çocuk

hülyalı  gülüşler

gözlerinle  görmek  istiyorum  sabahı

dünyayı  yüreğinle  sarmak  istiyorum

umutlu  ve  şen

 

ne  zemheriler  gördüm  ben

ne  fırtınalar  geçirdim

çağının  ışığıyla  yak  beni

çağının  ışığıyla  sar,  üşüyorum

 

gövdemde  kaç  balta  izi  var

kaç  kan  lekesi  alnımda

nice  ihanetler  gördüm  ben

nice  zulümler

 

üşüyorum

alnı  gül  işlemeli baharlar  getir  bana

umudu  sevda  kokan  sabahlar

gözlerinle  görmek  istiyorum  yarınları

dünyayı  yüreğinle  sarmak  istiyorum

 

pınar  seslerine  kat

başak  tanelerine  koy

arıt  beni  günahlarımdan

lekesiz  bir  sevgiyle  geçilir  ancak  ırmaklar

kocaman  bir  yürekle  ey  çocuk

beni  yüreğinle  sev,  gözlerinle  okşa

bırakma  ellerimi  n’olur

Bırakma  ellerimi…

                                              Nuri CAN

 

Geri Ana Sayfa Arkadaşına Gönder

Yukarı