|
YEŞİL
ÜNİFORMA
Doğudaki köylerden,
fakir köylerden bir tanesiydi Sarıca köyü. İnsanları kıt kanaat geçinirlerdi.
Herkesin çok az, ancak kendilerini doyurmaya yetecek parası vardı. Bu nedenle
başlıca geçim kaynaklarından birisi de kaçaktı. Kaçağa gitmek onları
zenginleştirmiyordu ancak biraz olsun ferahlıyorlardı ekonomi yönünden. Aslında
ortaya konan bedel karşılığında alınan bedeli hiç mi hiç karşılamıyordu. Ortaya
"kol" konuyordu, "bacak" konuyordu, "yaşam" konuyordu, "umut" konuyordu.
Karşılığı ise bunları hiç mi hiç karşılamıyordu, ancak elden gelen fazla
birşeyleri yoktu. Mehmet Çavuş'un evi de bu köydeki "sıradan" evlerden biriydi.
Onların da aşları kendilerine ancak yetiyordu. Mehmet Çavuş'un dört çocuğu
vardı. Üç tanesi evlenip başka diyarlara göçmüşlerdi ancak en küçükleri Hasan
onunla yaşıyordu. Hasan, Mehmet Çavuş ve karısı Iraz. Bu küçük dünyalarında
geçinip gitmeye çalışıyorlardı. Mehmet Çavuş da köydeki hemen herkes gibi kaçağa
gidiyordu. O da ortaya "yaşamını" koyanlardandı. Başkalarının tarlasında
kazandığı parayla kendi karnını doyurabiliyordu ama ya Hasan'ı. Onun da karnı
doyuyordu belki ama Mehmet Çavuş bu dünyada en büyük açlığın beyin açlığı
olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden Hasan'ın eğitimi için para gerekliydi. Mehmet
Çavuş'un en büyük dayanağıydı en küçük oğlu Hasan. Hasan çok çalışkan bir
çocuktu. Köy okulunda, derslerinde çok başarılıydı. Küçüklüğünden beri asker
olmak isterdi. O üniformayı giymek isterdi daima.Yeşil üniformayı.Mehmet Çavuş
da bunu görerek umutlanıyor, oğlunun ilerde büyük bir asker olacağını hayal
ediyordu.
Bir gün Mehmet
Çavuş'un da Hasan'ın da istediği haber geldi köye. Askeri okul sınavları için
büyük şehirde girdiği sınav ve mülakatı kazanmıştı İstanbul'a çağrılıyordu. Bu
haberi alınca dünyalar Hasan'ın olmuştu. Bir hafta sonra gidecekti okuluna ve
ondan sonra asker olacaktı. Ne demekti bu. Çok ama çok mükemmel birşeydi bu onun
için. Bir hafta boyunca düşündü durdu okulunu, yeşil üniformayı kırlarda
bayırlarda. Sevincinden yerinde duramıyor kendini gün boyunca kırlara bayırlara
vuruyordu. En sonunda gideceği gün geldi çattı. Sürekli hayalini kuruyordu yeşil
üniformanın. Hayallere o kadar dalmıştı ki kapının açıldığını bile duymamıştı.
Babası yanı başına oturduğunda ancak ayırdına varabildi içeriye birisinin
girdiğini. Babası oğlunu alnından öptükten sonra yavaş ve tecrübeli bir sesle
konuşmaya başladı:
- Oğlum yarın
buradan gideceksen. Bizi senden ayrı koyacaksan, ama unutma ki biz her ne kadar
üzülsek de senin bu başarın bize gurur ve sevinç getirdi. Biz başından beri
senden ümitliydik oğul. Bundan şüphen olmaya. Sana diyecağım keyfini heç
bozmayasan. Bizi heç düşünmeyesen. Oraya gidesen vatanın için aslan gibi bir
yiğit olasan. Bizim yüzümüzü kara çıkarmayasan ki bundan hiç şüphem yok. Bak
oğul ben kaçakçıyam biliysen. Eğer bir gün beni de vurman gerekirse heç
çekinmeden ölür beni hakkım helal olsun. Çünkü sen öncelikle bu vatanı
koruyacaksan beni değel.
- Baba o nası söz.
Sana tüfengimin namlusunu kaldıramı bilir mişim? Gözünü seveyem böyle konuşma
baba.
-Namlunu bana
doğrultaceysen. Yapaceysen bunu gerekirse çekinme. Hadi yiğidim yat, uyu şimdi
vakıt geçtir. İşimiz erkendir.
Mehmet Çavuş oğlunu
tekrar alnından öptükten sonra, kapıdan bir hayal gibi çıkıp gitti. Gün ışımaya
başladığında Mehmet Çavuş ve Hasan çoktan ayağa dikilmişlerdi bile. Hasan
anasına sarılıp iyicene öptü onu. Iraz kadın yavrusunu sarıyor hiç bırakmak
istemiyordu. Ancak yavrusunun istikbali ana yüreğinin zincirlerini bile
kırıyordu. Hasan son kez anasına sarılıp elini öptükten sonra babasıyla beraber
yola düzüldü. Yolda giderlerken babası tekrar konuşmaya başladı:
- Akşam dediklerimi
heç unutmayasan oğul. Bunlar kulağına küpe, kafana şapka olsun. Heç ama heç
unutma dediklerimi. Bunlar ki oğul sana yoldaaş olsun. Yol boyunca aralarında
başka hiçbir konuşma geçmedi. Kasabaya indiklerinde gün çoktan ışımış, insanlar
işlerine başlamışlardı. Hasan bineceği otobüse doğru yaklaşmadan evvel babasına
iyice sarıldı. Babası ona sımsıkı sarıldı. Bir an için yüreğinde oğluyla
parasızlıktan oğluyla beraber İstanbul'a gidememenin acısını duydu. Hasan'ı
öptü.Hasan'a tekrardan "heç unutma oğul" dedi. Hasan babasının elini de öptükten
sonra otobüse doğru koştu. İçeriye girip yerine geçti. Otobüs harekete geçti.
Babası ona el sallarken halâ babasının "heç unutma oğul" sözü kulaklarında
çınlıyordu...
***
Başını pencereye
yasladı. Camda hızla akıp giden dağları, ovaları, ağaçları izliyordu. Gözünün
önünden film şeridi gibi akıp gidiyordu bu doğal yapılar şimdi. Ancak sevinci
öylesine büyük ve kabına sığmazdı ki, koskocaman dağları birer tepe, gepgeniş
ovaları birer tarla kadar ufak görüyordu. Dışarıyı izlerken bir yandan da
düşünüyordu. O anki üzüntüsünü ve sevincini bir kefeye koyuyordu. Annesinden,
babasından, köyünden ayrılmak onu üzmüştü ama içini yokladığında sevincinin kat
be kat fazla olduğunu pek de şaşırmadan farketti. Aklına yeşil üniforma düşmüştü
şimdi. Kendisini yeşil üniforma içinde nöbet tutarken hayâl edince yüreğine
sıcak birşeyler aktı sanki. Fakat babasının sözleri bu sevincini gölgeledi. Bu
sözler yüreğini ve aklını deliyordu. Nasıl, nasıl yaparım diye düşündü içinden.
Nasıl babama namlu kaldırırım. Nasıl onu hapse götürürüm. Nasıl, nasıl soruları
beynini kemirirken uyuyakaldı.
İstanbul'a
geldiğinde dağların ve ovaların yok olduğunu yerlerini binaların aldığını
şaşkınlık ve korkuyla gördü. O koca dağlar ona küçük gelirken, bu büyük binalar
ona dağlardan daha kasvetli ve iri geliyordu. Kalabalığın arasına karışınca
hayreti ve korkusu daha da arttı. Bu kadar insan nasıl burada toplanmıştı? Kaç
kişi vardı burada? Ne kadar da çoklar diye düşündü. Bu mahşeri kalabalıktan
seçtiği insanlara sorarak okulunun yolunu buldu. Azıcık parasıyla bir vasıtaya
binip okulun olduğu yere vardı.
Okulun önüne
geldiğinde yüreği küt küt atıyordu. Bu okul binalardan da, dağlardan da daha
büyük ve kasvetli gelmişti Hasan'a. Ancak bu bina ona korku değil sevinç ve
heyecan veriyordu. Girişteki memura belgelerini verdi. Durumunu anlattı. Kaydını
yaptırdı. Büyük demir kapı arkasında kapandığında kendisini yalnız fakat bir o
kadar da mutlu hissetti.
***
Aradan yıllar
geçmişti. Hasan'ın bindiği o eski otobüsten daha hızlı geçmişti sanki yıllar. Bu
Hasan için böyleydi fakat anası babası için asırlar kadar uzun geçmişti bu zaman
dilimi. Iraz Kadın ve Mehmet Çavuş için bu zaman kum saatindeki kumların tane
tane ve yavaş yavaş dökülmesi kadar uzundu. Yılların eskittiği Iraz Kadın ve
Mehmet Çavuş, yılların gençleştirdiği Hasan'a meydan okurcasına dinçtiler. Oğul
köye girdiğinde yüreğinde bir sızı hissetti. Bu, vatanından uzak kalan
insanların ortak özelliğiydi. Hasan bir bülbül köy de altın kafesiydi sanki.
Kerpiç damlı evden içeriye girdiler ailece. Kardeşleri, anası, babası ve
kendi... Baba ağır ve özlemini kabına sığdıramayan bir sesle konuştu:
- Hoş gelmişsen
oğul.
Bu sözcükler başka
hiçbir söze ihtiyaç duyulmaksızın herşeyi anlatıyordu. Hasreti, sevinci,
heyecanı... Kucaklaştılar baba oğul, uzun uzun, birbirlerini içlerine sindirmek
istercesine. Daha sonra anasıyla, kardeşleriyle kucaklaştı.
Hasan asker
olmuştu. Asker... İşte en sonunda yeşil üniformasına kavuşmuştu. O yıllardır
hayalini kurduğu yeşil üniforma ona çok ama çok yakındı.Babasına ve ailesinin
diğer üyelerine uzun uzun herşeyi anlattı. Hasret giderdiler uzunca bir süre.
Sonra Hasan yeşil üniformasını giydi. Görevine başladı. O bir askerdi. Kaçağa
gidenleri gözünü kırpmadan vuracak bir asker...
***
Aradan aylar geçti.
Hasan, işinden çok memnundu. Nasıl memnun olmasındı ki... Yıllardır hasretini
çektiği şeye kavuştuğunda korkaklar gibi çekip gitmek olur muydu?... Bu arada
Mehmet Çavuş da kaçağa gitmeyi bırakmış, evlatlarının geliriyle yaşlılığının,
güçsüzlüğünün keyfini sürmeye başlamıştı. Hasan bu geçen zamanda evlendi, çocuk
sahibi oldu. Ancak bütün bu mutlulukların içinde bu mutlulukları büyük bir
oranda gölgeleyecek büyük bir giz vardı. Bu giz Ağabeyi Halil'in kaçağa
gittiğiydi.
Yine bir gün bir
gece nöbetindeyken, sınırda ilerleyen bir karaltı gördü. Dev gibi projekörünü
adama tuttu. Işık o kadar büyüktü ki Hasan bırakın kaçağın yüzünü görmeyi, onun
bir insan olduğunu bile zor sezmişti. Çünkü bu dikenli tellerin ardında ve
içinde çok tilki bulunurdu. Ve müthiş koku alma duyularıyla mayınların yerini
bulmaları zor olmazdı. Karanlıkta keskin ve emreder bir ses yankılandı:
- Dur!
- Dur yoksa
ölürsün!
- Sınırı geçmenin
cezası ölümdür, Dur! Bu sana son uyarım!
İtaatkar olmayan,
yasaklara uymayan bu adam kanundaki cezasını bulmuştu. Soğuk bedeni işe yaramaz
bir yığın gibi mayınlı alana yayıldı...
Ertesi sabah köyün
ahalisi, tellerin ardından mayınlı alandaki cesede bakıyordu. Mayın uzmanları
cesedi alarak köy meydanına bıraktıklarında gökyüzünü yakan çığlıklara
isyankarcasına göklere yükseldi. Ancak dikkat çekmeyen küçük bir ayrıntı vardı.
Hasan'ın yeşil üniforması ağabeyi Halil'in kanıyla apal olmuştu....
Abdurrahman ÇELİKOK |