|
SAFİYE'NİN PÜSKÜLLERİ
Geçtiğimiz yaz, bir
arkadaşım güneyde kendi başına bir geziye çıkmıştı. Sever böyle tek başına
gezmeyi. Bu öyküyü bana o anlattı. Gezi sırasında çektiği fotoğrafları gösterdi.
Güzel fotoğraflar çekmiş arkadaşım. Öykünün kahramanlarını görmüş gibi oldum.
Olay da çok hoşuma gitti. Kaybolup gitsin istemedim. Ben de size aktarayım diye
düşündüm. Arkadaşım burada size anlatacağım her şeye tanık olmamış ancak ben de
o taraflı olduğum için bazı şeyleri kendimden katmakta bir sakınca görmedim.
Istedim ki yurdumun insanının ne kadar sevecen olduğunu herkes bilsin, öğrensin.
Ama sakın ha bunu bir köy öyküsü sanmayın. Kent öyküsü de değil bu. Bu öykü
başka bir şey; değişimin öyküsü...
...
Güneşin ilk ışıkları tanyerini ağartıyordu. Tek ayak üstünde uyuyan beyaz bir
horoz, silkinerek başını gizlediği kanadının altından çıkardı. Gözüne giren,
bizim fark edemeyeceğimiz kadar az ışıkla birlikte, biyolojik saati çalmıştı.
Üzerine düşen görevi hemen yerine getirmeliydi. Küçük ciğerlerinden beklenmeyen
bir güçle öterek kümesteki tavukları, ahırdaki hayvanları, evdeki sahibini ve
bütün köyü ayağa kaldırdı. Sesi alacakaranlık gökyüzünde çın çın öttü; çok
uzaklardan, diğer köylerden duyuldu. Sesle birlikte başını gizlediği yerden
çıkaran komşu köyün horozu bu işe çok bozuldu. Gene geç kalmış, ondan önce öten
biri olmuştu. Onun da güçlü ciğerleri vardı tabi. Hemen kızgınlığını dile
getirdi. Horozlar karşılıklı ötüştüler. Birbirlerine kızgın sözler söylediler.
Ağaran tanyeri, çizgiler, yeşilin rengi, ses, ısı ve ışıkla birlikte yerli
yerine geliyordu. Yıldızlar birer birer kaybolurken ovada yeni bir gün
başlıyordu.
Köylü Hasan, kent gürültüsünden uzakta, alışmış olduğu yaşantıyı sürmekten
hoşnuttu. Uykusunu, uyuşukluğunu üzerinden atması çok uzun sürmedi. Uyanır
uyanmaz ilk işi, her zaman yaptığı gibi ahıra gitmek oldu. Eşeği Safiye’nin
yemine, suyuna baktı. Karısı Gülbeyaz’la birlikte koyunları sağdı., tavukların
yemini verdi; dönüp karısının hazırladığı yer sofrasında çocuklarıyla bir güzel
karnını doyurdu. Hasan’la Gülbeyaz’ın bir küçük kızları bir de kundakta oğlan
bebekleri vardı. Sofrada küçük kızına sordu:
“Şehirden bir şey ister misin?”
Çocuk utangaç bir gülüşle.
“Boya kitabı al.” Dedi.
“Nasıl bir şeymiş o?”
“Resimli, üstüne boya yapılıyor.”
“Peki.” Dedi Hasan. “Boya kitabı” diye yineledi unutmamak için.
Gülbeyaz sitem etti.
“Sen bu kızı çok şımarttın.”
Hasan köy gelenekleri ile, ataerkil bir aile düzeni içinde büyümüş olmasına
karşın gerçekten de kızını kıramıyordu. Annesi de zaman zaman kızını
kıskanıyordu. Hasan güldü. Belli ki karısı da bir şey istiyordu. Sordu:
“Sen ne istiyorsun?”
Kadın da aynı kızının tepkisini gösterdi.
“Toka.” Dedi kızararak.
“Toka mı? Yahu sana daha yeni toka almadık mı?”
“Olsun... Bir tane daha istiyorum.”
Hasan yine güldü.
“Peki, alırız.” Dedi.
“Baba bana da al.” Dedi yalvarır bir sesle küçük kız.
“Peki sana da alırız.” Dedi Hasan.
Hasan kente gidip, günlük yumurtaları ve eşiyle birlikte sağdıkları sütü
satacaktı. Kahvaltıdan sonra yeniden ahıra gidip eşeği Safiye’yi yola hazırladı.
Koşumlarını, kulaklarının, başının kenarına püsküllerini taktı. Semerini, üstüne
sırtına binince ayaklarını sarkıtacak kadar bir pay bırakarak boş bir heybe ve
sarı renkli, kamış örgüyle yapılmış yumurta sepetini, süt dolu bakracı
birbiriyle dengeleyerek yerleştirdi. Safiye’yi dizginlerinden tutup ahırdan
çıkardı.
Safiye, dişi bir eşekti. Bunda bir gariplik yok. İki yandan sallanan kocaman iki
tane kulağı, hüzünlü bakan iki karagözü, küçük ve nazik adımlar atan ince
bacakları vardı. Sanıldığı gibi inatçı da değildi. Sahibi onu nereye çekerse
oraya giderdi. Sahibinin göbekli gövdesini ve yükleri taşımakta biraz zorlansa
da pek yadırgamıyordu. İyi bir adamdı sahibi. Dövmüyordu; yemini suyunu eksik
etmiyordu. Bütün işi sahibini, bazen de biraz yükü şehirle köy arasında
taşımaktı. Bir de başına bir anlam veremediği süsler asıyordu sahibi. Bir eşeğin
başına püsküller takılmazsa, eşek yükünü taşımaz mıydı acaba? Ne Safiye’nin, ne
Hasan’ın bunu düşündüğü pek söylenemezdi ama Hasan Safiye ile kente gideceği
zaman, küçük deri parçalarından yapılmış, içine gül niyetine kırmızı yün ve
renkli boncuklar yerleştirilmiş püskülleri takmayı hiç ihmal etmezdi. Püsküller
aslında Safiye’den çok Hasan’ı ilgilendiriyordu. Bunları takmak Hasan’ın içinden
geliyordu. Takmazsa sanki yaşamında birşeyler eksik kalmış gibi hissediyordu.
Hasan ahırın önünde karısı ve kızıyla vedalaştı. Gülbeyaz’ın getirdiği, evden
çıkarken unuttuğu klasik köylü şapkasını başına geçirdi. Kız, babasının iş
görmekten nasırlaşmış kocaman elini yalnızca bir parmağından tutarak öptü.
Eşeğin sırtına binmek için, nereden geldiği belli olmayan, ahırın önünde duran
düzgün kesilmiş antik taşın üzerine çıktı. Şalvarını topladı. Yerine yerleşip
ayaklarını da iki yandan sarkıttıktan sonra yola koyuldu.
Kente kadar az inişli çıkışlı yaklaşık üç kilometre yolları vardı. Güneş yeni
doğmuş, yükseliyordu. Hiç rüzgar esmiyordu. Gün, sıcak geçeceğe benziyordu.
Akdeniz, çok yakında ama her gün görmekten ova halkının ve haliyle Hasan’ın
varlığının farkında olmadıkları yüksek bir sıradağın ardındaydı. Uzaklarda,
toprak bir yolda giden bir traktörün kaldırdığı toz bulutu göründü. Safiye’nin
hiç acele etmeden içinde yürüdüğü ova, göz alabildiğine yeşillikle kaplıydı.
Biraz yüksekten bakıldığında yeşil tarlaların arasına kan damarları gibi
dağılmış yollar, tarlalar arasında sınırları belirleyen dut ve kavak ağaçları,
ovaya can veren nehrin yatağı görülebiliyordu. Bir ziraatçının dediği gibi, “Bu
ovaya parmağını diksen adam biter”di. Öyle verimliydi.
...
Hasan kente geldiğinde hava aydınlanmış, dükkanlar ise henüz açılmamıştı.
Caddede tek tük insanlar geziniyordu. Hasan tanısın tanımasın, gördüğü her
insanla selamlaşıyordu.
“Merhaba, merhaba.”
Bazı insanlar alışkanlıkla selama karşılık veriyorlar, bazıları biraz
şaşırıyordu. Sırtında bir çanta taşıyan genç görünüşlü bir adam da
şaşıranlardandı. Fakat şaşırsa da Hasan’ın selamını aldı. “Selam vermek lazım.”
Dedi Hasan içinden. “Buralıysa hemşehrimizdir, değilse misafirimizdir; ayıp
olmasın.”
Biraz ileride, yabancı plakalı bir minibüsün yanından geçerken minibüsün yanında
duran sarışın, uzun boylu, şort giyinmiş bir adam gördü. Eh, bu adam hiç de
yerliye benzemiyordu. Ama Hasan ona da, elini şapkasına götürerek selam vermekte
tereddüt etmedi.
“Merhaba, merhaba.”
Turist olduğu her halinden belli olan adam, ilk şaşkınlığı atlattıktan sonra
gülümsedi. O da hemen eğildi, selam verdi. Kendi dilinde - “Merhaba” anlamında
olacak - birşeyler söyledi. Sonra Hasan’a biraz yüksek sesle seslenip dur dermiş
gibi ellerini iki yana açtı; Hasan şaşırdı. Turist telaşla minibüse dönerek,
içeride oturan arkadaşlarına seslendi. Hasan Safiye’nin sırtında yanlarından
geçerken turistin arkadaşları heyecanla fakat gülerek arabadan fırladılar. Hep
birlikte Hasan’ı durdurup onunla konuşabilme çabası içine girdiler. Turistler
ellerini, kollarını kaldırıyorlar, bir taraftan Safiye’yi gösteriyorlar, kendi
dillerinde konuşuyorlar, Hasan bir Safiye’ye, bir turistlere bakıyor ama hiçbir
şey anlamıyordu. Şaşkınlıkla çevresindekilere bakındı.
“Yahu ne diyor bu adamlar? Ne istiyorlar? Yok mu anlayan biri?”Çevredeki bir iki
kişi ilgilenip toplanmaya başlamıştı. Ona doğru yaklaşanlardan birine sordu.
“Hemşerim, sen anlıyor musun? ”
Konuştuğu adam biraz önce selamlaştığı, sırtında çanta olan adamdı. Adam uzaktan
onları izlemiş, haliyle anlaşamadıklarını görünce yardıma gelmişti. “Evet, ben
anlarım dayı.” Dedi. Turistlerle konuşmaya başladı.
Turistler heyecanla adama döndüler. Birşeyler anlattılar.
“Ha,” dedi adam, başını salladı, Hasan’a döndü. “Eşeğe binmek istiyorlarmış.
Acaba izin verir mi diyorlar.”
Hasan güldü. Hem de rahatladı.
“Haa, anlaşıldı. Tabi, başım üstüne.” Dedi.
Hemen aşağı indi. Turistler sevinçle ellerini çırptılar. Uzun boylu turistin
binebilmesi için uygun bir yer arayıp bulmak o kadar zor olmadı. İte çeke
Safiye’nin üzerine binen turistin boyu o kadar uzundu ki neredeyse ayakları yere
değecek gibi oldu. Arkadaşları çevresinde sevinçle, coşkuyla alkışlıyorlardı.
Hasan Safiye’yi çekip onu arkadaşlarının eşliğinde biraz gezdirdi, birkaç tur
attırdı. Adam, arkadaşları da binmek istedikleri için istemeyerek indi.
Diğerleri de birkaç tur attılar, heveslerini aldıktan sonra Hasan’a teşekkür
ettiler.
Hasan çantalı adama dönüp izin istedi.
“Turist beylerin keyfi yerine geldi. Artık ben gitsem iyi olacak.” Dedi.
“Süt kesilecek yoksa.”
Turistler Safiye’den inmişlerdi ama hala onu gösterip birşeyler söylüyorlardı.
Hasan “ne diyorlar” der gibi çantalı adama baktı.
“Semeri ve heybeyi
satın almak istiyorlar.” Dedi çantalı adam.
“Ne? Satın mı almak
istiyorlar? Ama onları satamam ki? Bana lazım.
İsterlerse yumurta ve süt satabilirim ama onlar olmaz.”
Çantalı adam bu kez turistlere dönüp Hasan’ın söylediklerini çevirdi. Turistler
hak verdiklerini belirtmek için başlarını salladılar. “Ya, ya” deyip
duruyorlardı. Biraz daha birşeyler konuştular.
“Senden süt ve yumurta alacaklar.”
“Hemen vereyim. Söyle onlara, bu süt onların bildiği sütlere benzemez.
Kaynatmaları gerekir. Ama eminim hayatlarında böyle süt içmemişlerdir.”
Hasan süt ve yumurtayı verirken bir taraftan nasıl yardımcı olabileceğini
düşünüyordu.
“Ben çarşıya gidiyorum. İsterlerse, onları bir semerci ustasına götürebilirim.”
Çantalı adam çeviriyi yapınca turistler sevinçle kabul ettiler. İkisi kız dört
genç turist, çantalı adam, Hasan ve Safiye, çarşıya doğru yürümeye başladılar.
Çevredeki çocuklardan birkaç kişi de peşlerine takıldı. Yolda Hasan çantalı
adama sordu.
“Turistler nereden gelmişler?”
“Danimarkalılarmış. Şimdi anlaştığımız dil onların dili değil. Konuşmalarını iyi
anlıyorum o yüzden.”
“Sen de buralı değilsin galiba, hemşerim.”
“Evet, ben de yabancı sayılırım. Biraz önce İstanbul’dan otobüsle geldim. Uzak
mıdır semerci?”
“Hayır, neredeyse geldik. Ama ben gitmeliyim. Sütü, yumurtaları satacağım.
Turistler sana emanet.”
“Tamam dayıcığım, sen merak etme, ben onlarla kalırım.”
Şimdi bunu bir de arkadaşımın ağzından dinleyelim. Arkadaşımın anlattığına göre
otobüsten daha yeni inmiş, ne yapacağını düşünüyormuş. Garajdan çıkıp birkaç
adım attıktan sonra eşek sırtında, hiç tanımadığı bir adam ona gülümseyerek
selam vermiş. “Şaştım kaldım” diyor arkadaşım. “Ama ben de hemen selam verdim;
kaçırmadım.” Diye ekliyor. Adamın arkasından bakarken turistlerin çevresini
sardığını görmüş. Tabiî köylü adam nereden bilsin yabancı dil... Onun sağına
soluna bakındığını görünce hemen yardımına koşmuş. “İki kültür birbiriyle
karşılaştı. Ben de arada kaldım. Hani olur ya birbirine uymayan iki makine
parçası yardımcı bir parça ile uyar hale gelir; bilgisayarcıların arabirim
dedikleri şey. İşte tam öyle oldu. Neyse anlaşabildiler. Sonra oradan semerciye
gittik.” Diyor arkadaşım.
Aynı olayı uzun boylu turist anlatsa nasıl olurdu acaba diye düşündüm. Diyelim
ki adam gezisini tamamlayıp ülkesine dönmüş olsun. Oradaki arkadaşı neler
yaptınız diye sorsun; adam da anlatsın.
“Türkiye’nin güneyinde bir yerdeydik. Köy gibi küçük bir kente daha yeni
gelmiştik. Sabah olmuştu. Arkadaşlar içeride hala uyukluyorlardı. Ben ayaklarımı
çalıştırmak için minibüsten inmiştim. Baktım karşıdan bir adamla gerçek bir eşek
geliyor. Ben ve arkadaşlar ömrümüzde kitaplardan başka yerde eşek görmemişiz.
Sen gördün mü hiç? Nasıl heyecanlandım bilemezsin. Eşekli adam bana selam vermez
mi? Sevinçten uçacaktım. Hemen arkadaşları kaldırdım. Eşeğin çevresini sardık.
Önce anlaşamıyorduk. Biz söylüyoruz, eşeğe binmek istiyoruz diyoruz, adam bir
şey anlamıyor. Neyse, çantalı bir adam geldi. Bize çevirmenlik yaptı. Orada
eşeğe bindik. Çok eğlenceliydi. Sonra adamdan sütle yumurta satın aldık. Süt
inanılmaz lezzetteydi. Adamın dediği gibi kaynattık. Üstü bir parmak kaymak
tuttu. Hiç öyle süt içmemiştim. Neyse konuyu dağıtmayayım. Eşeğin semeriyle
heybesini çok beğendik. Almak isteyince bizi bir semerciye götürdüler. İşte
bunları oradan satın aldık.”
...
Semerci Süleyman dükkanını daha yeni açmıştı. Akşam dükkanı kapatırken küçük
dükkanına tıktığı mallarını dışarı çıkarmakla meşguldü. Baktı, ileriden bir
kalabalık geliyor. İlgisini önce turistler çekti. Sonra Hasan’ı seçebildi.
“Şu bizim Hasan değil mi?” dedi içinden. “Tamam da, bu adamlar kimler?” diye
düşünürken, Hasan’ın uzaktan gülerek el salladığını gördü.
“Merhaba Süleyman amca... Sana müşteri getirdim. Bu turist beyler Safiye’nin
semerini satın almak istediler; ben de sana getirdim onları.”
Semerci Süleyman şaşkın bakarken,
“Ben size anlaşmanızda yardımcı olacağım.” Dedi çantalı adam. Süleyman
gülümsedi. Hemen buyur etti, onlara oturacak yer hazırladı. İçeriden hasır örülü
küçük tabureler çıkardı; dükkanın önüne dizerken Hasan,
“Ben gideyim artık.” dedi ve vedalaştı, gitti.
Süleyman çantalı adama sordu.
“Anladığım kadarıyla bunların hayvanı yok. Ne diye istiyorlar ki semer almak?”
“Süs olarak kullanacaklarmış. Herkes gittiği yerden anı olsun diye bir şey alır.
Bunlar da semer almak istediler herhalde. Ha, bir de heybe almak istiyorlar.”
“Heybeyi anladım da, haydi onu süs diye duvara asarsın; ama semer...”
“Ustacığım sen boş ver. Ne yapacaksın? Sat bir semer olsun bitsin.”
“Peki, nasıl bir semer almak isterler acaba?”
Çantalı adam soruyu turistlere çevirdi. Turistler gözlerini dükkanın içlerine
çevirdiler. Dükkanda gözün görebildiği her yer, duvarlara, tavana asılmış türlü
çeşitli semerlerle doluydu. Bir köşede ustanın iş masası duruyordu. Yanında
patiska kumaşlar ve koyu kırmızı renkli deri parçaları, büyük dikiş iğneleri,
çuvaldızlar ve kalın iplik yumakları, semerin iskeletini oluşturan ahşap
çatkılar vardı. Derinin kokusu dükkanın duvarlarına sinmişti. Bir köşede az bir
miktar saman yığılı idi. İş masasının üzerinde bir kutuda koyu renkli çiviler ve
bir çekiçle birlikte bir gün önceden kalma, bitirilmeyi bekleyen yarısı dikilmiş
bir semer duruyordu.
“İşte,” dedi Süleyman, “bizim dükkan gördüğünüz gibi... Semerlerin büyükleri
var, küçükleri var...”
“Semerlerin üstü deri, altı kumaş.” Dedi çantalı adam.
“Evet.”
“Neden hepsini deri yapmıyorsunuz?”
“Deri hem çok pahalı hem de deri yaparsak hayvanın derisi nefes alamaz. Terler,
yara olur, huysuzluk yapar, kimseyi bindirmez. Kumaşı samanla doldururuz.
Böylece hayvanın sırtı havalanır, yara olmaz. Deri de dışarıdan çok aşınan
yerlerini korur.”
“Yaptığınız iş biraz mobilyacılığa benziyor.”dedi çantalı adam. Bir yandan
konuşmaları çeviriyordu.
Turistler bir semer beğendiler. Fiyatını sorup öğrendikten sonra pazarlık
etmeden parayı ödediler ve mutlu bir şekilde semerciyle ve çantalı adamla
vedalaştılar. Ayrılırken iki taraf da birbirine teşekkür etti. Uzaklaşırlarken
bir turist semeri uzun boylu turistin sırtına yerleştirmeye çalışıyordu.
Dükkanda semerci ile çantalı adam kaldı. Süleyman semer satmış olmaktan mutlu
olmuştu. Çantalı adama teşekkür etti. Sonra tezgahının başına geçti. Yarım kalan
semeri önüne alıp çalışacaktı. Dükkan çantalı adamın da hoşuna gitmişti. Hemen
ayrılmak istemedi.
“Biraz burada oturabilir miyim? Nasıl çalıştığına bakmak istiyorum.” dedi
çantalı adam.
“Tabiî...” dedi Süleyman. “Ne kadar istersen. Adın neydi senin?”
“Mustafa...” dedi çantalı adam. “Senin?” diye sordu.
“Süleyman... Ne iş yaparsın Mustafa oğlum?”
“Arkeolog... Tarihi kazı yaparım. Hani müzede duran şeyler var ya, onları
çıkarırım. İstanbul’da otururum. Nerede iş bulursam orada çalışırım.”
“Buraya gezmeye geldin herhalde.”
“Öyle denebilir. Ben aslen buralıyım.”
“Yaa.. Kimlerdensin?”
“Tanımazsın ustacığım. Biz buradan gideli çok oldu.”
Süleyman bunları sorarken kalın bir ipliği çuvaldızdan geçirmekle meşguldü. Bir
zaman konuşmadı. Sessiz sedasız işini yaptı. Bir yandan kumaşla derinin
arasından taşmış samanları içeri tıkarken, deri ile kumaşı gerdirerek, büyük
ilmekler atarak birbirine dikiyordu. Mustafa da hiç konuşmadan, ilgiyle onun
yaptıklarını izliyordu.
“Memnun musunuz işinizden?” diye sordu Mustafa. Süleyman irkildi; başını
kaldırıp çantalı adama acıyla, sanki nefretle karışık bir bakış attı. Yüzünde
bir sıkıntı, şüphe, üzüntü ifadesi, karanlık bir ışık dolaştı; ama konuşmadı.
Soruyu sevmemişti. İşine devam edip bir süre yanıt vermedi. Nefes alışı
değişmişti. Neredeyse ağlayacak gibiydi. Dudaklarının titremesine engel
olamıyordu. Sonra pimi çekilmiş bir bomba gibi patladı.
“Maalesef... Mesleğimiz ölüyor. Çırağım bile yok; işte görüyorsun. Memlekette
hayvan kalmadı. Herkes artık araba kullanıyor. Hayvanlar önce şehirde yok
oldular. Köylerden gelenler oluyordu; şimdi o da azaldı. Çok az hayvan kaldı.
Atı, eşeği ölen hayvan yerine araba alıyor. Semerleri satamıyorum. Kimse
almıyor. İhtiyaç olmayınca neden alsınlar?”
Çuvaldızı semerin kumaşına saplayıp elini yüzünde dolaştırdı. Yanağını, boynunu
kaşıdı. Yüzü biraz daha buruştu. Konuşmaya ve işine devam etti.
“Babam da semerciydi. Semer yapmayı babamdan öğrendim. Ben başka şey yapmasını
bilmem. Benim mesleğim bu; anlıyor musun? İnsan mesleğinden para kazanır. Yani
hayat böyle sürer. Bir insan mesleğinden de para kazanamazsa nasıl yaşar?
Çocukları okutuyorum. Onları semerci yapmadım, bu işe sokmadım; aç kalmasınlar
diye. Bütün malzemelerin fiyatı artıyor. En çok deri pahalandı. Çok zor
geçiniyorum. Biraz daha kötüye giderse para yetişmeyecek.
Ne yapacağız bilmiyorum.”
Süleyman hırslanmıştı. Tanımadığı bir adama bunlardan söz ettiği için, sanki
özel yaşantısına ait gizli kapaklı bir şey söylemiş gibi biraz da utanç
duyuyordu. Samanları yerine normalden sert bir şekilde dürterken ahşap
çatkıların çivilerinden birine parmağını sıyırdı. Ağzıyla, diliyle akan kanını
durdurduktan sonra hiçbir şey olmamış gibi işine devam etti.
Çantalı adam üzgün, Süleyman’ı dinliyordu.
“İşlerin iyiye gittiği görülmemiş ki zaten.” diye mırıldanır gibi konuştu.Önünde
beyaz önlük bağlı seyyar bir çaycı çay getirdi. Hem çay içtiler, hem konuştular.
Süleyman yaşam öyküsünü,. Mustafa o kentte geçirdiği küçüklüğünü anlattı. Eski
güzel günlerden söz ettiler. Dışarıdan, yakındaki bakırcı dükkanlarından çekiç
sesleri, çarşıdaki seyyar satıcıların alçak perdeden bağırışları geliyordu.
Zamanın nasıl geçtiğini fark etmediler. Semerci Süleyman öğleye doğru semeri
bitirebildi.
“Bunu da bitirdik. Yeni bir taneye başlamalıyım ama artık öğleden sonra...”
Mustafa saatine baktı.
“Geç olmuş, gitmeliyim.” Dedi. Tam gitmek için kalkmıştı ki kapıda Safiye ve
Hasan göründüler.
“Merhaba, nasılsınız? Ne oldu? Sattınız mı semer?”
“Evet, aldılar bir tane.”
“Ne yapacaklarmış semeri?”
“Hediyelik eşya.” Dedi Mustafa. Birlikte güldüler. Süleyman sordu.
“Hediyelik eşya bizi kurtarır mı dersin Mustafa oğlum?”
“Neden olmasın? Sizin de farkında olduğunuz gibi yaşam değişiyor. Hayvanlar
azalıyor. Yerine motorlu araçlar kullanılıyor. Evet, artık hiçbir şey eskisi
gibi olmayacak. Bazı kapılar kapanacak. Fakat onun yerine yeni kapılar açılacak.
Açılmak zorunda. Belki bu hediyelik eşya dediğim şey onlardan biridir.”
Köylü Hasan ve Semerci Süleyman, çantalı adam Mustafa’yı dinlediler ama pek ikna
olmuşa benzemiyorlardı. Mustafa da fark etti, üstelemedi.
“Sizinle tanıştığıma
çok sevindim.” Dedi Mustafa. “Buraya yeniden gelmek isterim.”
“Tabiî, her zaman bekleriz.” dedi Süleyman.
“Köye de gelin, bizim misafirimiz olun.” dedi Hasan.
Mustafa kesinlikle geleceğini söyledi. Vedalaştılar. Çantalı adam gitti.
Hasan’la Süleyman da vedalaştılar.
Güneş gün ortasına gelmişti; sıcak her yeri kavuruyordu. Hasan’la Safiye baş
başa kalmışlardı. Hasan cebinden bir mendil çıkarıp kasketini geriye attı.
Mendiliyle, kasketinin koruduğu, yanık yüzüne göre beyaz kalmış alnındaki
terleri kuruladı; sonra kasketini düzeltip köyün yolunu tuttu.
“Haydi bakalım,
Safiye hanım... Ha gayret... Yolumuz uzun... İşler bizi bekliyor. Hanım da, kız
da yolumuzu gözlüyor. Onları bekletmeyelim...”
Hasan yine Safiye’nin sırtına kurulmuş, sağa sola selam vererek keyifle köyüne
dönerken kısa bir süre için yüzünü ekşitti. “Nereden çıktı bu boya kitabı?” dedi
içinden. “Bizim çocukluğumuzda var mıydı böyle bir şey? Toka... Tokayı da
anlayamıyorum. Hanım bir yandan, çocuk bir yandan bayılıyorlar tokaya. Köye
gidince soracağım, bakalım babam gençliğinde anacığıma hiç toka almış mı?”
Safiye asfalt yolda küçük, kibar adımlarla tıkır tıkır yürürken her adımda
püskülleri, kulakları sallanıyordu. Süt ve yumurtalar satılmıştı. İki yanda boş
bakraç ve yumurta sepeti ile birlikte, heybenin gözlerinde Hasan’ın köyde
ihtiyaç duyduğu ufak tefek gereçler ve bir boya kitabı görünüyordu. Tokaların
sarılı olduğu paket küçük olduğu için heybenin dibine kaçmış, görünmüyordu.
...
Arkadaşım daha sonra Hasan’ın köyüne gitmiş. Öykünün başında sözünü ettiğim
antik taşı görmüş; şok geçirmiş. Çok eskiden kalma bir taşmış. Bana zamanını
söyledi ama aklımda tutamadım. Büyük İskender zamanından mı neymiş. Hasan da o
taşın nereden geldiğini bilmiyormuş. “Ben kendimi bildim bileli bu taş
buradadır.” Demiş Hasan. Bir taşın neden bu kadar önemli olduğuna bir anlam
verememiş.
“İstersen,” diyor arkadaşım, “seneye birlikte gideriz. Mutlaka görülmesi gereken
yerler var. Sen de görmelisin. Çarşıya adımı attın mı birkaç yüzyıl geriye
gitmiş gibi oluyor insan. Bugüne kadar çok az değişmiş. Ama o semerciyi orada
bulur muyuz, işte orası kuşkulu.”
Şimdi yazın gelmesini bekliyorum. Zaten çoktandır güneye gitmemiştim. İyi
olacak; iyi olacak...
Mehmet Sinan GÜR |