|
NİTEKİM ÖYKÜ
Nitekim, turnayı
gözünden vurduğunu sanmıştı. Sanmıştı nitekim... sanmak suç olmasa gerekti.
Sanabilirdi nitekim sanmak istediği her şeyi. Nitekim sandı... birçok şeyi
sandığı gibi turnayı da vurduğunu, üstelik gözünden vurduğunu sandı.
Suç suç olalı beri
ne suçlar suçtan çıkmış, suç olmayanlar da suç konumuna yerleştirilmişti.
Nitekim suçun nasıl bir şey olduğunu bilmiyordu henüz. Bilmemek ayıp mıydı ki,
bilmiyordu işte. Kaç çeşit suç olduğunu, suçları işleyenleri nereye
tıktıklarını, suçu işleyenlerinse o suçu gerçekte işleyip işlemediklerini de
bilmiyordu nitekim. Tam da turnayı gözünden vurduğunu sandığı gün suçun suçuyla
karşılaşacak ve nitekim turnayı gözünden vurabilecekken sadece sanmakla
yetinecekti. Nitekim yetinmek zorunda da kaldı. Çünkü turnayı gözünden vurmak da
bir suçtu. Suçüstü yakalandı nitekim, suçüstü turnayı gözünden vurduğunu sandığı
bir anda... suçun suç olduğunu ise henüz bilmiyordu. Bilmeme hakkını mı
kullanıyordu. Böyle bir hakk olup olmadığı da meçhuldü ya, o da ne hakkından
bahsedebilirdi ki bunca bilgisizlik içinde sıkışmışken. Nitekim turnayı gözünden
vurmayı sanmanın suç olabileceğini suçüstü yakalandıktan ve bir dizi formalite
sonrasında demir çubuklarla çevrili penceresinin ardından sadece ve sadece
rengini gökyüzünün gördükten, görebildikten sonra çok acı bir biçimde
öğrenecekti işte.
Yerleri silmek için
birisi gerekiyor idiyse bu insanlara ve bu yerleri silen ille de kendisi olması
gerekiyor idiyse bunu bir şekilde söyleyebilirler ve de kendisi bu söylence
sonrasında bu işi suçsuz olarak da üstlenebilirdi ki. Ne diye turnayı gözünden
vurduğunu sanmaktan suçlandığını, bu yüzden yerleri silmesi gerektiğini tekrar
edip duruyorlardı ki. Nitekim anlamadı. Anlamadı nitekim. Yine de sildi yerleri.
Yer silmek değildi kötü olan, yerleri silmesinin bir suç sonrası yapılması
gerektiğinin bilinmesiydi herkesçe.
Nitekim zaman
geçiyordu, hızla. Henüz hiçkimse nitekim’e gelip turnanın halinden
bahsetmemişti. Merak içinde idi nitekim uzun zamandır. An’ların peşine takıldı
ilkin, an’lar an’ların üstüne bindikçe saniyeler doğuyordu. Saniyeler saatlerin
gelmesine sebep oluyordu. Ve artık an’lar ve saniyeler ve saatler öyle küçük
zaman dilimleri haline geldi ki günlerin, haftaların, ayların hatta ve hatta
yılların yanında. Ufaldı nitekim. Ufaldıkça içinde bir öfke yeşerdi. Yeşeren
öfke yer bezinin suyuyla güç kazanıp bir ağaca dönüştü zamanın sırtında. Ağaç
güzeldi belki, sırf ağaç olduğu için, hani ağaçlar günyüzünde güzeldir ya,
serindir ya... nitekim öfke ağacı da sırf ağaç olduğu için güzeldi. Onu sevdi
nitekim sabah akşam. Sevdi sevmesine de öfkenin sevilecek bir tarafı olup
olmayacağını hiç düşünmedi, belki de düşünemedi. O turnasını artık öfke ağacının
en güzel dalına yuvalandırmış, vurulmayan bir gözle ona bakmaya çalışıyordu.
Onun gözünü vurduğunu sanmak yüzünden suçlandığını turnasına hiiç hissettirmedi.
Nitekim öfkenin de
sönmesi gerekirdi, söndürülmesi... yoksa öfke nitekim’i söndürecekti ve
yeryüzünün mis kokulu toprağına armağan edecekti kimseciklerin haberi bile
olmayacaktı bu vedadan, üstelik bir de öfkeli...
Nitekim demir
çubukları bir bir söktü nitekim. Demir çubuklar bir gece pencerenin manzarasını
bölemedi ve ayın aydınlığı çubukların gölgesiyle çizgilenemeden girdi odaya.
Gülümser gibi oldu nitekim, turnasına. Suçsuzluğun suçunu sırtlanmıştı yıllarca,
ağırdı bu yük. Gülümsemesi gözlerinden yanaklarına, yanaklarından karanlığa aktı
gitti. Nitekim ağlamak kadar gülmek de gülümsemek de güzeldi. Bunu öğrendi
nitekim. Lakin bunu öğrenmenin başka yolları olabileceğini hiiç öğrenemeden öfke
ağacı, öfke ağacının dalındaki turnası... uzaklarda kayboldu.
Artık hayata öfkesiz
bakamazdı nitekim. İçindeki o öfke ağacı kuruyana, çürüyene, filizlenmeyecek
şekilde kesilinceye kadar...
Nitekim bitti...
Naz Ferniba |