|
MUŞTU
Köyün meydanında
küçük bir sebil vardı ne zamandır aktığı bilinmeyen. Öyle gelirdi ki insana
sanki dünya kurulalıberi orada akar dururdu şırıl şırıl. Adı yoktu bir yıl
öncesine kadar. Yoldan geçtiğini, geçerken yolunun bu köye düştüğünü söyleyen
bir adam, sebilde susuzluğunu giderirken aksi suya düşünce, ‘kim su isterse ver,
istemeyene verme’ diye mırıldanmıştı. O günden sonra sebil herdaim akmaktan
vazgeçmiş her kim yanına yanaşıp su içmek için eğilirse akmaya başlamıştı. Köyde
adsız sebilin adı ‘dileyenesu’ kaldı böylece. Çocuklar oyunlarına kattılar onu.
Yaşlılar ağrılarına derman olarak gördüler. Gençkızlar murad yaptılar. Kadınlar
evlerinin huzuru saydılar. Velhasıl herkes nasıl bilmek istediyse öyle bildi
Dileyenesu’yu.
Günler geçti.
Günlerin sonunda bir ihtiyar uğradı köye. Dileyenesu’ya baktı uzaktan.
Akmıyordu. Yanaştı bir ucuna. Bir fısıltı duydu: ‘Yaklaş’... Usulca yaklaştı.
Şırıl şırıl aktı su. ‘Hayret’ dedi ihtiyar. Eğildi kana kana içti suyundan.
‘Dileyene muştu dağıt’ dedi. ‘Dileyene muştu...’ Yoluna devam etti ihtiyar. O
günden sonra Dileyenesu kim istediyse verdi muştuyu.
Birgün bir
delikanlı eğildi içmek için suyundan. Dedi, ‘Varımı yoğumu vereyim sana. Yık
pembe badanalı evi!’ Dileyenesu gürledi. Delikanlı ürktü. ‘Ben’ dedi Dileyenesu,
‘ben muştuyum.’
Bir daha aktığını
gören olmadı.
Naz Ferniba |