|
MASAL KAMPI
Cümlelerin keskinliğiyle yırtıldığında boğazımız, içimizden geçen huzursuzluğun
uçurumundan düşerken bulurduk kendimizi. Biliyorduk ki; düşmek varsa çıkmak,
çıkmak varsa düşmek vardı. İncinen dizlerimiz olsaydı keşke bu düşüşlerde. Ya da
avuçlarımızın yere sürtünmesiyle kanaması… Ya da dirseğimizin sızlaması… Daha
derin, daha içsel, daha erişilmez ve belki daha yakıcı yanımızda yaşıyorduk
sancıları. Kırıldı mı alçıya alınamıyor, incindi mi sıcak bezlerle sarılamıyor,
kanadı mı durdurulamıyordu. Yüksekten, çok yüksekten, yükseğin daha yükseğinden
düşüyorduk hızla. Bir kedinin ne dört ayağına sahiptik, ne de dokuz canına…
“Kedinin mır mır’larından dökülen kurdelaları toplamak için
eğildiğinde
bankın altında hüzünlü bir beyaz mendille karşılaştı.
Beyaz mendil, bir kanarından sızan gözyaşını diğer bir kenarıyla silmeye
çalışıyordu.
‘Neden ağlıyorsun’ sorusuyla irkildiğinde tüm beyazlığı kaçıvermişti korkudan.
‘Ağlamıyorum’ dedi beyazlığını
bir anlık yitiren mendil. ‘Bakın her taraf toz içinde.’
‘Burası bir bahçe. Her tarafın toz içinde olması normal. Senin gibi beyaz bir
mendilin bu toz içinde ne aradığını sormak lazım.’
‘En son bir balkonda asılı olduğumu hatırlıyorum’ dedi mendil.
‘Yavru kedi beni patileriyle ipten aşağı atıverdi. Rüzgar kattı önüne. Uça uça
çok yerden geçtim.’
‘Bak burada da bir kedi var’ sözlerini duyar duymaz
beyaz mendil mor bir renge bürünüverdi. O sırada tüyleri siyah çizgili kedi
atılıverdi bankın altına. Mor renge dönen mendil o kadar korktu ki bir ‘ay’
çığlığıyla yerinden hopladı.
‘O bir mendil kedicik. Bir kedinin yüzünden buraya gelmiş’
sözlerinin sahibi kediyi usulca geri çekince mendil derin bir soluk aldı. Kedi
mır’lamaya başladı. Mır’ladıkça kırmızı kurdelalar döküldü yine.
'Bu bahçeyi yeterince kurdelaladık. Şimdi onlarla
bahçeyi süslemeye koyulalım’ dedi mendile bakıp. Mendil hâlâ
korkuyordu. Kediye yan yan bakıp cebine girdi kediyle oynayanın.
Bir bir toplayıp kırmızı kurdelaları, çiçeklerin dallarına bağladılar. Kedi
mır’lamayı kesmiş, şimdi bankın üzerinde derin olmayan bir uykuya bırakmıştı
çekik gözlerini.
Bütün kurdelaların bitmesi bütün gece sürdü. Sabah gök açılmaya başladığında son
kurdelalar kendilerine seçilen yere yerleşmek için sabırsızlanıyorlardı.
Biliyorlardı ki güneş çıktığında sim’leri pırıl pırıl parlayacaktı. Ve bütün
gözler onlara bakmakta yarışacaktı.
Sabah oldu. İnsanlar çıkmaya başladılar evlerinden. Kedi
mır’lamalarını almıştı yanına, kurdelaları bağlayan ve cebindeki mendil bir
günbatımında yeniden ortaya çıkmak için kaybolmuşlardı gözden. Bahçe duvarının
üzerinden seyretmeye başladılar.
‘Bu gecenin rengi kırmızı oldu’ dedi kediye bakıp, ‘önümüzdeki gece
hangi renk kurdelalarla sevindireceğiz bakalım bahçeleri.’
Kedi mır’ladı, ama bu sefer hiç kurdela
düşmedi yere. Gece olmasını beklemek gerekiyordu çünkü. Uyudular... uyudular...
uyudular... Gece çalışanlar gözlerini gündüz dinlendirmek zorundaydı.”
Böyle masallar anlatmaya başladık sonunda her zaman oturduğumuz masanın
etrafında. Sırası gelen masalını sergiliyordu. Böylece düşmekten kutulacağımız
inancına sahip oluvermiştik. Bir gün geçti, iki gün geçti, üç gün geçti... Ne
zaman masanın etrafında eften püften konuşmalara başlayacağımızı hissettiğimizde
masal pozisyonu alıveriyorduk. Böylece gereksiz hiçbir şey anlatamıyorduk
birbirimize, kimsenin canını yakamıyorduk sözlerimizle ya da yüksekten uçup
uydurmuyorduk birşeyler. Bu halkanın adını ‘masal kampı’ koyduk. ‘Masal kampı’na
isteyen istediği zaman katılabiliyordu. Herkese açıktı kampımız. Tek şart, kampa
katılanın masal anlatmasıydı. Masal anlatmayan kamptan ayrılmak zorunda
kalıyordu. İlk masalı, kampa kim yeni katılmışsa o başlatıyordu. Sonra sırayla,
bir bir masallarla örüyorduk zamanı. Bir kedinin ne dört ayağına sahiptik, ne de
dokuz canına... doğru. Ama ayakta durabilmek için sadece bunlar gerekmiyordu.
Başka başka yolları mutlaka olmalıydı. ‘Masal kampı’ da bu yollardan biriydi
işte. Bizim oluşturduğumuz bir yol... Yönünü masallarımız belirliyordu.
“Fıstık yeşili fırfırlı elbisesini kuru temizlemeciye götürmek
için evden çıktığında başına neler geleceğinin farkında bile
değildi. Kapıyı kilitleyip, anahtarlarını kahverengi
deri çantasının ikinci küçük gözüne yerleştirip fermuarı
çekti.
Fıstık yeşili fırfırlı elbisesini sağ kolunun üzerine
atıp apartmandan dışarı ilk adımını bastığında, pencereden dışarı bakmadan
çıkmış olmasına hayret etti birkaç dakika.
Yağmur yağıyordu.
Sokakta da bir tek insan adımı atılmıyordu.
Eli
kahverengi deri çantasına gitti hemen. Anahtarlarını bulup kapıyı açacak,
dolaptan gökkuşağı renklerinin
hepsine birden boyanmış şemsiyesini alacak, kapıyı kapatıp yeniden
kilitleyecek,
anahtarlarını kahverengi deri çantasının ikinci küçük gözüne
yerleştirip fermuarı çekecekti.
Yapmadı.
Bir anda kendisini
şakır şakır yağan yağmurun altında buldu. Üstelik fıstık yeşili fırfırlı
elbisesi sağ kolunun üzerinde duruyordu ve daha şimdiden ıslanmıştı. ‘Kuru
temizleme mi’ diye geçirdi aklından.
Her şeye rağmen adımlarını durdurup geri dönemedi. İstem
dışı bu hareketlerin kim tarafından yaptırıldığını arar gibi bakındı etrafına.
Kimsecikler yoktu. Yukarıdan düşen damlalar sadece kendisini hedef alıyormuş
gibiydi üstelik.
Islandı.
Bir ‘miyav’ sesiyle irkildiğinde, kaldırım kenarındaki mazgalın
suları yutuşunu seyrediyordu. Hiç acelesi yokmuş gibi, öyle günlük güneşlik bir
havanın tam da öğlen
sıcağındaymış gibi... işte durmuş mazgalın susuzluğunu
giderişinde birşeyler aranıyordu.
Bir ‘miyav’ daha duydu. Ve başını kaldırıp bu ‘miyav’ın sahibini arandı. Elinde
büyük
boy defter tutan mavi bir kedi telaşla ‘miyav’lıyordu.
Üstünden akan yağmur,
bütün tüylerini vücuduna yapıştırmıştı. Bacaklarına geçirdiği pembe
çizgili şort ona kumsalda güneşlenen kedi havası vermişti.
Mazgala bakmaktan kendini alamadan eli kahverengi deri çantasına gitti yine. Bir
yandan da mavi kediyi kontrol ediyordu. Kedi yaklaştı... yaklaştı... yaklaştı...
‘Bu taraftan bayan’ dedi sokağın iç tarafını işaret ederek.
Önce kendisine seslenildiğini anlayamadı. Bir kedi, mavi bir kedi konuşacak ve
ona bir yön gösterecekti... mümkün mü?
Yeniden, ‘bu taraftan bayan’ dedi mavi kedi. Cebinden bir güneşgözlüğü çıkarıp
taktı.
‘Ama yağmur yağıyor’ dedi bir kediyle konuştuğuna inanamayarak.
‘Öyle mi’ dedi mavi kedi hayretle. ‘Hiç farkında değilim.’ Sonra işaret ettiği
tarafa doğru
yürümeye başladı kedi. Önünden geçtiği kapılara bakarak büyük boy
defterine
birşeyler not ediyordu sürekli. Pencereden bakan kediler, hepsi başka
başka biçimde ‘miyav’lıyordu.
Fırfırlı elbise sağ kolunun üzerinden kaydı, yere düştü. Bir kedi eğilip yerden
aldı onu. Çamaşır ipinin üzerine mandallarla tutturdu.
‘Ama yağmur yağıyor’ dedi kediye.
‘Öyle mi’ dedi kedi hayretle. ‘Hiç farkında değilim.’”
Ve günler geçti böylece. Haftalar ve aylar... zamanla masallarımız kıymetlendi.
Onları havaya savurmaya kıyamaz olduk. Bir kâtip bizim için masallarımızı kağıda
aktarabilirdi. Ve ‘masal kampı’ bir organizasyona dönüşüverdi. Masallarımızı
dinlemek için gelenler masamızın çevresinde bir halka oluşturmaya başladılar. Bu
halka her geçen gün biraz daha genişledi. Genişledi... genişledi... genişledi...
Artık masala kıymet verenlerin tiryakisi oluverdik. Masalın, uyuması için
çocuklara anlatılan bir oyalamadan çok daha öte bir zenginlik olduğunu
anlayanların çevrelediği bir örgüt gibi görünüyorduk dışarıdan. Bir ‘anlatıcı’
olarak masamıza oturanlar, bir de ‘dinleyici’ olarak masamızı çevreleyenler
vardı. Masallarımız bizi kendi boşluğumuzdan düşmemizi engellemişti. Onlara daha
sıkı sarıldık. Sımsıkı... sımsıkı... sımsıkı... ‘Masal kampı’ hakkında bize soru
soranlara masalla cevap veriyorduk. Bir kedinin ne dört ayağına sahiptik, ne de
dokuz canına… ama artık masallarımız vardı. Düşmüyorduk hiç.
Naz Ferniba |