|
KUYU
Kapı, her zamanki
gıcırtısıyla adamı uğurlarken, gecenin ucu ışıktan hafifçe ıslanmıştı. Hiç
değişmeyen sırasıyla gocuğunun fermuarını çekti, botlarının bağcıklarını
bağladı, kirişte asılı baltasıyla urganını alıp bahçe kapısından dışarı çıktı.
Sağa açılan ilk sokağın ucundaki göğe baktı, alışkanlıkla. Ufukta, geceyi yırtan
ışığın tırnak izleri belliydi; çizgi çizgi kızarmış... Fakat ne etkilendi
gördüğünden, ne de keyif niyetine bir nefes aldı sabahtan. Kaba bir taşın
yuvarlanışı gibi, küçük zevklere ve ayrıntılara duyarsız bir yaşamı vardı.
Geceden her yanı örtüvermiş kar, ya da gecenin içinde patlayan silah sesi; günün
bir vakti kapısının vurulması kadar şaşırtmazdı kendisini. Hele o anlamsız
gözleri... Buzlu camlara benziyordu. Tüm yaşam, gözlerinden içeriye boz-bulanık
bir uyumla yansırdı. Sabahın bu erken saatinde, ormana kaçarcasına giden
adımlarındaki heyecansa, bekleyiş ve sıkıntıyla geçen bir geceden kaçışın
telaşıydı.
Ormana yaklaştıkça
ısınan topraktan taze bir baharın müjdesi tütüyordu. Sağda-solda az sonra açılıp
gülümsemeye başlayacak, üşümüş papatyalar vardı. Yürüdükçe, gecenin üzerine
yağan kurumlarından temizleniyor, üzerine ferahlatıcı bir zindelik siniyordu.
Fakat bu zindeliğin kaynağı, ne bahardı, ne de yeni başlayan gün... Sadece
içinde boşluk barındırmayan bir günün heyecanı...
Odun keserken
zaman, adama tutsak olur, ona yetişeceğim diye nefes bile almazdı. Gece olunca,
bu kez zaman kontrolü ele geçirir, saniyeleri çitleyip çitleyip adamın üzerine
atardı. Adamın, şöyle bir silkelenip temizlenmeye, ya da zamanı hızlı sardırmaya
yarayacak bir uğraşı yoktu. Tek bildiği odun kesmek. O da gündüzleri... Bu
yüzden geceler karabasana dönerdi. Gece, siyah kıllı bir örümcek gibi üzerine
çöker; kollarıyla O’nu sımsıkı kavrardı. Bunu fırsat bilen zaman, koşturup
gelir; çalar saatin tıktıklarıyla adamı sorgulamaya başlardı. Adam neyin
sorgulandığını, niçin sorgulandığını anlamıyordu. Fakat durmaksızın tekrarlanan
aynı soru, bir süre sonra işkenceye dönüşür ve adam, bilmediği suçunu
kabullenmek zorunda kalırdı. Gün ışığının geceyi kovmasıyla işkence son bulurdu.
Saat annesinden
kalmaydı. Daha doğrusu annesinin anılarından... Kaldırıp atamıyordu. Sağken bu
ikisi iyi anlaşırdı. İki yaşlı kız kardeş gibi başları eğik; biri iğne oyası
yapar, diğeri zamanın yırtıklarını yamardı. Adam yıllarca ikisini seyretti. Bu
yüzden masanın üstündeki saat, duvardaki fotoğraftan çok daha iyi anlatıyordu
annesini.
Baba, ömrünü,
birbirine benzeyen bu iki insanın üzüntüsüyle tüketti. Oğlunu evdeki baykuştan-
O öyle derdi- kurtarabilmek için az uğraşmadı; fakat ne köy kahvesine
alıştırabildi, ne de köyün gençleriyle hovardalık etmeye... Ömrünün sonuna
doğru, oğlunu evlendirme derdine düştü. Ölmeden mürüvvetini göreyimden çok;
oğlunu annesinden çekip kopartacak, çeyizinde kahkahayı, muhabbeti getirip
evdeki uğursuzluğu kovacak, ışıl ışıl bir gelin istiyordu. Bir sürü kız
gösterdiler oğlana; kendi köylerinden, başka köylerden, kasabadan... Böyle
günlerde babayı bir gece öncesinden uyku tutmaz, oflaya puflaya sabahı zor
ederdi. Ertesi gün eve gelmelerini kapıda bekler; kapıdan girerken daha sorardı:
"Ne oldu oğlum, beğendin mi?" Oğlu donar kalır, ne cevap vereceğini bilemezdi.
Ne beğenmişti, ne de beğenmemişti. Aslında O'nun için bir kadının olup olmaması
da fark etmiyordu. O anda annesi yardımına yetişir, "sıkıştırma oğlanı. Belli ki
kanı çekmemiş ..." derdi. Annesi, oğluna aradığı kelimeleri vermişti; oğlu da bu
iki kelimeyi ömür boyu yanında taşıdı ve ne zaman başı sıkışsa, sorumluluğunu
yok etmek için kullandı.
Anne-baba öldükten
sonra da adam evlenmeyi hiç düşünmedi. Saat yine yırtık yamıyor ve adam da onu
seyrediyordu. Ama eskisi gibi değil... Biri ayrılınca uyum bozulmuş; gece, adam
ve zaman kendi hallerine çekilmişti. İşte bundan sonra başladı, zamanın serseri
gibi evin içinde dolaşıp, adama musallat olması ve saatlerce süren
sorgulamalar... Adam sıkıldıkça sıkılıyor, sıkıntısı reçine gibi içine
sızıyordu. Sonra da içinde başlayan devinimler... Sanki bir böcek sıkıntısına
yapışıyor, çabaladıkça da kendini tüketiyordu. Böceğin öfkesi, umutsuzluğu taa
boğazına kadar gelirdi de, ne yapacağını, nasıl dışarı atacağını bilemezdi.
Sabahı beklerdi çaresizce.
Orman adamı soğuk
ve karanlık karşıladı. Ormanla başlayan yamacı alışık adımlarla tırmandı. Bu
meyil işine yarardı. Kestiği ağaçları dallarından temizleyip, çengeline takar ve
aşağıya kadar çekerdi. Orada parçalara ayırıp evine taşımak daha
kolaydı.Kesebileceği kadar yaşlı bir ağaç bulmak için her gün biraz daha içlere
yürümeliydi. Tırmandıkça güneş de yükseldi. Artık kozalakların çatlamaları
işitiliyordu. Fakat ağaçların altı hala serindi. Işık bulduğu boşluklardan perde
perde içeri akıyordu. Sağda solda kesik kütükler geçmiş günlerinin ayak izleri
gibiydi. Küçük bir yara tırmanırken ince bir çamdan kuvvet aldı. Ağacı
saldığında üst dallardan ürkmüş bir kanat sesi duyuldu, sonra önüne bir yumurta
düşüp dağıldı. Adam ağaçtaki yuvaya baktı ve yerdeki yumurtaya... Saçılmış akın
ortasında bir cenin yatıyordu; kıpkırmızı, gözleri yumuk... Belli belirsiz
kanadını oynattı, akı perdelendi... yine gövdeye yapıştı. Gördükleri neredeyse
adama bir şeyleri çağrıştıracaktı; eğer bakışlarının zehri görüntüye sızıp felç
etmeseydi.
Sonunda aradığı
yaşlı ağacı buldu. Başlamadan önce yosunlu bir kayaya oturup sigara yaktı. Bir
taraftan güç toplarken, gözleriyle ağacı ölçtü, biçti. Tüm gününü alacak kadar
büyüktü. Kalktı. Ellerinin terini üstüne silip ağacı dibinden oymaya başladı.
Çatırtılar gelince vurmayı bıraktı, gövdesiyle ağaca yüklendi. Ağaç dalları
kırıla sıyrıla devriliyordu. Adam ürkmüş gibi geri çekildi; ormanın sakinliğinde
böyle bir yıkımın sebebi olmak, onu suçlulukla karışık ürkütürdü. Fakat, bu kez
ağacın yere çarpıp yaylanışını göremeyecekti; çünkü kendiside uzun bir düşüşün
içindeydi.
Adam, toprak
tarafından yutuluyordu. Hem kısa hem de uzun bir sürenin sonunda ayakları yere
çakıldı. Bileklerinden ve belinden müthiş bir acı fırlayıp beynine saplandı. Ama
yere devrilmedi; devrilemedi... Dar bir kuyunun içindeydi...
Üzerinde kendisiyle
birlikte yuvarlanan dallardan temizlenip olanları anlamaya çalıştı. Bakışları
yarım metrelik bir çeperle sınırlanıyordu; kuyunun ağzı da üç adam boyu
yukarıda... Ayaklarının üzerine doğrulup acılarının dinmesini bekledi. Elleriyle
kuyunun duvarlarına yaslandı; toprak, kaya kadar sertti. Çok eskiden su kuyusu
olarak kazılmış olmalıydı. Su çıkmayınca da öylece bırakılmış.
Hala soğukkanlıydı;
bakışlarıyla kuyuyu geçici bir soruna dönüştürüyordu. Nasılsa bir süre sonra
içinden çıkacak ve kestiği ağacı evine taşıyacaktı. Bekledi. Uzunca bir süre...
Duraksayan anın eski alışkanlıklara doğru hareket etmesini...
Artık çıkması
gerektiğine karar verince, elleri ve ayaklarıyla kendini yukarı çektirmeye
çalıştı. Fakat kuyu öyle dardı ki, ellerini bir sonraki adım için yukarı
aktaramıyordu. Bir miktar yükselse de sonunda kayarak tekrar dibe döndü.
Dirsekleri yırtılıp, eti çizilene kadar devam etti. Daha sonra toprağa
ayaklarını koyabileceği oyuklar açmayı düşündü. Üzerinde kazımak için
kullanacağı sert bir şeyler aradı, bulamadı. Baltası yukarıda kalmasaydı çok
işine yarayacaktı. Kırık dallarla kazımayı denedi; ama sert toprakta kırılıp
gittiler. Bir süre de kuyunun dışına seslendi. Sesine cevap alamayacağını
kendisi de biliyordu; çünkü ormanın bu kadar içine hiçbir köylü gelmezdi.
Kuyunun içi
dışından daha hızlı karardı. Adam, gece rengini iyice buluncaya kadar kurtulmayı
denedi. Artık hiç kuvveti kalmamıştı. İşte asıl şaşkınlığı bundan sonra başladı:
Bu kuyunun içinde oturmak imkansızdı! Sırtını duvara, dizlerini karşı duvara
dayayıp, otururmuş gibi askıda kalabiliyordu ancak. Bu durumda gergin kalan
kasları uzun süre rahat etmesine izin vermiyor, o zaman ayağa kalkıyor,
ayaklarını sallıyor; yorulunca tekrar oturmak zorunda kalıyordu.
Bacaklarını açmak
için minik adımlarla karşıya yürüyor gibi yapıyor... Ya da sırtını yaslayıp yan
yan kuyunun çevresini adımlıyordu. Gitgide ağırlaşan başı da ayrı bir sorun
oldu; başını nereye koyacağını bilemedi. Yorgunluğu, sinirlerine iğne gibi
batmaya başlamıştı.
Gecenin karanlığı
kuyunun içine akıp orada gölet yaptı. Adamın gözleri karanlığa korkuyla
bakıyordu. Her an üzerine saldıracak gibi tetikteydi. Ama kuyunun içinde zaman
yoktu. Bunu saatin tıktıklarının olmamasından anladı. Fakat bir şey vardı ki
tanıdığı; onunla hiç karşılaşmamayı isterdi: Sıkıntısı. Sıkıntı kuyunun
toprağından içeri sızıyordu. Ellerini üzerinde gezdirince, eskisinden daha yoğun
olduğunu gördü ve daha yapışkan. Zaman olmayınca akışkanlığını kaybetmişti.
Nereye koyacağını bilemediği elleri ve ayaklarını, şimdi zor çekip kurtarıyordu
sıkıntıdan. Çekince de gücü yolunup kuyunun duvarlarında kalıyordu.
Sabaha karşı
mücadeleden bitkin, dalıvermişti. Kısa bir süre sonra sabahın bildik kokusu ve
serinliği uyandırdı. Kurulmuş alışkanlıkları harekete geçti. Evden çıkacakmış
gibi kuyunun ağzına zıpladı. Zıpladı... Zıpladı... her düşüşünde kolları, yüzü
çiziliyordu. Ve her düşüşünde soğukkanlılığı içinden çıkıyor, yerine umutsuzluk
doluyordu.. Sonunda ipleri bırakılmış kukla gibi yığılıverdi... Artık her şey
değişmezcesine değişiyordu. Ve bulunduğu yeni durumda yeni doğmuş bir bebek
gibiydi. Tek yapabileceği şeyi yaptı; ağladı...
Düşeli hiçbir şey
yememişti. Kuyunun dibindeki yapraklardan uzanıp aldı. Önce hangi ağacın yaprağı
olduğunu anlamaya çalışıyor, sonra yiyordu. İçlerinden yaban eriğinin yaprağını
tanıdı. Çiğnerken eriğin tadını aradı. Hiç benzemiyordu. Tadını hatırlamaya
çalıştı; hayali, damağında ekşi tadını bıraktı.
Gün akşama
dönerken, bulutlar karardı; güzel bir yağmur başladı. Susuzluğunu gidermek için
ağzını yukarıya doğru açtı. Ama yağmur yan yağıyor ve tek bir damla bile kuyuya
doğrudan inemiyordu. Ağzını kuyunun duvarına dayayıp süzülen topraklı suyu emdi.
Kuyu, suyun tadına da engeldi; ama hayaline değil...
Akşam oldu...
yıldızlar çıktı... ay doğdu... ay battı... sabah oldu... Zaman kuyunun dışında
durmadan aktı; kuyunun içindeyse hiç kıpırdamadı. Adam sabaha karşı uyuya kaldı.
Rüyasında kuyuyu ve kendisini gördü: Yağmur vardı. Yağmurla karışık yaban eriği
yağıyordu. Ağzı açık düşmelerini bekledi. Ama içeri düşmüyorlar, kuyunun
duvarından toprağa bulanarak süzülüyorlardı. Ağzını dayayıp emdi. Yapış yapıştı.
Sıkıntısı gibi... gibisi fazlaydı, Bu kendi sıkıntısıydı... Sonra duvarları
itmeye çalıştı. Ellerine sıcacık ve yumuşacık geliyordu. İttikçe elleri içeri
gömülüyor; bırakınca bir iki yaylanıp, eski halini alıyordu; et gibi... Bu kendi
etiydi; burası da kendi içi... Kuyunun içi birden kararmaya başladı. Birileri
kuyunun ağzını kapatıyordu. Karanlık yerleştikçe, kuyunun duvarlarında gizlenmiş
anlamsızlık ortaya çıktı. Karanlık ve anlamsızlık; zamanın öncesinden kalma
dosttular ve ayırt edilmezcesine benzeşiyorlardı. Adamın, anlamsız karanlığa
değen yerleri silinmeye başladı. Silinmekten çok, kaynaşıyordu. Karın üzerine
yağan kar gibi... suyun üzerine dökülen su gibi... Kendini ayırt edemez oldu; ne
bir sesi vardı artık, ne de kendine ait bir kıpırtı.
Adam sıçrayarak
uyandı. Korkusu bir çıkış arattı. Az sonra kuyunun ağzından bir umut gelip
yatıştırdı onu. Adam ,hayır olsun, deyip rüyasını yordu: Üstü kapalı kuyu:
mezardı. Gördüğü anlamsızlık onu korkuttu. Böyle bitmemeli diye düşündü. Yüzünü
tek seçeneğe doğru çevirdi. Nemli gözlerinden gün ışığını yansıtıyordu; umut
gibi... Ve özlem yeşertiyordu; kuyunun derinliğinden yukarılara. Oradan görünen
yaşama ve yaşamın tüm renklerine... Bekleyecekti. Dışarıda akan zamanı. Ve
umudunu oradan uçuracaktı, ayağına özlemlerini bağlayıp.
Gamlı BAYKUŞ |