|
KIRIK BİR AŞK HİKAYESİ
Burası gecelerin
sıcak gündüzleri nemli geçen bir diyar. Karanlık pek kısadır. Şeker pancarı,
mısır, ve çilek ve biber kendine özgü bir şekilde yetiştirilir, kendine özgü
hayvanlarla, atlarla, ineklerle. Suyu bol yeşili gürdür. Mahsul her yaz iki sene
yetecek kadardır. İnsanlar bu yüzden farklı uğraşlar edinmişlerdir kendilerine.
Şehirde hayat
bambaşka. Yabancılar neredeyse yerliler kadar kalabalık. Ben de onlardan
biriyim. Hem onlardanım, hem de değilim. Giriverdim mi içlerine yerlilerden bir
farkım yok gibi. Ama onları gözlemleyebilen ya da onların dışlarında ama
içlerine çok yakın olan ben. Kendim bile bazen hangi taraftan olduğumu
kestiremiyorum. Buna rağmen gözlem gücümden pek bir şey kaybetmiş değilim.
Tarafsız ve tanıma arzusuyla baktığım zaman onların şehirli bile olsalar nice
güzel yanlarını görebiliyorum. Kendi içinde hiçbir anlama gelmeyen şu uğultu
mesela, insanların hiçbiri buna kulak kesilmiyor. Ben ise bu sesleri bir müzik
gibi dinleyerek ve reklam panolarını seyrederek gidiyorum nereye olursa. Yağmur
yağarsa şemsiyemi bağlıyorum evde bir yerlere ve öylece giriyorum sokaklara,
dışarıya, seyrediyorum ve bu da bana güven veriyor, sağa sola hızlı-hızlı giden
kadınlar renkli şemsiyelerin altlarında zaten boyalı yüzleri güneş vurdukça
kırmızı, sarı, turuncu, yeşil, mor oluyor. Ama bunu sadece ben fark ediyorum.
Özellikle yağmur yağarken, sadece bu ana mahsus duygular kaplıyor her defasında
içimi. Sanki, diyorum yalnızım bu koskoca şehirde. Islak kaldırımlarda öyle bir
yürüyüşüm var ki... Beni çok uzaktan bile ayırt edebilirler. Niçin bir an bile
durmuyor bunca insan bir kişi bir saniye olsun duraksamıyor? Bu uğultu sesi
sanki yerin dibinden geliyor gibi ve yağmur damlaları iri ama sert değil gibi.
Her gördüğüm insanı
durdurup birkaç kelime dahi olsa konuşmak istiyorum. Ya da birinin biryerlerde
beklemesi gerekse de onunla laflasam, ya da biri tramvayda yaşlılardan birine
yer vermese de ihtiyarlar dertleşirlerken ben de muhabbete katılıp gitsem, hatta
hiç olmazsa birisi saati sorsa da konuşsam şu akıcı,işçi ve gürültülü
kalabalıkla. Her karşıdan gelenin yüzüne doğru bakıyorum, o ise ya yere ya tam
ileri ya da biraz havaya doğru bakıyor. Hani diyorum içimden, gözünün ucuyla
bana doğru baksa da gözümle muhabbete dalsa o kısacık anda.
Bugün çok dolaştım,
hep yürüdüm, yağmur da hiç dinmedi. Bu böyle olmayacak. Bugün tanımadığım
hiçkimseyle konuşmadım. Hatta dondurmacı kızın gülümsemesini saymazsan kimseyle
muhatap olmadım. Metrodaki kapılar kapanırken “lütfen dikkatli olun” ikazının
muhatabı bile olmadım. Yağmurdan bir damla bile kaçırmadım.
2.
Gözümden bir damla
yaş bile akmadan bu olanları izleyemezdim. Koca bir yalan için bütün ömrümü göz
göre-göre geçiremezdim. Burada hiçkimse akşam mesaisinden evine geç gelen bir
babayı yemek hazır beklemiyordu. Erken kalkan çocuklar hiçbir bayram telaşı
taşıyıp yeni ayakkabılarını giymiyordu. Evet, kimse banka soymuyordu ama hiç
kimse de cahil ya da hız meraklısı da değildi, asker kaçağı bile yok burada.
Belki de bunlar sorun değildi, hepsi benim birer uydurmamdı. Ama yine de
geldiğimden beri sokakta bir kavga bile görmemek benim doğduğum topraklardan
çok uzakta olduğumu bilmeme yeterdi. Yeter ki insanlar yüzüme gülmeye
görsünler, bu benim, onların samimi olduklarına inanmama yetiyordu. Peki o zaman
neden bütün otobüsler tam zamanında geliyor? Bunu hiç bilemezdim. Belki bu da
bir göz yanılmasıydı. Hiçkimse karısına aklında küçük bir şüphe olmadan “sen
benimsin” diyemiyordu. Bunu şehrin her yerinde rahatça görmek mümkündü… Ama şu
da pek mümkündü ki, hiç kimse, onlar bile kendileri hakkında benim onları
düşündüğüm kadar düşünmüyordu. Yağmur altında gezmeyi belki de bu yüzden
severdim. Ne kadar yakışıklı olursanız olun, dondurmacı kız sizi beğensin, size
gülücükler atsın isterse bu ondan hiçbir zaman ödünç dondurma alabileceğinizi
göstermezdi ve göstermeyecekti. Bu bazen bana normal gibi gelirdi. O zaman hep
şöyle düşünmüşümdür; ya o iyi bir satıcı ya da o büyük yalan; içi irinle dolu
koca bir yara gibi duran o yalan, bana da bulaştı.
Yağmur yağarkenki
ağlayışlarımı her zaman özlemişimdir, bunu artık yapmadığım için değil her
defasında değişik bir haz aldığım için özlüyorum. Çünkü yağmur yağarken insanlar
sizin ağladığınızı fark etmez, eğer sesli ağlıyorsanız, bu da sorun değil.
Milyonlarca yağmur tanesi gibi sizin göz yaşlarınız da birer tanedirler ve
ağlamanız bu damlaların yerde parçalanış sesleriyle duyulmaz. Sizi yaşlı bir
devrimci merdivenlerden inerken yüzünüzü net bir açıyla görmedikçe hiçbir kimse
bunu inanın fark edemez.
Acaba, ben de
hiçkimseye kim olduğumu söylemeyecek miyim? İçinde bulunduğum günler böyle
geçmek zorunda mı? Ben hâlâ birinin beyaz atlı prensi olabilirim. Aklı sıra bana
gücünü gösterecek olan bu amansız rüzgar bile engelleyemez bu ağlayışımı(diz
üstü çöküşlerimi, yatarken birşeyler mırıldanışlarımı). Ben aşkları severim,
aşık olmayı da. Siz hiç aşık olunmuş birisinin olunmamışla arasındaki farkları
görebildiniz mi? Ben uzaktan bile seçebiliyorum. Gözleri bir başka parlar, kalbi
bir başka çarpar artık. Eskisi gibi kurnaz olamaz belki ama verdiği kararlarda
hep sabittir. İleri görüşlüdür aşık. İstediğini seçmemiş olabilir, ama seçtiğini
doyasıya isteyeceği gün gibi açıktır.
Benim de aşklarım
oldu. Ben de gözü karaydım birzamanlar. Gurbette aşk! Uluslararası bir antlaşma
gibi. Sahil boyu uzanan ağaçlara kafa tutmak gibi, uzakta olduğunu zannettiğin
şeylerin çok yakınında olması gibi. Sıcak havalarda bile nefesinin buhar
olabilmesi gibi bir şeydir. Blues dinlerken savaş yapmak gibidir aşk. Bir
çobanı bile şair yapandır. Aşık eğer ayrı düşmüş bir aşık ise soru
sorulmaz/sorulamaz ona. Nedenini niçinini kendi de bilmemelidir. Unutmam, bir
eylül sonuydu ve ben onu uzun zamandır görememişken artık iyice kendini
hissettiren bir susuzlukla kalmıştım. Her şey eskisi gibi zannederken yanılma
payım hiç hesapta yok gibiydi. Vatandan yeni dönmüştüm. Bir hasreti bastırmanın
rahatlığını üzerimde hissedemezdim, çünkü, ben hasret duymaya alışmış
olmalıydım. Gurbetteyken vatanı, vatandayken aşkımı... Bir yandan
dertlendiğimde “yar ille de yar” diğerinden sıkıldığımda “vatan ille de vatan”
klasikleşmişti. Kim bilebilirdi ben yokken her şeyin değişeceğini ve yarin
benden sıkıldığını? Aklım başımda olsaydı artık her şeyin bittiğini fark
edebilirdim, ama öyle olmadı. Kendimi bir insanlık abidesi gibi hissetmek çok
ama çok boştu. Vazgeçmenin bu kadar zor olduğu başka bir zaman, başka bir durum
hatırlamıyorum.
Artık uzun yıllar
sonra, o zamanlar söyleyemediğim içimde biryerlerde yapışıp kalan ve bana bunca
acıyı çektirdiği halde bir türlü söyleyemediğim her şeyi söyleyebilirim. Artık
her şeyin bittiğinin farkındayım çünkü. Çünkü her şeyin bir gün bitebileceğini
daha yeni-yeni anlar gibi oluyorum.
Harun BALKAN |