|
KARDANAŞK
Yürüyorum bir
hortlak olarak! Kar taneleri korkuyla kaçışıyorlar etrafımda. 11 yıl önce bu
zamanlar, yine şimdiki gibi beyazdı doğduğum kasaba. Aslında daha beyazdı: Ne
binalar bu kadar yüksek ve renkli; ne de bacaların ağıtları bu denli yoğun ve
kirliydi. Asfalt yollar ve kaldırımlar, giydirilmiş toprak pek üşümüyordu eskisi
gibi. Fakat biraz susuzdu sanki. Oturduğum mahallenin en kısa boylu ve en genç
ağacı aradan geçen yıllardan sonra görülen tek ağaç olmuştu.
Adımlarım
yavaşlıyor galiba. Karda bıraktığım ayak izlerim, gittikçe belirginliğini
yitiriyor. Emin değil miydim yürümek istediğimden? Evet yürümeliyim ona doğru.
'Ey iki küçük çocuğun aşkına tanıklık eden ağaç! Yarı ölmüş bedeninle
korkutuyorsun anılarımı.' Eskiden sen böyle miydin? Üçümüzün de boyları aynıydı
o yıllar. Sen, ben ve Ayla. Şirin dallarının altında buluştururdun kimsecikler
görmeden. Bir keresinde okulda bir çocuktan özenip üzerine bıçakla, 'AYLA'
yazısı kazımaya kalktığımda nasıl küsüştüğümüzü hatırlıyorsun değil mi? Peki o
karlı geceyi? Ayla' ma bu kasabadan göç edeceğimizi anlattığım, ne kadar uzun
uzun anlattıysam da bir türlü inandıramadığım; doymamışcasına ağlaştığımız gece.
Göz yaşlarımın kar taneleriyle karışık yüzüme inişini, yanaklarımda bıraktığı
ılıklığı özledim sevgili ağaç. Haklısın, içinden gülümsüyorsun hatırlayınca
nişanımızı. İnan ben de unutmadım. O gece nişanımızın tek davetlisi sendin.
Evden çıkarken anneannemin Mekke' den getirdiği yüzüklerden gizlice iki tanesini
atmıştım cebime. Tamam, ikimizin de minicik yüzük parmakları için çok büyüktüler
ama olsun... Biz de baş parmaklarımıza takmıştık yüzükleri. O zamanlar
gittiğimiz düğünlerde gördüğümüz gibi, birbirimize söz verdik ayrılmamak için.
Ben tekrar ağlamaya başlamıştım; ardından Ayla da. Soğuk gece ilerliyordu.
Hayatımda ilk kez küfretmiştim güneşin doğacak olmasına, bir erkek gibi...
Erkektim artık: Bir nişanlım vardı, küfredebilmiştim diğer çocuklar gibi. Bundan
sonra asker olmalıydım ve nişanlımı kaçırabilmeliydim; bir erkek sözü verdim
Ayla' ya o gece. 'Seni bi gün gelip gaçıracam. Dayım gibi bi asker olarak hem
de. Böyük memleketlerin birinde yaşarız, bizi kimsecikler bulamaz.' Ayla:
'Bekle!' diyerek gözden kayboldu. Bir kaç saniye sonra bana doğru koşuyordu
soluk soluğa; elinde bir şey vardı. Karanlıkta tam seçememiştim ne olduğunu. '
Al bunu beni hatırlarsın!' diyerek elime yumuşak bir şey tutuşturuverdi.
Ardından Halit Dayı' nın çatallı sesini duydum: 'Aylaaa...Aylaaa... Ne yapıyon
gız bu saatte!' Son kez elimi tuttuktan sonra gece yutuverdi onu ve gölgesini.
Yürüyorum bir
hortlak olarak; kararsız adımlarıma bakmadan. Aniden bir çocuk beliriveriyor
hemen yanıbaşımda. Tanıdım onu: Terzi Rıza' nın oğlu. Yolu tüketmeye birlikte
devam ediyoruz ağır adımlarımızla. Ufacık kalbi aşktan patlayacak! Yumruğum
büyüklüğünde bir boşluk hissediyorum kalbimin olması gereken yerinde. Su
geçirmiş lastik ayakkabılarına, soğuktan çatlamış ellerine umarsız. Cebinde
sevdiğine götürdüğü bir avuç çekirdeği var ne de olsa. Ayaklarım bir el
memleketinden alınma botların içinde güvende, ellerim cebimde... Cebimdeyse,
sevdiğimin gitmeden önce elime tutuşturuverdiği yumuşak şey. Aynı evin kapısında
duruyoruz küçük çocukla. O, eliyle uzanıyor kapıya doğru; ben de uzanıyorum.
Uyandığım için -belki de uyandırıldığım için- yarım kalan düşümün sonunu görmeye
ne kadar istekli olduğumu soruyorum kendime son bir kez. Çocuk kapıyı çalmadan
hemen davranıyorum. Bir zil düğmesi görmememe rağmen, nedenini bilmediğim bir
korkuyla kapıyı tıklatmayı tercih ediyorum. İşte kapı açılmaya başlıyor. Kapı
açıldıkça yoğun bir ışık geliyor içeriden. Gözlerim aydınlıktan göremez halde.
Uyumalıyım hemen şimdi. Beni görmezler belki...Yerde yatan bir dilenci deyip,
yüzüme bile bakmazlar. Yatmalıyım annemin yüzü kadar beyaz karın içine. Zevcan
Yenge sesleniyor o an içeriden: 'Buyrun?' Ona 'Terzi Rıza' nın oğlu' dememle
bastırıyor göğsüne beni. Üzerine sinmiş süt kokusunu tanıyorum. Benimkinden
büyük, tombul elini öpüyorum. Hemen içeri doğru, sobanın sıcaklığına yol
alıyoruz birlikte. İşte Ayla tam 11 yıl saklandığı divanın altından çıkıyor
'sobe' demek için. Suratıma bakıyor garip garip; ta ki annesi değişmez kimliğimi
açıklayana dek: 'Terzi Rıza'nın oğlu' Onu daha sıkı sarabilmek için kollarımı
açıyorum açabildiğim kadar. Tam bana sarılacakken gülümsüyor ve elini uzatıyor;
hüsranımı belli etmemek için ben de toparlanarak elimi uzatıyorum. Tokalaşıyoruz
iki kasabalıdan çok iki kentli gibi. Ayla'mın eline bir kez daha dokunmamak için
sanki yemin etmiş gibi, günahkar duygularla hızla elimi çekiyorum. Eskisi kadar
sert sedirin üzerine oturuyorum. Bir yandan odayı ve Ayla' yı süzerken, diğer
yandan isyanımı, densiz haykırışı bastırmak için onlara 11 yılın özetini
yapıyorum hızlıca. Bunun üzerine babamın toplu işçi alımı zamanında Avusturalya'
ya göçmekle iyi yaptığını anlatıyorlar bana. Gözüm duvara asılmış Halit Dayı'
nın kızgın ve somurtgan fotoğrafına takılıyor. Kocaman ve siyah beyaz suratın
bir zamanlar Ayla yüzünden bana bağırırken aldığı şekiller düşüyor aklıma. 'Pek
severdi rahmetli seni...' sözü anlamsız ve biraz komik geliyor. 'Başınız
sağolsun!' demenin garip kaçacağına karar veriyorum. Resmin çerçevesine
sıkıştırılmış birkaç renkli fotoğraf kuşatmış dört yanını Halit Dayı'nın;
neredeyse kapatacaklar adamcağızın yüzünü. Yıllar insanları anılardan çalacak
kadar arsız... Fotoğraflardan bir uğultu geliyor kulaklarıma. Davul ve zurna,
beyaz gelinlik, siyah damatlık, halay çeken insanlar. Tam o sırada, uzaktan
ağlayan bir bebek sesi karışıyor uğultuya. İçimden o düğün fotoğraflarını,
bebeği, ağacımızı, kendimle birlikte sönmeye yüz tutmuş sobanın közünde yakmak
geçiyor. Yanmak ve kaybolmak... Mahallenin yoluna kül olarak serpilmek. Ayla
fırlıyor oturduğu sandalyeden sesin geldiği odaya doğru, koşup getiriyor bebeği.
Onu kucağıma alıyorum. Ayla'mın kokusunu nefesimin gidebildiği kadar derinlere
taşıyorum içimde. Uzunca kokluyorum; yeniden, yeniden... Bebeğin uykulu masmavi
gözleri, Ayla' nın yüzüne dönüyor. Annesine özlemle bakıyor bir yabancının
kucağından. Annenin mavi gözlerinin görüntüsü düşüyor bebeğin gözlerine. Mavilik
uyuşturuyor; yıllar çekiyor gözlerinden içeri beni. Boğuluyorum; sürükleniyorum
denizlere doğru, oradan okyanuslara... Ayla atılıyor: 'Elvan ne kadar da şirin
di mi amcası?' Ancak başımı sallayarak tebessüm eder gibi yapıyorum. Elvan'ı bir
kez öptükten sonra annesine teslim ediyor ve onlara artık gitmem gerektiğini
söylüyorum. En azından bir bardak çay içtikten sonra gitmemi istiyorlar. Fakat
ben çoktan ayağa kalkmışım; hatta kapıya doğru yürüyorum. Çıkmadan Ayla'ya
cebimden içi pamukla doldurulmuş; ince ve uzun burnu, kalın dudakları, siyah ve
uzun saçları boya kalemleriyle çizilmiş bez bebeği çıkartıp uzatıyorum. Bez
bebeğe şöyle bir bakıyor ve gülümsüyor. Yüreğim parlıyor bir umutla.
'Belki...Belki tanır' diyorum içimden. Oyuncağı narin eline alıp şöyle diyor
kucağındaki Elvana bakarak: 'Bak amca sana ne getirmiş! Hiç gerek yoktu, zahmet
etmişsin taa Avusturalya'lardan. Pek de güzel...' ... ... Yaşlı ağacın bir
dalına takıyorum parmağımdaki gümüş yüzüğü. Arkama bakmadan hızla yürüyorum. Son
kez terkediyorum eski mahallemi. Bir hortlak olarak...
Çağrı KÜÇÜKYILDIZ |