KARANLIK SOKAK

Uzun, ıssız sokağa girdiğimde yağmur yağıp yağmama konusunda kararsızlık içindeydi. Elimdeki şemsiyeyi açsam mı açmasam mı bir türlü karar veremiyordum. Hafiften sislenmeye başlayan sokağın başında bekleyip sokağın sonunda görünen camiye baktım. Bu sokaktan şimdiye kadar öyle çok geçmiştim ki, şimdi içimde garip hisler, bir çesit tedirginlik uyandırmasına bir anlam veremiyordum. Belki de bu kış günü sobaların yanmasından dolayı sokağın ince bir dumanla kaplanmaya başlamasındandı bu ruh halim kimbilir. Ve bir de dolunay belki.  Yavaş adımlarla kaldırımdan yürümeye başladığımda yağmur kararını vermişti. Şemsiyemi her zaman olduğu gibi zorlanarak açtım ve her seferinde olduğu gibi yine, yeni bir şemsiye alacağıma dair kendime söz verdim. Yağmur damlalarının şemsiyeme çarptığında çıkardıkları sesleri dinledim bir süre. Bu sese bayılıyordum. Niye bu saatte dışarıda olduğumu hatırlamaya çalıştım bir an. Hatırladım. Biraz acele etsem iyi olacaktı, vakit geçiyordu ne de olsa.  Hızlı adımlarla yürümeye başladım, ancak yavaşlamam uzun sürmedi. Ayaklarımdan sıçrayan çamurlar yolculuklarına pantolunumda son veriyorlardı ve bu da beni deli etmeye yetiyordu. Bunu engellemek için yürüyüşümü bile değiştirmeye çalışmıştım bir ara ama bir türlü kurtulamıyordum bundan. Aslında sırf bu yüzden yağmuru sevmesem yeriydi. Yine yavaşlamıştım işte. Sokağın sonuna bir bakış daha attım, o kadar uzak görünüyordu ki, sanki oraya hiç varamayacakmışım gibi geliyordu. Dönse miydim acaba, bu durumum hiç de hayra alamet değildi. Belki de hastalanıyordum, bu soğukta dışarıda olmam iyi olmayacaktı. Hergün uçarcasına geçtiğim bu sokak şimdi gözümde öylesine büyüyor, öylesine büyüyordu ki...  Kapı önüne bırakılmış çöplere çarptığımda dengemi zor sağlamıştım. İki adım yürüyüp, çöpleri çöp kutusuna atmaktansa kapı önüne bırakanlara oldum olası sinir olurdum.  ‘Hay lanet olsun’ sözleri döküldü ağzımdan. 

 

Yağmur yine fikir değiştirmişti. Şemsiyemi kapattığımda dönüp arkama baktım. Sokakta kaldığımı düşündüğüm süreyle şu geldiğim yol hiç uyuşmuyordu. Bu kadarcık mı yol katetmiştim daha. Saatime bir göz attım, evden çıkalı yirmi dakika olmuştu ama bir dakikalık yol anca gelebilmiştim. Birden cep telefonumun çaldığını duyunca irkildim. Telefonu kılıfından çıkardığımda sesi sokakta yankılandı ve sustu. Evden arayıp kapatmışlardı. Anlaşılan nerede kaldın demek istiyorlardı fakat bilmiyorlardı ki daha ben bir sokak bile ilerleyememiştim. Kesin bir karar almalı, ne olursa olsun bu sokaktan hızla geçip gitmeliydim artık.  Yağmurun niye iki de bir fikir değiştirdiğini anlamıyor buna da kızıyordum. Şemsiyemi tekrar açıp hızlı adımlarla yürümeye başladığımda artık pantolonumun paçalarının ne hale geldiği umrumda değildi. Şemsiyem hafif öne eğik şekilde ilerlerken önümde giden iki ayak dikkatimi çekti. Şemsiyeyi yavaşça kaldırdığımda önümdeki adamın yürüyüşü oldukça tanıdık gelmişti. Az önce burada olmadığına yemin edebilirdim ama işte önümde yürüyordu. Bu yürüyüşü nerede olsa tanırdım. ‘Cengiz’ diye seslendim.  Şaşırmış gibi bir halle bana döndü. Karanlıkta yüzümü seçememiş olmalı ki iyice yaklaşınca tanıyabildi beni. 

‘Hayrola Cengiz, ben seni başka şehre taşındı biliyordum’ 

‘Aslında öyle, küçük bir iş için geldim. Fazla kalmayacağım zaten.’

Beraber yürümeye başladığımızda bir an için eski günlere gitmiştim. Aynı iş yerinde çalışmıştık ve iyi bir dostluk kurmuştuk. Ortak tanıdığımız bir kız olan Aysel ile evlenmiş şahitleri de ben olmuştum. Düğünden kısa bir süre sonra Aysel'in ailesinin ısrarlarıyla buradan taşınmışlardı. O günden beri birkaç telefon görüşmesi dışında konuşmuşluğumuz olmamıştı. Şimdi bu sokakta karşılaşmamız çok ilginçti doğrusu. 

‘Keşke geldiğini haber verseydin, birşeyler yapardık’ dedim 

‘Zaten geleli yarım saat oldu. Bir saatlik işim ya var ya yok. Seni de böyle zamansız rahatsız etmek istemedim. Hem ne güzel karşılaştık işte.’

‘Ne zamandır görüşemedik. Aramıyorsun da. Ne haldesin haberimiz yok.’

‘Valla, iş güç, biliyorsun. Başını kaşıyacak vakti olmuyor insanın.’

‘Aysel ne alemde, evlilik nasıl gidiyor bakalım?’

 Bu soruyu neden sorduğumu bilmiyordum. Sorduktan sonra yüzümün gerildiğini hissettim, aynı şekilde Cengiz'in de gerilip gerilmediğine bakmaya çekiniyordum. Cengiz soruma karşılık birşeyler söylemişti ama ben gerginliğimden olsa gerek ne dediğini anlamamıştım. Konuşa konuşa sokağın yarısını katetmiştik neredeyse. Bir ara durdu, neden durdu bilmiyorum, nedenini sormak da gelmedi içimden. Böyle hareketleri olduğunu hatırlıyordum. Hiç değişmemişti demek. Tekrar yürümeye başladığımızda konuştuğumuz şeyler eften püftendi artık. Cengiz ile hiç böyle abuk sabuk şeylerden konuştuğumuzu hatırlamıyordum. Akılı başında adamlardık ve her konuştuğumuz şeyin bir anlamı olurdu eskiden. Boşa çene yormazdık. Arada onun Cengiz olduğuna inanasım gelmiyordu ancak işte kanlı canlı karşımdaydı.  Bir süre daha yürüdükten sonra Cengiz, bir ara sokağa gireceğini,  gideceği yerin orada olduğunu söyledi. Görüşmek için birbirimize söz verdikten sonra o ara sokağa girdi ve ben sonuna yaklaşmakta olduğum yolculuğuma devam etmeye başladım. Cengiz ile karşılştığımızdan bu yana yağmur durmuştu,  bunu yeni farkediyordum. Şemsiyemi hangi ara kapatmıştım, hiç hatırlamıyordum. Cengiz'i gördüğümden beri yolda yürüyordum anlaşılan. Birden önümden iki kedi geçti. İrkilmiştim. Kedilerin arkasından bakarken Cengiz'in hala yürümekte olduğu sokağı geçmediğimi farkettim.  Üç adım attım atmadım ayağımın bir çukura girmesiyle yere yığılmam bir oldu. Vücudumun buz gibi asfalta yapıştığını hissettiğimde her yanım kasılmıştı. Burnumdan yola ılık bir kan boşanmaya başlamıştı. Yattığım tarafım iyice katılaşıyodu. Yüzümün uyuştuğuna şahit oluyordum. Niye hareket edemiyordum? Altı üstü ayağım takılmış ve yere düşmüştüm. Neden kalkamıyordum o zaman? Gözlerim biraz öteye fırlamış şemsiyeme çarptı. Çok da ters bir yerde düşmüştüm. Tam iki sokağın birleştiği küçük bir dört yolda. Şimdi ara sokaktan bir araba çıksa, beni görmese,  tövbe tövbe, neler düşünüyordum ben.  Niye öyle düşünmüştüm ki? Gözlerim bir arabanın farının aydınlığıyla parladığında düşündüğüm şeyin başıma gelmekte olduğunu anladım.

 

Tek farı yanmayan araba büyük bir hızla üzerime geliyor fakat ben kaskatı kesilmiş vücudumu onun önünden çekemiyordum. Artık her şey bitmişti, demek ki hayatım buraya kadardı. Hem bu sokağa girdiğimden beri duyduğum huzursuzluktan bir şeyler olacağını anlamalıydım. Niye dönmemiştim en başta? Bunları düşünmenin hiç bir anlamı yoktu artık. Çırpınıyor, uğraşıyor ama vücudumu hareket ettiremiyordum. Araba iyice yaklaşıyordu.  Bacağımdan ve kolumdan iki elin beni çekişini ve arabanın olanca hızıyla, durmaya gerek bile görmeden yanımdan geçişini hiç unutmayacağım. Yolun ortasında oturduğumda ayakta duran ve hayatımı borçlu olduğum adama baktım.

 

‘Çığlığını duydum, koştum geldim. Ne oldu böyle?’

  Cengiz'in sesi rahatlatmıştı beni. Demek çığlık atmıştım. 

‘Bilmiyorum, ayağım takıldı. Düştüm bir daha da kalkamadım. Sen olmasan gitmiştim biliyor musun? Sana şimdi bir can borcum oldu.’

‘Aman canım, abartıyorsun. Neyse, bak benim acele gitmem lazım şimdi, geç kaldım zaten. Sonra görüşürüz tamam mı?’ 

Cevabımı bile beklemeden yine kaybolmuştu ara sokakta. Ağır hareketlerle doğrulup üstümü başımı düzeltmeye kalkıştım. Her yanım ıslanmıştı. Yerden şemsiyemi alıp bir an önce çıkmak için can attığım sokağın sonuna doğru yöneldim. İlerledikçe ana caddenin ışıkları daha da aydınlatır olmuştu etrafı. Sokağın sonuna gelip ana caddeye ulaştığımda içimde müthiş bir rahatlama duygusunun yayıldığını duyumsuyordum. Çalan cep telefonumu bile büyük bir mutlulukla açmıştım. 

 

‘Efendim’ 

‘Alo, ben Cengiz. Niye açmıyorsun telefonu iki saattir kardeşim. Bak yarın oraya galiyorum, beni otogardan alırsın değil mi? Alo? Alo?!...’

 İbrahim ERYILMAZ

 

Geri Ana Sayfa Arkadaşına Gönder

Yukarı