|
KARA KEDİ
Benim oturduğum
semtte bir ciğerci vardır semtin en kaliteli ciğerini satan.Bu ciğerci, yan
tarafında bir pasaj olan ufak bir dükkandır.Yanındaki pasaj ki buradaki dükkan
sahiplerinin birisinin dükkanında beslediği bir kara kedi vardır. Adını bilmem,
yani hiç onu yakından tanıyıp sevme imkanım olmamıştır. Ancak buna karşın bu
hayvanın yemyeşil gözleriyle, burnunu cama dayayıp içerideki ciğerlere hasretle
bakması ilgimi çeker hep. İçimi burar. Ciğercinin ona ara sıra ciğer verdiğini
bilirim. Sahibinin de onu aç bırakmadığını bilirim gözlemlerimden. Fakat bu kara
kedi, uslanmaz bir çocuk şımarıklığıyla yine de içerideki ciğerlere hasretle
bakar durur. İçinde çocuksu bir açgözlülük, bir doyumsuzluk vardır
sürekli. Aslında bu kediye ilgi ve buruk bir sevgi duymamın başka bir nedeni de
vardır. Bu, çocukluğumdan beri gelen, çocukluğumu bir iflah olmaz çıban gibi
kaplayan buruk bir anıdır. Babamla ilgili acı bir anı... Bu kedi, bana genç
yaşta ölen babamı hatırlatır. Onun bu masum ve sevgi dolu, hasretli
bakışlarını... Babam veremdi. Genç yaşta ölen bir veremli... Annemle beraber onu
ziyarete gittiğimiz günlerdi çocukluğumu çıban gibi kaplayan. Hastanede onu
karantinada tutarlardı. Hastalığı diğer insanlara da zarar verirdi. Ona dokunan,
onu seven insanlara. Bu yüzden hiç babamla yan yana gelemedi beş yaşındaki çocuk
yüreğim. Savaş yıllarında askere giden talihsiz bir babanın talihsiz bir oğlu
olarak babama hiç yaklaşamamıştım. Dört yıl boyunca savaşan babamın genç fakat
yorgun bedeni bir rahatsızlığa tutulmuştu. Tıp biliminin elleri ve kolları
bağlıydı bu adı verem olan haine karşı. Zavallı babam da bu amansız hastalığın
pençesine savaş yıllarında askerdeyken düşmüş ve kısa bir zaman sonra da
ölmüştü. İşte hayatımı acıyla kaplayan bu kısa zamanlardı. Babam ömrünün son
demlerini geçirirken küçük camlı bir odada, biz de onun ömrüne ömür katmaya
çalışırdık acemice. Babamı hep bir camın arkasından gördüm. Nasıl ülkeler
arasında dikenli teller varsa benim babamla aramda da böyle bir şey vardı. İnce
ama bir aileye sınır koyabilen camlar. Belki aynalara nefretim bundandır.
Bakmam, bakamam yüzlerine çoğu zaman. Sanki babamın soluk yüzüne yeniden
görecekmiş, onun hasretli bakışlarını yeniden üzerimde hissedecekmiş gibi bir
duygu kaplar içimi. Mecbur olmadıkça bakmam onlara. Zaten o aramızdaki camı da
kaldırırdım mecburiyet olmasa. Mecburiyet, bazen insana düşmanlarını bile
sevdiriyor. Sevmek zorunda bırakıyor. Babam hiçbir zaman bana yaklaşamadı, ben
de ona. Bana o ince camın ardından sevgi dolu öpücükler gönderirdi. Ben de ona
aynı karşılığı verirdim çocuk saflığıyla. İşte babam bana ben de ona bu kara
kedinin ciğerlere hasretle ve çocuksu bir açgözlülükle baktığı gibi bakardık.
Ancak bir fark vardı bu bakışmalar arasında. Bizimki hiç elde edilememiş bir
açgözlülüktü oysa kara kedininki daha fazlasını elde etme açgözlülüğüydü.
Babama, baba sevgisine hep aç kaldım. Hep baba sevgisine erişilmez bir duyguyla
açgözlü oldum. Ama hiçbir zaman bu isteğimi elde edemedim. Ben ve babam
birbirimiz için birer kara kediydik. Ben onun için bir karakedi, oda benim
için... Aslında ortak noktamız çok acıydı. Ayrılıktı bizim babamla ortak
noktamız. Belki başkaları da vardı fakat ben bunu bilmiyor bilemiyordu. Çünkü
babamla hiçbir zaman biraraya gelemedim, soğuk bedenine başımı yaslayıp
ağladığımdan başka... Babam artık bize ayrılıkların en uzununu yaşatmıştı. Bu
ayrılığın adı ölümdü. Hayatımı vuran iki şeyin de bir adı vardı. Verem ve
ölüm... Babamı morga koyduklarında önce annem bana baktırmak, çocuk yüreğimi
yaralamak istememişti. Ancak morgun içine annemden gizli giripte annemi babamın
bedenine yaslanmış ağlarken görünce annem benim de onun gibi ağlamamı
engelleyecek bir harekette bulunamadı. Sadece ve sadece ağladı... İşte bu
dükkana ne zaman giripte cama yaslanmış karakediyi görsem çocukluğumun bu acı
anısı gelir aklıma. O kedi ciğerlere hasretle baktıkça, ben de bana hasretle
bakıp doyamadan kara toprağın bağrına giden genç babamı anımsarım hep...
Abdurrahman ÇELİKOK |