|
DEĞERSİZ İNCİLER
Bir zamanlar, dalgaların sonsuza kadar sakinliğe mahkum olduğu bir koyda,
geçimini denizin incilerinden sağlayan bir köy vardı. Köy, doğanın yer
göstermesiyle masmavi okyanus ve yemyeşil orman arasında kalan, altın sarısı bir
kumsalda kuruluydu. Evlerse, bu muhteşem güzelliği bozma endişesiyle kumsala
inci bir kolye gibi düzgün sıralanmıştı.
Bu köydeki bütün evler ve kayıklar birbirinin aynıydı. İnsanlarda öyle…
Yüzyıllardır denizden esen rüzgar, insanları hep bir örnek yontmuş ve güneş,
tenlerini hep aynı renge boyamıştı. Bu yüzden, köye gelen yabancıların köyü
büyük bir aile sanmalarına şaşmamak gerekir. Tüccarlar, çoğu zaman, karıştırıp
yanlış kapıyı çalarlar hatta yanlış kişilerle pazarlığa bile tutuşurlardı. Gelin
görün ki hiç kimse onlara benzerliklerini kabul ettiremezdi. Hatta şaşırıp da
birine başka bir isimle hitap etseniz, ona hakaret etmiş gibi azarlanmaktan
kurtulamazdınız. Durumu düzeltmek için tek yapmanız gereken şey; aslında
kendisinin ne kadar da farklı olduğunu söylemenizdir. Bu kez de, saatlerce, bu
farklı yaratmak için ne kadar çok uğraştıklarını dinlemek zorunda kalırdınız.
Sözün kısası, köydeki herkes herkesten nefret ederdi. Ama ne gariptir ki, bir
örnek olan nefretleri bile benzerliklerini güçlendirmeye yarardı.
İnsanları bir arada gülüşürken görmek imkansızdı. Zaten beceremezdi de…
Yüzlerinin küçümsemeye hazır çizgileri, gülmeye çalıştıklarında ancak hasetçi
bir ifadeyle kasılıp kalırdı. Sözlüklerindeki ‘yücelmek’ kelimesinin karşılığı
çoktan ‘diğerlerini alçaltmak’ olarak değişmişti. Tıpkı, bir zamanlar Bilge
Dedenin anlattığı ‘On Dağ’ hikayesinde olduğu gibi:
Hikayeye göre birbirinin eşi olan on dağ varmış. Bu dağlar dünyanın en yüksek
dağlarıymış. Boyları aynıymış ama hiç birinde ‘en büyük’ olma sevdası yokmuş.
Zaten dağ olmanın sırrı mütevazı ve ketum olmakmış. Çünkü tabiat, sırlarını
ancak güvendiği dağların içinde saklarmış.
Günlerden bir gün tepelerinde Zümrüdüanka kuşu görünmüş. Dev kanatlarıyla
üstlerinde süzülüp duruyormuş. Maksadı dünyanın en yüksek dağını bulmakmış.
Yuvasını ancak dünyanın en yükseğine kurabilirmiş. On dağı görünce aradığını
bulduğunu anlamış, anlamış ama hangisinin en yüksek olduğuna bir türlü karar
verememiş. Bir sağlarından bakmış, bir sollarından… Bir milim fark bile
görememiş. Bir de dağların kendisine sorayım demiş:
“Ey yüce dağlar! diye seslenmiş. Söyleyin bana hanginiz daha yüksek?”
Dağlar önce şaşırmışlar kendilerine seslenen sese; çünkü Davut Peygamberden beri
hiç kimseyle konuşmamışlar. Ama bakmışlar ki bu Zümrüdüanka Kuşu, “ne sorarsın”
diye karşılık vermişler, tok sesleriyle.
“En yüksek dağı ararım,” demiş Zümrüdüanka. “Kimse o dağ söylesin bana. Yuvamı
onun üzerinde kuracağım…”
Ve devam etmiş:
“Ne mutlu ona ki benim yavrularımı üstünde barındıracak; ismi masallarla,
efsanelerle anılacak; yiğitlerin rüyası, aşıkların sevdası olacak ve hiçbir dağ
ondan daha yüce ve daha şanlı olmayacak…”
Bu sözler dağların içine zehrini akıtmış. Hepsi o dağ ben olsam diye iç
geçirmiş. Açıp gözlerini bakmışlar, kim ki o dağ diye. Ama kendileri de bir fark
görememişler. Sonra tüm güçleriyle gerinmişler, belki biraz uzayabilir miyim
diye… ne yazık ki çabaları boşunaymış; bir milim bile yükselmek, binlerce yıl
demekmiş.
Bakmışlar ki görünüşte bir fark yok, farkı içlerinde aramışlar. Sahip oldukları
sırları hatırlamışlar birer birer. Hepsi de tabiatın en nadide sırlarıymış.
Zihinlerinde evirip çevirdikçe iyice kanaat getirmişler ki o dağ olsa olsa ben
olurum! Bir daha baktılarında, artık diğerleri küçük görünmüş gözlerine. Zaten
kibrin merceğinde her şey küçük görünürmüş. Bağırmışlar hep bir ağızdan:
“Vallahi benim o en büyük!” diye.
Sonra başlamış aralarında bir büyüklük kavgası. Daha önce kim görmüş koca
dağların mahalle kavgası ettiklerini! Ama hırslarından açmışlar ağızlarını
yummuşlar gözlerini. Sırlarını bağıra çağıra açık etmişler evrene. İşte o an
toprakları gevşeyivermiş. Kayaları çakıl taşı gibi sapır sapır dökülüyormuş!
Meğer topraklarını bir arada tutan şey ketumluklarıymış.
Savrulup gitmişler rüzgarla. Artık hiç biri dünyanın en yüksek dağı değilmiş,
ama oralar dünyanın en büyük çölü olmuş. Zümrüdüanka kuşu da çekmiş gitmiş,
yuvasını Kaf Dağına kurmuş.
Bu hikaye anlatılmayalı uzun yıllar olmuştu köyde; çünkü köyün Bilge Dedesi
yıllar önce çekip gitmişti buralardan. Dayanamamıştı insanlarının bu kadar
çirkinleşmelerine.
İyi başlayıp kötü biten masallar gibi, en baştan beri her şey böyle kötü değildi
tabi ki…
Önceleri, bir evde bir çocuk ağlasa bütün anneler koşar, biri diğerinin hakkında
kötü düşünse gidip özür dilerdi. Gözlerinde güneş parçacıklarını, yüzlerinde
ormanın huzurunu görürdünüz. İnsanlar, aynı kayaya tutunmuş bir avuç midye gibi
yaşar, aynı denizden bulduklarını aynı sofrada yerlerdi. Doğanın verdiği her şey
herkesindi. Neleri varsa paylaşırlardı. En çok da sevgilerini…
Her gece, kumsalda yakılan ateşin etrafında daire olurlar, ışığı aralarında
tutup karanlığı arkalarına atarlardı. O gün topladıkları istiridyelerden inci
ararken saatler sessizlik içinde geçer, gündüzden topladıkları baharatlı
duyguları yüreklerinde demlenmeye bırakırlardı. Çükü her şey gece olunca
demlenmeye başlardı; orman, deniz ve toprak buram buram kokardı. Huzur yüzeyden
derinlere çöker, orada tortulaşır. Böylece, yaşamın incisi büyürdü ağır ağır.
Keşke her şey böyle ağır ağır devam etseydi!
Bir gece içlerinden biri “Neden büyük bir şenlik düzenlemiyoruz! dedi.
“Ne iyi olur! Dedi başka biri. Dostluğumuzun ateşini harlatırız!”
Herkes birşeyler söylüyordu:
“Ta okyanusun karşısından bile görünür!”
“Kocaman bir masa kurarız, sonra onu ne güzel süsleriz!”
“Danslar ederiz!..”
“Şarkılar söyleriz!..”
“Oyunlar oynarız!..”
“Yarışmalar yaparız!..”
“Her sene aynı günde tekrarlarız…”
Birden herkes susup Bilge Dedeye baktı; onaylanmayı bekliyorlardı. Fakat o
kaygılıydı. Neden sonra konuştu:
“Yapmayın,dedi. Henüz cılız olan ateşinizle en değerli cevherinizi işlemeye mi
kalkıyorsunuz? Ya henüz mücevher olmadan ateşiniz söner de cevheriniz simsiyah
kalıverirse?”
Herkes Bilge Dedenin söylediklerini dikkatlice dinlerdi. Çünkü o konuştu mu
kimsenin göremediği uzaklardan konuşurdu. Hatta bir zaman onu gelecekten haber
veren sandılar da evinin önünde biriktiler; ‘ben ne zaman evleneceğim, bizim
çocuğumuz ne zaman olacak, daha ne kadar yaşayacağım’ diye. O ise buna çok sert
çıkmış, “gelecekten ancak bilgisiz şarlatanlar haber verebilir. Ben sadece işin
sonunu söylüyorum. Bunda sihir yok, şaşılacak bir şey de yok. Tanrı geleceği
söylememişse de, geleceğinizi yapacak kuralları söylemiş. Her şey bu kurallara
göre değişir. Siz, denize attığınız taşın dibe çökeceğini biliyorsunuz, ben
biraz daha fazlasını...” demişti.
Bilge Dede dünyadaki bütün hikayeleri bilirdi. O gece de bir hikaye anlattı:
Adamın biri ölüm yatağındayken, yanına biricik oğlunu çağırmış:
“Oğlum” demiş. “Sana çok değerli bir miras bırakacağım. Can kulağıyla dinle.
Bahçedeki kuyunun dibinde bir yaratık yaşar. O yaratık senin ikbalindir. Başına
sonsuz mutluluğun tacını takar. Yeter ki sen onu her gün besle. Sen onu
besledikçe o büyür ve zamanı gelince kuyudan kendi kanatlarıyla çıkıverir. Sakın
acele etme. Günde bir kazdan fazla verme. Yoksa…” diyip, daha cümlesini
tamamlayamadan son nefesini vermiş.
Oğul, babasının acısı geçtikten sonra vasiyetini hatırlamış. Kuyunun başına
gitmiş, içine bakmış. Kuyu en karanlık geceden bile daha karanlıkmış. Sanki
dünyadaki tüm karanlıkların güneşi o kuyuymuş. İçeri doğru seslenmiş, ama kuyu
sesini yutuvermiş. Bir taş atmış. Kuyu öyle derinmiş ki saatler sonra ancak bir
ses işitebilmiş. Gelen ses ne sesinin yankısına benziyormuş, ne çığlığa, ne de
iniltiye… Ne bir maymununki kadar inceymiş, ne de bir aslanın ki kadar dolgun…
Adam, bu acayip ses olsa olsa kuyudaki yaratığın sesidir, diye düşünmüş.
Babasının vasiyetine uymuş, yaratığı beslemeye başlamış. Her gün bir kaz
atıyormuş, sonra da kuyudan gelen sesi dinliyormuş. Günlerle birlikte ses de
güçlenmiş, biçimlenmiş. Dinlediği sesten yaratığın her gün daha büyüdüğü
anlıyormuş. Ama yıllar geçmiş, hala kuyudan çıktığı yokmuş. Bu arada geleceğin
hayali her akşam adamı zaptediyormuş. Hayalleri sabrını süpürüyor, tüm dünyanın
kendi adını öğreneceği günü fısıldıyormuş. En sonunda dayanamamış, bir gün
kuyuya iki tane kaz atmış. O gün yaratık daha fazla büyümüş. İki kaz… Üç kaz…
Derken develer, inekler atılmış. Ve bir gün yaratık kendi kanatlarıyla dışarı
çıkmış. Adam tam ona emredecekken, yaratığa yem oluvermiş!”
Bilge Dede, hikayeyi bitirdikten sonra şöyle devam etti: “İşte dostlarım, o kişi
acele etmiş; çünkü karanlık kuyuda geçmesi gereken süre, yaratığın faydalı
olmayı öğrenmesi için gerekli olan süreymiş. Siz de içinizdeki inciyi sabırla
beslemeye devam edin. Kabuğu açılan istiridyenin incisi artık büyümez. Bekleyin
civciv yumurtayı içerden kendisi kırsın.”
Fakat bu kez insanlar Bilge Dedenin endişelerini yersiz buldular; ‘Kendi
aralarında eğlenmenin ne zararı olabilirdi ki!..’
Gecikmeden şenlik hazırlıklarına başlandı. Önce, köy meydanını çevreleyen büyük
bir masa yaptılar. Orta yere dağ kadar odun yığıldı. Herkes, şenlik gecesine
özel kostümler hazırlayacaktı; çılgın, rengarenk, acayip… Yapılanlar sır gibi
saklanıyordu; her şey şenlik gecesine sürprizdi.
Şenlik günü, dev masa binbir çeşit yiyecekle donatıldı. Üzeri denizin
ve ormanın verdikleriyle süslendi. Havanın kararmasıyla odunlar yakıldı. Bu,
dünyanın en büyük şenlik ateşiydi. İnsanlar evlerinden kıyafetleriyle çıkıp
ortaya gelmeye başladılar. İşte o an kahkahalarını duymalıydınız! Birbirlerine
bakıp iki büklüm kendilerini yere atıyorlardı!.. Sonra masaya geçildi. Ama
gülmekten fırsat bulup da yemeklerini yiyemediler. Çalgıcılar neşeli ezgilere
başladığında masalardan kalkıp ateşin etrafına koşuştular. Herkes dilediği gibi
dans etti. Yorulunca orta boşaltıldı, hazırlanan oyunlar oynandı. Artık gülmek
canlarını yakıyor, çeneleri ağrıyor, midelerine kramplar giriyordu. Sonra hep
bir ağızdan içli şarkılara geçildi. Bu kez de hüzünleri coşuyor, kahkahaları
gibi hıçkırıkları da setsiz çağlıyordu.
Tüm gece boyunca coşkularının sandalı onları bir neşenin, bir hüznün
kıyılarına taşıdı durdu. Sabaha karşı artık iyice hırpalanmış bedenleriyle
ateşin etrafında sızıp kaldılar.
Daha ertesi gün, seneye yapacakları şenliklerin planlarını kurmaya başladılar.
Ve böylece şenlikler her sene tekrarlanarak devam etti. Önce köye gelen inci
tüccarları gelişlerini şenliklere denk getirdi. Onlar da başkalarına anlattı.
Sonra onları görmeye diğerleri geldi. Bunlar genelde zengin insanlardı. Kısa
zamanda, soylu hanımefendi ve beyefendiler, şehirlerin sıradanlaşan renkli
gecelerini bu köyün ‘sade’ ‘doğal’ ‘egzotik’ ortamında soluklandırmayı adet
edindiler. ‘Üstelik hava değişikliği sıhhatlerine de iyi geliyordu!..’ Fakat
köylülerin içten davetlerine karşılık şenliğe katılmıyorlar, köyün etrafındaki
tepelere kurdukları çadırlardan seyretmekle yetiniyorlardı. Kim bilir, bekli de
yapmacıklıklarının bu doğallık içinde saklanamayacağından korkuyorlar; ya da bu
insanların farkına varamadıkları soyluluk zırhlarından korunmasız hale gelmenin
tehlikeli olacağını düşünüyorlardı.
Misafirler, köyden ayrılmadan önce inci kolyeler almayı ve karşılığında cömert
paralarla köylüleri sevindirmeyi görevleri sayardı. Köylülerin bu iki günde
kazandıkları para, bütün sene tüccarlardan kazandıklarından daha fazlaydı; çünkü
zenginlerin arasında, köylülerin göremediği bir rekabet vardı. Özellikle büyük
incilerden yapılma kolyeleri satın alma konusunda üzeri nezaketle gizlenmiş
büyük bir yarış… Bazen, alış veriş bir mezata dönüşüveriyor, birbirlerine
fırlatırcasına söylenen fiyatlar havada uçuşuyordu… Kadınlar kocalarının
kulaklarına tıslıyor, fesatlıkla kızışan suratlar yelpazeleniyor, eften püften
konularda çıkan tartışmalar büyük kavgalara dönüveriyordu. Önceleri bu durumdan
köylüler kendilerini suçlu buldular. Onlar, kimsenin kavga etmesini istemezdi.
Büyük incileri hediye edip bu tatsızlığı kapatmayı denediler. Bu kez şehirliler,
köylülerin haklarını koruyan yırtıcı avukatlar gibi parladılar: “Ne demekti bu!
Tabi ki kahraman dalgıçların hakları verilmeliydi. Büyük inciler derinlerden
çıkardı, bunu herkes bilirdi. Onları çıkarmak için hayatlarını tehlikeye atanlar
onurlandırılmalıydı.”
İşte hastalığın mikropları, ağızlardan sıçrayan bu kelimelerle bulaştı:
Büyük inciyi bulan…
Daha derinlere dalan…
Daha kahraman…
Daha çok para…
Daha çok onuru hak ediyor…
Hastalığın mikrobu üreyebileceği yere; yüreklere yerleşti...
Yabancılar gittikten sonra, ateşin etrafında geçen gecelerde mikrop usul usul
yayıldı. Mikrobun çürüttüğü yerler şüphe veren bir ağrı yapıyordu. Ve oyulan
deliklere sahte gözler yerleşti. Bu gözler, ömür boyu hayran hayran bakarak
kurbanını bir yanılsamanın içinde tutsak edecek ve görmeyi unutturup görülmeye
alıştıracaktı. Artık ateşin çevresinde geçen gecelerde insanlar, düştükleri
kısacık dalgınlıklarda bu gözlerin önünde yeni değerlere göre biçilmiş
elbiselerini deniyorlardı.
Mikrop yayıldıkça dalgınlıkları da arttı. Bilge Dede belirtilerden
hastalığın teşhisini koydu: Adem’den beri insanlığın en büyük düşmanı şimdi
köyünü ele geçiriyordu. İyileştirmek için nice şifalı hikayeler anlattı, ama
nafile…
Köylüler, içlerinde alıştıkları hayranlığı çevrelerinde göremeyince
bozuluyorlardı. Kendilerini fark etmeyen gözler iyi niyetli olamazdı. Artık her
şey apaçık ortadaydı; dost görünen bakışların arkasındaki tüm hikayeyi
biliyorlardı. Şimdiye kadar iyi niyetlerinden yararlanmışlar, haklarını kendi
aralarında bölüşmüşlerdi. Şimdi sıra kendilerindeydi… Sessiz geçen saatler,
sinsi bir hesaplaşmaydı.
Hastalık yüreklerini tamamen sardığında yaşam, onları tecrit etti.
İnsanlar, kapatıldıkları sanallık içinde büyüklük oyunu oynayarak zamanlarını
tükettiler:
Terazinin kefesine koydukları taşlarla yaşamlarının değerini anlamaya
çalışıyorlar; sonrada kendilerine bir ‘en’le başlayan ünvan buluyorlardı. En
hamarat, en güzel, en bilgili ve en çok da en cesur olmak vardı. Bir en’e sahip
olanın, çevresindeki herkes düşmanı olabilirdi. Çünkü diğerleri de kendini en
sanıyordu! Aynı konuda iki en olamazdı. Oyunun kuralı böyleydi. Yok bunu kabul
etmezlerse, başka birilerinin hakemliği gerekirdi. Böylece köylerine gelen
yabancılar, dört gözle beklenmeye başlandı.
Şenlik gününe hazırlıklar yine devam ediyordu. En hamaratlar en güzel
giysileri dikip, en güzel yemekleri yapıyor; en güzeller, ayna karşısında
güzelliklerine zarafet ve sevimlilik ekliyor; en bilgililer güya şimdiye kadar
yanlış bilinen gerçekleri çözümlüyor ve hatta deniz kabuklarına bakarak geleceği
söylüyordu. En cesurlar da, en derin denizlerde en büyük incileri çıkartmakla
meşguldüler.
Zengin beyefendiler ve hanımefendiler artık tepelerin üzerinde değillerdi,
masalarda oturup ve köylülerden hizmet bekliyorlardı. Şenlik alanı bir tiyatroya
dönüşmüştü; her şey seyircilere dönük yapılıyor, yüzlerden zafer aranıyordu.
Zafer çoğu zaman intikam demekti. Ama sıra en büyük inciyi seçmeye gelince…
Onurlarını başka birine kaptıranlar gururlarına yediremeyip kazananı
dövüşe davet ediyordu. Onlar köyün ortasında birbirine girince, kavga ailelere
sıçrıyor, çoluk çocuk herkes yumruklaşıyordu. Zenginler için asıl eğlence buydu.
Dövüşenlerin üzerinde bahis oynanıyordu. Ve Bilge Dede bu rezilliğe dayanamadı
ve köyü terk etti. Ama bir gün dönmek üzere…
Ve yıllar sonra bir şenlik günü geri döndü. Köyde yine herkes kavga
ediyordu. Bilge Dedeyi fark edenler donup kaldılar. Sessizlik tüm insanlara
sıçradı; çünkü bilge dedenin boynunda iri bir elma büyüklüğünde bir inci
asılıydı! Kimileri inanmayıp inciye dokundu, gerçek olduğunu anlayınca çığlık
attılar, bayılanlar oldu. Zenginler inciye sahip olma hırsıyla kendilerinden
geçti. Köylüler uğrunda dövüştükleri incileri fırlatıp attılar. Bilge Dede köyün
ortasına gelince herkes sustu.
“İşte size dünyanın en büyük incisi. Ben, onu denizin en derin
yerinden çıkardım. Ve o hak edenin olacak.”
Zenginler tüm servetlerini bağışlıyorlardı. Fakat Bilge Dede hepsini
köyden kovdu. Ortaya bir ateş yaktı. Etrafına oturdular. İnciyi teker teker
köylülerinin eline verdi. Eline alan uzun süre onu tutuyor, okşuyor, yüzüne
sürüyor, avucunda sıkıyordu. Sahip olmanın yanılsamasına düşmeye yakın Bilge
Dede onu alıp başkasına veriyordu. Yürekler incinin paylaşılmasından çılgına
dönüyor, hırs keskin, soğuk bir rüzgar gibi yürekleri sızlatıyordu.
Bu seremoni, geceden sabaha, sabahtan gün batımına kadar sürdü.
İnsanlar neredeyse bu paylaşımı kanıksayıp geçmiş günlerini özleyeceklerdi, ama
hastalık buna izin vermiyordu. Sonra kayıklara binildi, koyun dışına doğru kürek
çektiler. İnci, Bilge Dedenin elindeydi. Denizin en derin yerinde durdular.
Güneşin kıpkızıl ucu az sonra suya gömülecekti. Bilge Dede inciyi öyle uzağa
fırlattı ki kimse arkasından atlamaya teşebbüs bile etmedi. İnci güneşle
birlikte denize gömüldü.
Şimdi herkes aynı duygu paylaşıyordu. Kaybettikleri, tüm
kaybedilenleri hatırlatıyordu. Bilge Dede, istiridyenin kabuğunun tekrar
kapanacağını umdu.
Gamlı BAYKUŞ |