İLGİ ÇEKİCİ BİR BAŞLIK

Güneyi yakalarken akşama doğru eteklerimizde, martıları sayıklardık armonik pirinç adetlerinin gözleri önünde, aklımızda batamamış gemilerin buldur buldur malları takılııır dururdu. Yengeçler dönerdi tuzla buz arasında; anlayamazdık mor petekli çipitikaları. İşte o vakitlerde umarsızca biriktirdiğimiz, kımkanatlı hatıralar arasından kimisi geldi aklıma. Belki öyle değildi ama gene de karagözün emaneti üzerine yemin ederim, şimdi bile olsa. 

*** 

Ruhsal kaygılarımın en düksiyonel barbarlığı altında ezilen ben, bir çare aramak işlevli tekerlemeler söylüyordum. Çok yakın dostum olan sevgili ve saygılı Imocenko, rahatsız ilk seyahatine çıktığı zaman, şeftali turtalarımdan yememek için bana uğramıştı. Ona işkence ile turta yedirirken ağzımdan yanlışlıkla çıkan rahatsızlığım, bir güneşin hapşırması gibi geldi kendisine. Derhal konunun azmanlarından birine danışmamı tavsiye etti. Bu öyle elikolu bir durum olmadığı için, palabıyıklarımı yedim. Terliklerim dökülüyordu, çok bedbaht bir şerait içindeydim ki o sönmez şafaklarda salkım saçak işler yapan doktoruma vardım.  Doktorumun tahmin edemediğimden de zenci olduğunu ve muayenehanesindeki halıların asla kemirilmemiş olduklarını fark ettiğimde beni çoktan muayene yapmaya başlamıştı bile... Rahatsızlığımın enginlikleri hakkında bilgi almak bana yedirdiği höşmerimlerin hepsini çökerttim oracıkta. Duvardaki asılılardan birkaç tanesini gösterip, ‘Bu ne mi?’ diye sorduğunda ise, heyecandan kaşım gözüme sığmadı ve o güne kadar edindiğim bütün izlenimlerimi kendisine itiraf ettim birbiri ardına. Ona, sekizbuçuk yaşlarıma kadar emzirdiğim gergedanlardan, yalamaya çalışsam da başaramadığım kılcal damarlarımdan, pantalonlarımın fermularlarını söküp yerine taktığım kızkaçıranlardan, maceranın yeni adını yaşamak için yüzdüğüm timsah derilerini asla cilalamadığımdan bahsettim. Ayrıca 1942 yılında, Türkiye'de zeka yaşı ortalamasının düşmesiyle benim doğumum arasında hiçbir ilgi olmadığını, anne ve babamın beni hamam kurnasında bırakıp Guatemala'ya göç edişinin üzerimdeki derin etkisini, kurnada geçirdiğim otuz yıl boyunca neler neler gördüğümü de anlattım. Doktor Gianni Lombarghini, biraz düşünmesi gerektiğini izah ederek klozetine çekildi. Ben de onu beklerken kızkaçıranlarımla oynadım. Gözlerimden sızan birkaç damla gözyaşının, yol-su-eklektik olarak geri dönmesini arzu ediyordum. Hastalığımın ciddi bir şey olmasından kaynaklanır korkularım çapaklarımı eritti birkaç dakika içerisinde. Gümüş kakmalı varsayımlarımdan yakaladım kendimi. Baltamyus XVIX. gibi hissettim kendimi, pişirirken baldırımda endişelerimi.  Bir anda, elinde kara kaplı defterle doktorum geldi. Hışımla açtığı defterde, hastalığımın teknik açıdan çarelerini arıyor olmalıydı. ‘Neyim doktor bey, kör müyüm yoksa?’ diye izihatta bulundum. Zapping nedir bilmeyen sümer krallarını düşündüm:  Soldu kimi güllerim, sabret akşamın sabahına

Belli olmuyor ne yazılacak gözlerimin ardına 

Lombarghini, patates baskısı döneminde hapiste geçirdiği günleri unutmamış olacak ki, bir dahaki ziyaretimde kendisine sabun ve zilzurna götürmemi istedi. Sonra da bir nosirato verdilus geçirdiğimi söyledi. Kalp tepintim hızlanmaya başladı, kaderimin tekerleklerini sayamamaya başladım onikiparmaklarımda.  Koşarak dışarı fırladım, hiç de arkama bakmadan saatlerce koştum. Dilim dışarı sarkana kadar, durmadan. Pablo Solero'nun ‘Dinyester Nehri İçinde Oturdum, Ikındım’ adlı kitabında çapraz çarpanların çarpımını eşitleyen teorisini yaşadım. Köpüklerce süslenen gök laleleri geldi aklıma. Yüzlerinde bademciklerin derin izlerini taşıyan kimsesiz çocukları düşündüm. Kabare dünyasındaki özdevinimsel asgarilikler konusunda sümbül bağları yolunda atılmış bir adımdı bu aslında. Geride kalanların dolunay kılıklı mısır koçanlarını inkâr etmek gelmedi içimden. Natürmort bir tavırla beyzadeliğimi ilan ettim. Tütün sardım acılarımdan, şarap içtim Rozario'nun şarap çanağından. ‘Bir günü de böyle geçirdim işte’ diyecektim trafik lambalarının hatırı için. O şerefli pıtırakların elbiselenemez yalnızlıkları adına... Gözlerim doldu, pantalonum düştü, kelim gözüktü, diyemedim... 

 

*** 

Hoyrat bir kasabanın bitişik merdaneleri sırıtırken umurumun hengamelerinde, seksen ganyan sekerek göçtü tarihin karanlıklarına. Fareli Köyün Damdaki Kemancısını dinlerken nerimanlardan, aşkı mabudu eyledim yalnız insanların kramponlarında... İki gözüm seğirdi değirmenlerin en engebesiz dönencelerinde. Burnum kuyruksokumuma vardı kederimden. Her zamanki gibi saçlarıma zeytinyağlı üstüpülerimden sürerek, kaburgalarım koynumda, nusreti eskittim içimde. Zamanı durdurdum, yalnız ben vardm yarınlara...

Aytaç KIRAN

 

Geri Ana Sayfa Arkadaşına Gönder

Yukarı