|
ELLER
Elleriyle hızlı
hızlı çalışıyordu. Canla başla çalışıyordu. Eline makasını alıyor gelen malları
kutulara koyup iplerle ambalajlayarak ileriye doğru fırlatıyordu. İşine
kendisini fazlaca kaptırdığından çalan paydos zilini duymamıştı. Ya da duymuştu
da işini bırakmak zor geliyordu. Ustabaşının sesiyle irkildi. Paydos zilinin
bile işinden alıkoyamadığı bu dev adamı ustabaşının cılız sesi uyarmıştı. Adam
alnının terini geniş nasırlı elleriyle sildi. Hızlı adımlarla lavabolara
yöneldi. Lavaboda ellerini güzelce sabunu köpürte köpürte yıkamaya başladı. Bir
yandan da düşünüyordu. Bu eller olmasa ne yapardı? Ekmeğini nasıl kazanırdı? Ne
ile yavrularına sıcak ekmeği tattırabilirdi? Bir an için ona bu elleri veren
Allah'a sonsuz minnetini sunmak istedi fakat acelesi vardı. Bu eller iş
istiyordu. Onların da besini buydu. İş...
Yemekhaneden gelen
uğultu oldukça neşeliydi. Orada binlerce el sahiplerini beslemekle meşguldü.
Zaten onların hayat arkadaşlarını yavrularını da bu eller besliyordu. ah bu
eller... Bu eller minnet duyulası varlıklardı. Adam oturup iştahla yemeğini
yemeye başladı. Hızlı hızlı yemeğini yiyordu çünkü yüreğini uzun yıllar vatan
hasreti çekenler gibi iş hasreti sarmıştı. Bu bir ateş gibi vücudunu yavaş yavaş
sarıyordu. Yemeğini bitirir bitirmez işinin başına koştu. Kendisine yeni oyuncak
alınmış bir küçük çocuk gibi o kolilerle uğraşıyordu. Elleri hızlı hızlı gidip
geliyordu kutuların üzerinde. Elleri gitti geldi gitti geldi gitti geldi...
Diğer işçilerin elleri de uyumlu bir orkestra gibi sessiz işliyorlardı. İşte bu
orkestra dünyanın en sessiz orkestrasıydı ama aralarında parçalanmaz bir uyum
vardı. Bunu dinlemek için insanda herhalde meslek aşkı denilen şeyden olması
gerekiyordu. Aynı zamanda bu sırf işlerine uyumlu ellerin değil işe candan
sarılmış hevesli yüreklerin de sessiz orkestrasıydı.
Nihayet paydos
vakti gelmişti. Ama elleri ayrılmak istemiyorlardı işten. Daha fazla daha fazla
çalışmak istiyorlardı. Ama onları bir düdük sesi ayırıyordu. Onları ayrılmak
zorunda bırakıyordu. Ağır ağır makineler durdu. Günün yorgunluğunu çeken eller
yavaş yavaş makinelerden ayrıldı. Adam tatlı bir yorgunluk içindeki işçi
kalabalığından bir yol ayrımında sıyrıldı. Elleri eski neşelerini biraz
kaybetmişlerdi fakat çoğunluğu duruyordu. Çünkü gün boyu işleyen bu eller şimdi
de dünyadaki en güzel işi yapacaklardı. Sevmek işini. Adam, girdiği sokağın
soğukluğunu duymadan hızla evine doğru yürüdü. Kapıyı çaldı. Kapıyı açan karısı
ve üç çocuğu onu alevler içinde yanan bir binadan daha sıcak karşıladılar. Bu
sıcaklığı anlatmaya örnekleme yetmezdi çünkü yeryüzünde bir sıcak gülümsemenin,
bir "hoş geldin"in sıcaklığını karşılayacak bir başka sıcaklık daha yoktu.
Ateşlerin en büyüğü sevgi ateşiydi. Adam karısına içtenlikle sarıldı. İşte şimdi
elleri tekrar eski sevinçlerine kavuşmuştu. Adam yavrularını sevdi. Onları öptü,
kokladı, okşadı. Daha sonra kurulmuş sofranın başına geçerek yemeklerini
yediler. Sıcak bir aile yemeği. Sohbetler edildi. Ailece televizyon seyredildi.
Bu küçük işçi evinde, büyük patron evlerine giren para sıcaklığından çok daha
farklı bir sıcaklık vardı. Saf sevgi sıcaklığı.
Evin anası, hanımı
yatakları açtı. Herkes, yarına güzel umutlarla, yataklarına çekildi. Adamın
aklında ise elleri vardı. Ne çok iş yapmıştı onlarla? Ne de çok ihtiyacı vardı
onlara? Onlar olmasa yavrularını sevemeyecek miydi? Bu düşünce onu korkuttu.
Ellerine sevgiyle baktı. Onlar yok olmayacaklardı. Sevgiyle bakacaktı onlara. Bu
eller daha neler üretecek daha kimlere sevgi verecekti. Hayır, hayır onlar yok
olmayacaklardı. Buna yürekten inanarak deliksiz bir uykuya daldı.Yatağını ısıtan
üretken ve sevgi dolu ellerinin sıcaklığıydı.
Karısının sesiyle
uyandı. Karısı yemeğini ağzına tutarken yüzündeki son tebessüm parçası da
zamanın sonsuzluğunda yitip gitti.
Abdurrahman ÇELİKOK |