ÇARK

1          

Ali Haydar son kafileden işçi olarak gelmişti, Hollanda’nın  Nijmegen kentindeki dünyanın en büyük Transformotor üreten SMİT fabrikasına. Bir aylık deneme sürecinden sonra, çelik sac kesen koca bir makinanın başına vermişlerdi.

Bir yıldır o makinanın başındaydı, makinanın başına geçti miydi bambaşka bir insan olup çıkıverirdi. Dalar giderdi gözleri, dönen çarklar makine gürültüleri çağrışımlara sürüklerdi onu. Karısı, çocukları, anası, babası, kıraç tarlaları gelirdi gözlerinin önüne, köyünü anımsardı ve toprak özlemi tüterdi gözlerinde buram buram. Karısından, çocuklarından, ana–babasından ayrılmak koyuyordu. Ama neylersin ki aç karınla da durulmuyordu köylük yerde. Köyünü düşünürdü Ali Haydar, düşüncelerinin derinliklerinde yitip giderdi her akşam. Daha köyündeyken tarifsiz bir acı çökmüştü içine.

Verimli tarlası hiç olmamıştı Ali Haydar’ın. Birkaç susuz kıraç tarladan başka, onların da toprağı kupkuru çöl gibi verimsizdi. Kezban ananın fistanı gibi yırtık pırtık, çizgi çizgi… İbram babanın cepleri gibi delik delik, pantolonu gibi yama yamaydı… hayalinde hep üç beş kuruş biriktirip, yeni bir kumaş parçası alır gibi, bir toprak parçası almaktı köyünde, böylelikle anasının babasının dileğini yerine getirmekti.

Babasını anımsadı Ali Haydar, gözleri buğulandı, dudakları titreyerek “Verimsiz toprakla boğuşmak zor’’ dedi kendi kendine. Üretimliğin gürültüsü arasında babasının o ezik sesi doluverdi kulaklarına: “Allah ne zaman güldürecek yüzümüzü Ali Haydar oğul, belimizi nasıl doğrultacağız bu toprağınan. Bu dünya arsızın, hırsızın dünyası oğul… Çalmadan, çırpmadan rahat yaşamanın şimdilik hiç bir kitapta yeri yoktur”…

Oğul ki, tepeden tırnağa özlem, bilinmeyen diyarlarda kimsesiz… dilini bilmediği yerlerde dilsiz, baştan başa sükut… Sancı dolu, acı dolu, keder dolu bir kısık feryat… Oğul gurbet pazarlarında göçmen, emeği satılan işçi… Dönüşü olmayan sürgün…

Sonra anasının solgun yüz çizgileri dürümleşti gözlerinin önünde. Arada bir o yanık sesiyle mırıldandığı türkü mü, ağıt mı pek ayrımsayamadığı yürek delici sözlerini ve ardını dönüp yazmasıyla gizli gizli sildiği gözyaşlarını anımsadı.

Ana ki baştan ayağa sükut… Ana sır dolu diyardı. Ana ki sapsarı, gözlerinin bile suyu çekilmiş. Gözlerinin yatakları mosmor, göz çukurları derin derin… Konuş ana, konuş n’olur. Kerpiç damın yıkık duvarı gibi susma… Göçmen kuşların dilinden bir sen anlarsın. Bir sen anlarsın türkülerin ağıtların dilinden, garibin, gurbetin, halinden. Say ki güneşi doğmayan, insanları buz gibi bir ülkeden geliyorum. İklimine ihtiyacım var, gönlünün sıcak yerlerine al beni. Yüreğinin ince tüllerine sar üşüyorum.Yağmur gibi düşüyorum sokaklara her gece. Soluğum dumanlı soğuk bir  kış mevsimi. Ayak izlerimle kirletiyorum düşlerimin en beyaz yerini. Duyuyor musun beni ana… İçindekileri söyle de üz beni, ki içimdeki hasretler kanasın, kapanmadan uğurum düşeyim yolara… Dikenli teller var aramızda ana, koca koca dağlar... yoksulluk var aramızda, kahrolası ayrılık var biliyorum. Ama tükenmemiş acı, küllenmemiş kahır mı var ana… Tanrı kuluna ne verir de götürmez…. Bu günlerde geçer elbet, biter kahrolası hasret, yeni bir hayata başlarız. Sürü sürü hayvanlarımız, tarlalarımız, bağlarımız olur. Çok yoksulluk çektik ana, aç kaldık, çıplak kaldık… Halimizi kimseye anlatamadık…

Anasının ne öfke izi vardı yüzünde, ne de sevinç, yalnızca anadolu kadınının yarı çekingen yarı kaygılı yüz titreşimleri büyüdü bakışlarında, ezilmişliğin, çaresizliğin, çileli bir yaşamın izleriydi bunlar… Dingindi ama gözleri çok uzaklarda bir noktaya çakılmış gibi bakıyordu ona, tedirgin miydi? Umutsuz muydu? Belirsizdi, yüz çizgilerinin sır vermez bir yapısı vardı. Ama yine de acı bir titremeye duruvermişcesine dalgalanıverdi sesi, “Gel gitme oğul yaban elere, hayat ağırdır oğul, hayat karadağ kadar ağır. Belki daha da ağırdır yaban el…

Karadağın ağırlığını taşıyabilmek için dinç ve sağlam omuzlara gerek var, bizim zayıf ve güçsüz omuzlarımız taşır mı? bu koca dağı, bu koca hasreti… Gel gitme oğul… Seni görmeden ölürsem eğer gözlerim açık gider, yaşlı yüreğim dayanmaz hasretine.

 

2

“O gün bu gündür işte Ali Haydar’ın anası hep o pencereden bakar. Her gün birileri bavulunu eline alıp giderken, bakar arkalarından, bakar her gidenin arkasında gözünün ışığı biraz daha sönerek, her gidenin ardından biraz daha gözyaşı dökerek yüzü elleri kırışır. Dua dua hasreti siner dudaklarına… yol yol olur uzanır uzaklara… ağıt ağıt dökülür derelere…

Dua  eder  anası gece gündüz dua eder “Yarabbi ! der Ali Haydar’ımın yüzünü görmeden alma canımı, hasretimi dindirmeden, görmeden mürüvetini alma canımı” ….

Ama gelenler gidecekti elbet, en kutsal amaç olan hayat zayıf omuzları ezecek, ezecek bilinmeyen bir anda, beklenilmeyen bir saatte alıp götürecekti insanoğlunu…

Hayat ağırdı, koca karadağ kadar ağır… Kezban ananın zayıf ve kuru omuzları bu ağırlığı daha fazla taşıyabilir mi ki… Ölmüş olabilir miydi anası. Karadağın bayırında bir çukura mı gömülecekti?…Ya o sabrı, merhameti, vefası, inceliği, iyiliği, azmi, hasreti sığar mıydı o küçük çukura… O  koca sevgisi ölür müydü hiç…  Ah! vefasız dünya, gelimli gidimli dünya, doğumlu ölümlü dünya; ah yalancı dünya; su ve toprak, rüzgar ve ateş… Ah fani işleri fani dünyanın!.. Bit pazarlarında  almışsak hayatlarımızı, almışsak esvaplarımızı  üstümüzde nasıl iyi dursun ki…

Ali Haydar’ın gözleri dolu dolu oluverdi. Çarkta inen bıçaklar titreşti gözlerinin önünde, anasının yarı durgun, yarı kaygılı yüzü çıkıverdi dönen bantta, ona gülümser gibi yaptı sarılmak istedi Ali Haydar’a, sonra birden yine yitiverdi o yüzü. Başı döndü elleri titredi dengelenmek için makinanın bir ucuna dayadı elini, Ali Haydar’ın boğazı düğüm düğüm oldu. Kıraç tarlası, anası, babası, karısı, çocukları ve iki göz yıkık kerpiç evini düşündü…

Ah! yaralı ırmağım, kanadı kırık turnam, göğsümüze kenetlenmiş hasret… Bir hasret ki yakıcılığı dayanılmaz. Ayrılık kaderimizdir belki… Neylersin ki kimine bir dağbaşı ıssızlığı, kimine ağlamaklı bir ses ödünç verilmiş… Bilinsin ki, diyemediklerimizin, söyleyemediklerimizin, sessizliği; söyleyeceklerimizin olmamasından değildir! Ve bunun içindir ki, dilsizler gibi yalnız yüreğimızle konuşuruz. Kurdun kuşun konuştuğu yerde… uğursuzun puştun konuştuğu yerde… Hep biz susarız...

Gurbet bir hal eder insanı, arkadaşları gezip, tozup, eğlenirken. O kahrından erirdi. Akşam yellerinde yılpır yılpır eden kavak yaprakları gözlerinde tüterdi. Sanırdı ki onlar birer küçük el “Gel, gel deyi çağırırlardı.” gözleri nemlenir içini çekerdi. Bazen benim bu yaban ellerde işim ne diye hayıflanır, köyünü çocuklarını özlerdi. Rüyalarına girerdi o yoksul insiz köyü, çorak susuz toprağı.    

Kafasının içinden kaynaşan bu denli düşüncelerle kendini birtürlü işe veremiyordu. Daha bir dalgınlaşıverdi. Gözleri çakılmışcasına hızla dönen gürültüler koparan makinanın çarkındaydı, kesi çarkları hızlı devinimlerle gidip geliyordu, Ali Haydar’ın bileği birden makasların soğuk yüzüne dokunuverdi, elini çekmek istedi çekemedi, bağırmak istedi bağıramadı, gözleri karardı ve birden acı bir çığlık koparıp makinanın yanıbaşına yığılıverdi. Makinalar durdu, derin bir sessizliğe gömüldü fabrika.

Kaç saatti hastahanedeydi bilmiyordu Ali Haydar. Baygındı iç bayıltıcı bir kokunun ağırlığını duyumsuyordu. Neredeydi ? Ana dedi birden, elleri öpülesi ana. Hakkın ödenir mi senin… Buz gibi titredi Ali Haydar, iç geçirdi derin derin. Soluksuz kalmışcasına nefes aldı. Anasının kokusu çöktü ciğerlerine, birden karardı gözleri, dünyası yıkılmıştı sanki.

Kendine geldi sonra, yüreğine ateş düşmüşcesine irkiliverdi. Başını alıp duvarlara vurmak istiyordu, doğrulmak istedi doğrulamadı “vay anam” dedi, kısık kısık inledi Ali Haydar. Yanık yanık… Acı acı… Ozan Hasan Hüseyin’in bir dizesi dolandı diline. Kör olasın demiyorum/ Kör olma da gör beni.

Sonra derin bir sessizliğin içinde buluverdi kendini bu kez karısı geldi gözlerinin önüne, titrek yüzü onu sorguluyordu sanki. “Duyuyor musun beni, hepimiz melül mahzun yolunu gözlüyoruz, çocuklar babamız gelsin de bize lastik pabuç alsın diyorlar, ne zaman gelecen heee! bilsen bi-yanımız hep gırık … Hep bükük boynumuz … Sen yoksun diye… Sen yoksun diye ceylan pınarın suyu bile acı acı akıyor… Dalgın dalgın bakıyor kara öküz…

Gönderdiğin parayla ancak kışlıklarımızı alabildik, Kara Misto’ya faizli borcumuzu zamanında ödeyemezsek, kıraç tarlamızı da alacak elimizden, aç gözlü dürzü dağları taşları versen yine doymaz.

 

3

Beni duyuyormusun Ali Haydar.  “Duydum duydum” dedi birden Ali Haydar. Baş ucundaki  hemşire “sayıklıyor zavallı” dedi yastığını düzeltti Ali Haydar’ın, derin bir boşluktaydı Ali Haydar, karısı çocukları kıraç tarlası karısının kederli sesi onu kendine çekti yeniden. Böyle anlarda karısının dudakları titrek titrek olurdu, konuştukça güzelleşir güzelleştikçe çekerdi onu kendine: Birden sağlam elini uzatıverdi karısına doğru, ona dokunmak geldi içinden eli uzandı boşlukta kaldı, başı zonkladı kesik bileğinin acısı çöktü içine, boğazı düğümlendi, kara gözleri kararmış bir gece gibi kaldı. Uludu dağlarca Ali Haydar, sel oldu aktı yüreği… Derin derelerce kabardı… Taştı deniz deniz…

Toprak çizgi çizgiydi, kezban ananın fistanı gibi yırtık yırtık… İbram babanın pantolonu gibi yama yama… Acılar feryat feryat… Bu nasıl bir hayat oğul…  Bu nasıl bir hayat… Umut lime lime. Umut paramparça… Yollar çıkmazlara kilitli, kilit büyük, kilit kocaman… Anahtarı fetbazların, düzenbazların, arsızların elinde… Yokluk, çaresizlik, hasretlik zor oğul, kimseye yaşatmasın tanrım. Birgün gökten düşünce yıldızımız, gök bulutlanır, güneş görünmez, sonsuz bir uykuya dalar gibi gireceğiz  karanlıklar ülkesine. Bilinmez ak mı, kara mı, uzak mı, yakın mı!…Gün gelir seni bırakıp gideceğiz oğul. Ölüm herkes için alın yazısıdır. Her doğan ölecektir, insan dünyaya kimsesiz gelir, yine kimsesiz gider. Yaşamak bizim için, çile çiçeklerinin rengidir oğul, kızıl kor demetlerince dehşet…  İncecik dikenleri vardır ya, çizer ya ellerimizi, ayaklarımızı  cam kırıkları gibi; canımız kırılır!… Kan sızar  yaramızdan oğul, biz bize akarız yine yüreğimizde kendimiz kadar yarayla… Kimseye göstermeden öperiz yaramızı…  Acıyı acıyla yıkarız hasret gölünden… Acıdan bal umar, baldan zehir  içeriz. Umut umut tohum ekeriz toprağa, diken diken dert biçeriz. Mutluluk deriz, çark-ı  feleğin çemberinden geçeriz. Kimi zevk-i sefa içinde gününü gün eder, kimi yiyecek bir parça ekmek bulamaz. Bu nasıl bir dünya oğul...

Boşluktaydı. Soluğu kesilmişti sanki. İliklerinde duyuyordu sızıyı. “Esti mi kimsesizliğin soğuk yeli, titresen de savamazsın yüreğindeki sızıyı.” Diyordu bir arkadaşı… Sahipsiz kalmış yaban ellerde, yaşamın yabanıl koşulları yüreğine işliyordu her gün biraz daha Ali Haydar’ın. Sesler gelirdi kulağına, uyanır bakardı. Gurbette ölmek çok korkunç gelirdi ona, dedesinin, ninesinin gömülü olduğu topraklara koşmak, oraya kapanmak, “beni de alın yanınıza” deyip yalvarmak gelirdi içinden.

Birgün yer altında azıksız kalan tohumlar boy atar mı filiz filiz?.. Çatır çatır çatırdar mı tomurcuklar. Tane vermeyen başakların başı kabarır mı?… kara tufan yine keyifle havlar mı? ağılın önünde. Sarı inek yine ak sütünü akıtır mı? Nasırlı avuçlarına. Ama onlar olmasa da olur ana. Yeter ki sen ol… yeter ki sen kerpiç damın yıkık duvarı gibi susma… yine akşam olunca okşa saçlarımı, yine dürümler sar içi yağlı. İçi yağlı dürümler uzat bana… yetert ki sen ol. Sen gereksin bize. Yüreğin, kocaman sevgin gerek… oy ana oy... oyy da oy…  Kahrolmaz mı bizi yakanlar, hor bakanlar kör olmaz mı?…

 Nuri CAN

 

Geri Ana Sayfa Arkadaşına Gönder

Yukarı