|
AYRINTILARDA...
Tarihin o gün için
neleri kaydettiğini ondan başkası bilemezdi. Tarih her zaman doğru yazdı
gördüklerini, duyduklarını; ister yanlış ister doğru, ister güzel ister çirkin,
ister anlamlı ister anlamsız... vesaire vesaire her şeyi yazdı bir kenara bir
bir hiç usanmadan. Düşünmek onun işi değildi. Herkes kendinden sorumluydu işi
anlamlı olan o anlamdan, işi boşluk olan o boşluktan, işi olmayan o olmayan
işinden falan da filan işte.
‘Tarihin birinde’
diye başlayan bir yazının altına imzasnı attı ilkin. Sanki bu bir efsaneydi ya
da masal... hani hep böyle yazıların başında yer alırdı ya bu ‘tarihin birinde’
sözleri.
Oysa yazıp yazacağı
içinde olamadığı sadece dıştan bakabildiği bir dünyanın söz bilmecesiydi.
‘Tarihin birinde
merdivenle çıkılan’ dedi durdu. Tarihin birinde kimbilir merdivenli ne çok cümle
vardır. Merdivenin basamaklarını saymış mıydı üstelik. Ayrıntılara takıla takıla
düştüğü için Asuman onu düştüğü yerde bırakıp gitmemiş miydi. Dizinin ne çok
acıdığını bile söyleyememişti o kadardı çabuk gidişi. Şimdi bu merdiven
basamaklarının sayısını ayrıntılara takılarak ünlenen birisinin ününe leke
düşürmemek için hatırlamalıydı. Üç... beş... yedi...
‘Tarihin birinde
merdivenle çıkılan bir tepenin’ dedi yine durdu. Tepe mi... kaç tepeye
merdivenle çıkılır acaba. Bu o tepe. Hani rusların yaptığı, şehre o merdivenle
çıkılan tepeden bakmak için... Şehir, her yerde o tepeden bakınca. Her yeri
aşağıda...
‘Tarihin birinde
merdivenle çıkılan bir tepenin ortasında’ dedi ve bu sefer de ‘orta’ kelimesine
takıldı. Ortası vardır belki çok şeyin de bir tepenin ortası neresidir. Şöyle
demeliydi belki, ‘merdivenin bittiği yerde’. Şimdi cümleyi düzenlemeli.
‘Tarihin birinde
merdivenle çıkılan bir tepenin, merdivenin bittiği yerinde bir meşale yanıyordu’
dedi, cümleyi tamamladı. İşte tepenin geri kalan kısmı:
Merdivenler
kıvrıla kıvrıla yükseliyordu tepe boyunca. Bazen genişliyordu merdiven. Bazen
daralıyordu. Bazen basamaklar enliydi, bazen ensiz. Bile isteye mi böyle yapmayı
uygun görmüşlerdi, bu onların sanatsal zevkini mi ortaya koyuyordu, bu belli
olmasa da tepeye giden ve tepeye gitmek isteyeni götüren bir merdiven vardı
işte. Merdiven beyazdı. Tam beyaz değildi belki. Sanki beyaza hafif bir sarı
karıştırılmış gibiydi. Sarı beyaz karışımı ama daha çok beyaza yakın bir renkti
merdiven. Uzaktan bakınca görünsün diye mi böyle bir renk seçmişlerdi, yoksa bu
da onların sanat rengini mi gösteriyordu bu da belli değildi. Uzaktan da
görünüyordu ama bu merdiven, büyük ihtimalle de renginden dolayı görünüyordu.
Birileri iniyor birileri de çıkıyordu merdivenden. Mevsim bahara kaymaya
çalışıyordu ya bu ülkede baharın gelmesi için daha çok erkendi. Bu yüzden mi
merdivenlerin inenleri de çıkanları da kışvari giyimlerini koyu renk
seçmişlerdi. Kendisine baktı üzerinde sarı kahverengi karışımı bir mont vardı.
Onun altında, monttan aşağıya sarkan uzun bir sarı ceket vardı. Boynunda kırmızı
bir atkı vardı. Siyah kot pantolon ve sarı postallar... İnenlerden çıkanlardan
biri de kendiydi demek. Ama rengi hiç de kışvari renklere uyum göstermiyordu her
zamanki gibi uyumsuzlukla mı göze çarpıyordu burada da.
Basamak sayısını
neden hatırlayamadığını şimdi anladı. İstese de sayamazdı belli ki. Saysa
unuturdu ya da. Çıkanlar arasında yer ufaklaşana kadar tırmandı, tırmandı,
tırmandı. Sonunda ulaşılması gereken yerde merdiven noktalandı. Bir yuvarlak
duvar havada direkler üzerinde duruyordu. Duvarda bir sürü heykeller vardı. Bir
kadın elinde bir meşale tutuyordu. Durdu durdu, uzun uzun baktı kadına. Bu
meşale neyi aydınlatıyordu acep! Rusya bir ışık mı saçıyordu ya da bir ışık
saçacağı mı zannediliyordu.
Yuvarlak mekanın
ortasına ilerledi. Dev bir kazan içinde bir meşale vardı ya yanmıyordu. Sovyet
rusya çözülene kadar bu meşale yanmıştı dendiğine göre. Ve bu yuvarlak yerde
askerler gece gündüz nöbet tutarlarmış. Şimdi bir harabeye benziyor gibiydi.
Çözüldü sovyet rusya, meşale söndü. Işık gerçek ışık olsa idi sönmezdi oysa.
İnsanlar vardı
oturan beton oturaklarda. İnsanlar vardı seyreden bir şeyleri. İnsanlar vardı
konuşan. Vardı, vardı insanlar. Ama niye var olduklarını unutmuş gibilerdi. Yok
yok unutturulmuştu sanki bir şeyler.
Oturdu bir köşeye.
Köşe mi, ne köşesi, köşe de nereden çıkıp geldi. Otudurdu. Soğuktu beton. Çekik
gözlü insanları seyretti bir süre. Bir şeylere bakıyor gibi görünmüyorlardı. Bu
tepeye tırmanmak için şehri seyretmek değil miydi sebep. Onlar dillerince
konuşuyorlardı işte seyirden geçmişlerdi belli.
Şehir pusluydu
uzakta. Yüksek binalar görünüyordu bir de nehir, kıyısından geçen şehrin. Ya o
her ülkesinde bacaları ayyuka uzanan aynı tip, aynı renksiz, aynı dumanlı
merkezi ısıtma fabrikası şehrin. O da İskenderun Demir Çelik Fabrikasını
hatırlattı şimdi. Meğer o fabrikayı da tarihin birinde gelip ruslar yapmamış
mıydı. Annesi anlatmıştı Payas’ta fabrika bitene kadar kalan rus mühendislerin
ailelerini. Sadece lahana yerlermiş. Her istediklerini de alamaz, ‘ne rahat
yaşıyorsunuz’ derlermiş. Şimdi lahananın bu insanlar için ne kadar önemli
olduğunu iyi anlıyordu.
Bu ülkede lahananın
ne çok yemeğe büründüğünü görerek şaşırıyordu bir de. Lahana salataları.
Haşlanmış lahana salatası. Havuçlu lahana salatası. Patatesli lahana çorbası.
Lahana sarması. Lahana yemeği. Lahana turşusu. Lahana lahana lahana... bir de
lahana gibi giyiniyordu insan burada, kat kat kat.
Bir meşalenin
lahana ile ilgisi... şaşırtıcı. Ayrıntılar ne de çok şeyi anımsatıyordu. Asuman
da bir ayrıntı mıydı şimdi. Ayrıntı Asuman. Asuman ayrıntı olmayı seçmişti
nedense. Asl olandan uzak durmayı yeğlemesi sevgisizlik miydi.
Doğruldu sarımsı
montlu ayrıntı takıntılı adam. Merdivenlerden inmek de gerekti şimdi kıvrıla
kıvrıla. Her çıkışın inişi olur derlerdi ya bunun böyle olduğunu her zaman kabul
etmesi olanaksızdı. Bu çıkışın inişi vardı tamam da, kabul de...
İnişe geçti. Asuman
anılarıyla sönmüş meşalenin yanında artık sonsuzca sönük kalacaktı. Tarih
Asuman’ın unutuluşunu ve silinişini merdivenlerle çıkılan bu tepede kaydetti.
Hayat hep birilerini unutturmak zorunluluğunu üstlenmedi, hayata bu zorunluluğu
yükleyen insanın kendisiydi.
İndi indi,
basamaklar kayıyordu. Yavaş yavaş şehir kaybolmaya başladı. Ayrıntılar kendini
belli etmektense asla vazgeçmedi.
Naz Ferniba |