|
BEKLEME DÖNMEYECEK
‘Bekleme
dönmeyecek’ dedi.
Karşılık vermedim.
Yüzüne baktım, anlamlı olmayan yüzüne. Kötü bir haberi verirken bir insanın
nasıl da böyle soğuk tavır takınabildiğini hiç anlayamamışımdır. Öylece baktım.
Belki de ifadesizdi bakışlarım. Belki de birşeyleri beklediğimi farkettirecek
kadar anlamlı... Oralı olmadığımı görünce tekrar etti sözlerini. ‘Bekleme
dönmeyecek’
Biliyordum
dönmeyeceğini. Gidenlerin ‘dönerim’ vaatlerini bırakıp dönmemek üzere
gittiklerini biliyordum. Biliyordum, terketmenin gidenlere hoş geldiğini. Giden
gittiği yere alışmanın telaşında, bıraktıklarını tez unutuyordu belki de. Belki
de giden’e değil, kalan’a düşüyordu üzülmek. Üzülmek mi? Yoksa ben gerçekten
üzgün müydüm? Nasıl olur! Hayatımın en güzel saatlerini ben bu kahve masasında
geçirdim. İşte o adam şahitti buna. ‘Bekleme dönmeyecek’ diyen, o yüzü anlamsız
olan adam.
Yine seslendi
bardaklara birşeyler doldururken. ‘Bekleme dönmeyecek’
Baktım yüzüne. Uzun
uzun baktım. O bana hiç bakmıyordu. ‘Bekleme dönmeyecek’ derken bile bakmıyordu.
Hergün saat üçte, kahvenin penceresinden rahatlıkla geleni-gideni görebileceğim
bu masa, beni ağırlamaya alışmıştı. Hergün evet. Kaç yıl oldu? Kaç koca yıl...?
Gün gün sayılmış kaç koca yıl?
Çayımı önüme
bırakırken aynı sözleri mırıldanıyordu. ‘Bekleme dönmeyecek’
Ne diyebilirdim.
İlk gün buraya geldiğimde, elinde tepsisi sağa sola koşturan bir delikanlıydı.
Şimdiyse yüzünde hafif bir gülümseme, ağır adımlar atmaya özen gösteren yaşı
geçkin bir adam. Yıllarca aynı şeyi söylemekten bıkmadı. ‘Bekleme dönmeyecek’
Söylediklerine
aldırış etmedim. Sözlerinin beni incitmesine izin vermedim. Burada olmak beni
heyecanlandırıyordu. O ilk gün çırpınışlarını hiç yitirmedim. Çayımı her
tazeleyişinde bakmadan yüzüme, sözlerini de tazelemek isteği duyuyorsa varsın
söylesindi. ‘Bekleme dönmeyecek’
Dönmeyecekti elbet.
Kim döndü ki o dönsün. Öyleyse ben neyi bekliyordum böyle. Bir söz mü? Belki...
Veda sözcüğünü belki. Ayrılış kelimesini belki. ‘Bitti’ demesini belki. Bilip
gerçekleri, ben de dönmemecesine gidecektim. Ama ya şimdi gitmek için
davranırsam ve o, tam da şimdi gelmeye karar verirse ve gerçekten de gelirse
sözleştiğimiz bu yere... ya ‘gelmeyecek’ diyerek her günümü heyecana çeviren bu
bekleyişlerime son verirsem, her gecem ‘ya geldiyse’lerle bir kabusa dönerse...
Ya gelirse! Ya gelirse! Öyle ya, bir daha duymazdım bu adamın ezberlediği o iki
sözcüğü. ‘Bekleme dönmeyecek’
Çayımın şekerlerini
unutmuştu. İki küp şekeri uzatırken bakmadı. Gözlerini yerden nedense
kaldırmazdı. Ezberlediği hareketleri dikkatle yerine getirmenin artık bir anlamı
da kalmamıştı. Sessiz oturan bunca insan aynı yere bakıp birilerini bekliyordu.
Beklenenlerden kimi geliyor, kimi gelmiyordu. Ben bekleneni gelmeyenlerdendim.
Bir de bekleneni beklemekten bıkmayanlardan... Uzaktan sesini duydum. ‘Bekleme
dönmeyecek’
İki saat böyle
bekleyerek, hergün olduğu gibi, yine geçti. Toplam on yedi bardak çay içtim.
Demli ve iki küp şekerli. Kalkacağım zaman kahve sahibini aradı gözlerim.
Oradaydı. Arkası bana dönük, bir masanın çekmecesinde birşeyler arıyordu sanki.
Ödemem gereken paranın ne kadar olduğunu soracaktım. Bana bakmasını bekledim.
Elimi kaldırıp işaret edecektim hesap için. Bir türlü dönmek bilmiyordu. Yanına
gitsem diye geçirdim içimden. Vazgeçtim. Yıllardır bunu yapmamıştım. Şimdi böyle
davranmak için bir sebebim yoktu. Bekledim. Birkaç dakika daha seyrettim
dışarıda olanı-biteni, geleni-geçeni. Beklemek benim işimdi zaten. Ne çıkardı
birkaç dakika fazla beklesem. Bekledim. Uzaklara daldım bilmem kaç zaman. Yanıma
gelip masama oturduğunu bile farketmedim. Sesini duyunca şaşırdım bu sefer, çok
yakınımdan geldiği için belki. ‘Bekleme dönmeyecek’ dedi. Bir şey söylemedim.
Doğruydu. Gelmeyecekti. ‘Yıllar geçti’ dedi. Doğruydu. Yıllar geçmişti. Üstelik
bekleyerek. Beklemek zordur oysa. Beklemek zamanı öldürür oysa. Yine de geçti
işte yıllar. Sandalyeler eskidi, masalar yıprandı, kapılar bilmem kaç kere
yeniden boyandı... o gelmedi. ‘Sen beklemekten vazgeçmedin’ dedi. Evet,
vazgeçmedim. Vazgeçmem için bir işaret gönderen olmamıştı. Bir söz... bir
mektup... bir, bir, bir herhangi bir şey... ‘O ise vazgeçeceğini düşünmüştü’
dedi. Öyle mi? Neden? Böyle düşünmesi için sebep? Yavaş yavaş düşüncelerim
karışıyordu. Birden geçmişe dönme telaşı yaşadım. Birşeyleri hatırlamaya
çalıştım. Zordu bu. Farkına varmadığım bir şeyi anılarımın arasından bulup
çıkarmak öyle kolay değildi. Zihnim yorgun düştü bir an. Bulamadım bir sebep.
‘Gitmek kolaydı’ dedi. Kolayı seçer mi her zaman insan? Belki... ama onun böyle
bir kolay’ı seçmesi için olan neydi? Bulanıklaşmaya başladı olaylar, kişiler,
mekanlar... ‘Bir mektup bıraktı sana, beklemekten vazgeçmeyeceğin kesinleşirse
verilmek üzere’ dedi. Dondum. Her şey donmuştu. Ben, o, dünya, yoldan geçenler,
denizde yüzenler, dalgalananlar... Olabilir miydi böyle bir şey? Mümkün müydü?
Bunun doğru olmadığını söylesindi biri. Lütfen biri çıkıp ‘yalan’ desindi.
Çıkmadı öyle biri. ‘Yalan’ demedi.
Kalktım masadan.
Bakmadım, ‘bekleme dönmeyecek’ diyenin yüzüne.
‘Keşke’ dedim
güçlükle, ‘keşke ben her gün beklemeye devam etseydim. Keşke bana böyle bir şeyi
hiç söylememiş olsaydın. Keşke ‘bekleme dönmeyecek’ demekten yorulmamış olsaydın
da bana bu haberi vermeseydin bunca yıl sonra. Keşke...’
Kapıdan çıkarken
son olarak duydum aynı sözleri. ‘Bekleme dönmeyecek’
Demek bir bildiği
vardı, benim bilmediğim.
Artık beklemiyorum,
dönmeyecek.
Naz Ferniba |