|
KALBİNİ KUŞLARA VEREN ÇOCUK
( Deniz’in Masalı)
‘’Tanrı
kuşları sevdi ağaçları yarattı
İnsan
kuşları sevdi kafesleri yarattı’’
Jacgues Deval
Bir varmış bir yokmuş,
adı sanı bilinen zamanın birinde, dağlardan kopup gelen çağlayanların
arasında şirin mi şirin küçük bir köy varmış. Her bahar geldiğinde bir
başka güzel olurmuş buralar. Doğaya binbir canlılık gelir, bir başka
güzel akarmış dereler. Arılar, kadife kanatlı kelebekler çiçek çiçek
gezer, daldan dala uçuşurmuş türkü gözlü kuşlar… Bir efsaneye göre güneş
en güzel orada gülermiş çocuklara, oraya dökermiş ışığının en güzel
renklerini. Yeryüzünün en güzel bitkileri, çiçekleri, hayvanları da
oralıymış. Gökyüzünde her gece yıldızların düğünü olur, her sabah bir
sevincin şöleni başlarmış. Düş mü? gerçek mi? pek ayırt edilemezmiş,
etrafını çevreleyen dağlar öylesine görkemli dururmuş ki, doruklarında
gökyüzü hep mavi ve engin bir denizi andırırmış. Eteklerindeki derin
vadiler boy boy hayvanlar barındırır, onlara analık eder ve bütün
kötülüklerden korurmuş… En vahşi hayvandan, en sessiz böceğe kadar tüm
canlılar kardeşce geçinirmiş. Bir yeşil halı gibi yerleri kaplayan
çimenler, nereden çıkıp, nerede tükendiği bilinmeyen pırıl pırıl sular,
rengarenk çiçekler ve türlü boyalı kuşlarla bu eşsiz yer, bir başka
yaşama sevinci verirmiş insanlara.
İşte bu yörede zeki mi
zeki, akıllı mı akıllı küçük bir çocuk yaşarmış. Deniz adındaki bu sevimli
çocuk insanları, hayvanları, kuşları, çiçekleri, ağaçları yani doğadaki
güzel olan her şeyi ve bir de herkesin masal anası ismini verdiği bilge
ninesini çok severmiş. O bu sevgisini lafta bırakmaz, gereğini her
fırsatta yerine getirir, insanların, hayvanların, canlı cansız, doğadaki
tüm varlıkların haksız saldırılara hedef olmaları karşısında, içinde
sınırsız bir öfke ve acı duyarmış. Bu yüzden hep güçsüz ve haklıdan
yana çıkarmış. Çünkü Deniz ninesinden hep emeği, yardımseverliği,
merhametli olmayı, sevgiyi, iyiliği, dürüstlüğü, doğruluğu, temizliği,
ahlaklı ve adil olmayı öğrenmiş.
Deniz gün boyu çiçeklerle
söyleşir, kelebeklerle uçuşur, bilge ninesinin ardında koşuşup dururmuş
kırlarda. Onun geçtiği yerlerde güller gülümser, sümbüller pembeleşir, kuşlar
şarkı söyler, dağlar taşlar dillenirmiş. Hafif hafif esen rüzgarlarla ağaçlar
eğilip eğilip birbirini selamlarmış. Deniz nerede solmuş sararmış bir çiçek
görse, koşar su getirir, koklayıp okşayıp yeşertirmiş. Her şey öylesine ona
alışıkmış ki, bir gün ortalıkta görünmese, çevreden iniltiler duyulur uzun
narin kavaklar bile boynu bükük bakarmış. Öyle ki, çiçekler üzülüp büzülür,
kelebekler uçmaz, kuşlar türkülerini söylemez, sular hışırtısız akarmış. Deniz
sadece kuşlarla konuşmazmış. Köylülerin söylediklerine göre, o bütün hayvanların
dillerinden de anlarmış. Onlarla saatlerce söyleşir. Birbirileriyle iyi
geçinmelerini öğütlermış.
İşte Deniz, bu gizemli
doğanın koynunda doğmuş, orada büyümüş orada tanımış çiçekleri. Kuşlarla
dostluğu, arkadaşlığı da orada başlamış. Küçücük yüreği dünyayı içine alacak
kadar geniş, sevgisi dünyayı ısıtacak kadar sıcakmış. Bu güzel çocuk yaşamına
renk veren, anlam katan sevgisinin sesini de orada bulmuş. Hiç bir canlının
başka bir canlıya haksızlık etmesine gönlü razı olmazmış. Onun bu sesini duyan
her canlı bütün kötülükleri unutur, sadece iyilik düşünürmüş.
Ve bir gün Deniz bu
güzelim köyünden ayrılmak zorunda kalmış. Kuşların ötüşü, serin suların
çağlayışı kulakları okşayıp yüreklere dökülürken, çiçekler solumalarını
sıklaştırmış. Bütün köylüler gediğin tepesini aşıp, Deniz’ i uğurlamışlar; iyi
yolculuklar dilemişler. Ninesi o kadar çok üzülmüş ki, sözcükler onun ayrılık
acısını anlatmaya yetmemiş. Hiçbir canlının başka bir canlıya veremeyeceği ve
hiç bir canlının anlayamayacağı bir şefkat ve sevgiyle basmış bağrına. İçi ılık
ılık duygularla dolup kabarmış, o yaşlı yüreğine ince ince çağlayanlar akmış da,
yangınını söndürememiş. Torunu uzaklaşıncaya dek çırpınan yaralı bir kuş kanadı
gibi, yaşlı gözlerle el sallamış ardından, dualar mırıldamış. Deniz uzaklaşır
uzaklaşmaz hemen bütün köylüler onu özlemeye başlamışlar. Bu sevginin kaynağı
neredeymiş, neymiş kimse akıl erdirememiş.
Deniz şehirler geçmiş,
trenler, otobüsler, vapurlar, otomobiller ve uçaklar görmüş: görünce de ağzı bir
karış açık kalmış, zira köyünü çevreleyen dağların ötesini hiç mi hiç
bilmezmiş.
Deniz uygarlığın
teknolojik nimetlerinden uzak, fakat bozulmamış, kirlenmemiş, temiz ve bakir bir
doğa ortamında yaşarken, babası onu alıp uzak bir ülkeye götürmüş. Bu ülkenin
renk renk lale bahçeleri, yel değirmenleri, altın saçlı gökgözlü güzel çoçukları
varmış. Ancak getirildiği kent beton yığınları ile kaplı, soluk alamayacak
derecede kalabalık, gürültülü ve telaşlıymış. Doğup büyüdüğü yerlere hiç
benzemediği gibi, her akşam kocaman fabrika bacalarından çıkan, kirli kara bir
duman abanırmış kentin üstüne. Kent soluk alamazmış. O zaman gökyüzü ışığını
yitirir, sokak lambaları bile zar-zor ışıldarmış. Burada insanlar kendilerini
kalın beton duvarlar arkasına, kuşları kafeslere, çiçekleri özgür doğadan
koparıp saksılara koymuşlar. Kafesteki kuşlar aç değilmiş ama özgürlükleri
yokmuş. Saksıdaki çiçekler susuz değilmiş ama doğal güzellikleri kalmamış.
içeklerin renkleri ve kokuları, kuşların ötüşleri yapaymış. İnsanların neşeleri
gülüşleri ve ağlayışları da.
Okula başlamış Deniz.
Sınıflar çocuk doluymuş, ancak Deniz yalnızmış, bir türlü alışamamış
kalabalıklara, kent yaşamına… Yitirdiklerini ararmış Deniz, gözünde tütermiş
insiz köyü, yemyeşil dağlar, serin pınarlar, kuşlar, yeleleri rüzgarda savrulan
atlar, koyunlar, kuzular, bir de dünya tatlısı nineciği.
Onca kalabalığın orta
yerinde yapayalnız kalmış; ne o anlatabilmiş kendini başkalarına, ne de
başkaları onu anlamak istemiş. Bir tren geçermiş Deniz’in özlemlerinde, bir kuş
ötermiş, o kuytu bir köşeye çekilip ağlarmış. Kimi zaman özlemi dayanımaz bir
hal alırmış, yakıp tutuştururmuş yüreğini. Deniz’in bu durumuna öğretmeni çok
üzülürmüş. “Sen zeki ve yetenekli bir çocuksun bu günler çabuk geçer buraya da
alışırsın” diyerek Deniz’ i teselli etmeye çalışırmış. Ama o dalgınmış,
bilincini yitirmişçesine boş boş bakarmış etrafına. Artık düşüncelerinin içinde
öyle eriyip yitmiş ki, bu ona sonsuz derece acı verirmiş.
Bir de Deniz’ in kafasını
sürekli yoran bazı sorular varmış. Neden kuşların, çiçeklerin zgürlüklerini
kısıtlayıp, kafeslerde ve saksılarda tutsak olarak yaşatırlar? Kuşlar ve
çiçekler evlerdeki saksılar ve kafesler için yaratılmamıştır ki? Acaba bütün bu
haksızlıklar ve acımasızlıklar geçici ve basit bir doyum duygusu için miydi?
Peki, kocaman adamların bu tutumuna karşı, ya çocuklar niçin kayıtsız kalıyordu?
Onlar, kuşların ve çiçeklerin özgürlüğü için neden bir çaba harcamıyordu?
Deniz bu sorunları
günlerce düşünmüş; çiçeklerin saksılara, kuşların kafeslere konulmasına bir
anlam yüklemeye çalışmış, ama becerememiş. Gün geçtikçe suskunlaşmış, konuşmaz
gülmez olmuş ve yemeden içmeden kesilmiş. Sanki uzak diyarlarda dilsiz, kolsuz,
kanatsız kalmış. Gitgide içine kapanmış, yapılan bu haksızlıklara öfkelenmiş,
ancak bağırıp çağırmamış, suskunlukla direnmiş.
Derken bir gece
hastalanmış Deniz. Günlerce ateşler içinde yatmış, yatarken de köyünü
sayıklamış, uyanıkken Perihan ninesini hayal etmiş. Ninesi yine ona öğütler
vermiş, destek olmuş yalnızlığında, yol göstermiş. Ninesi Deniz’e “Konuş
Deniz’im, yine göz kırp yıldızlara, çiçeklere gülümse, gülücükler dağıt, göster
sevgi dolu yüreğini herkese. İyi olmalısın sen, hastalanırsan üzülürüz. Yaşlı
yüreğim dayanamaz acına. Sonra bütün kuşlar da üzülür; dağlar, taşlar başlar
ağlamaya. Yerin kulağı duyar olup biteni, bütün ormanlar yas tutar. Menekşeler
sulara döker kirpiklerini, sular acı keser, acı yolları…” dermiş. Sonra bir an
duraksar, yorgun ciğerlerini soluklandırır ardından Deniz’in saçını okşar,
konuşmasını yine sürdürürmüş.
Ama Deniz onun
söylediklerinin çoğunu duymaz, atların kişnemeleri, kuzuların melemeleri
arasında rüyalara dalarmış. Köyünde iken her akşam yatmadan önce, ninesi Deniz’e
kuşlar, çocuklar ve çiçeklerle ilgili masallar anlatırmış. Sonra. “o yıldız
senin, bu yıldız benim” diye ninesiyle yarışır, gökyüzünün sonsuz ışıltısına
bakar, uyurlarmış. Oysa Deniz bu kente geleli bir yıldız bile görememiş.
Günler sel gibi haftalar
yel gibi geçip gitmiş. Deniz iyileşip eski sağlığına kavuşmuş, ama özlemi hiç mi
hiç dinmemiş. Nereye gitse özlemini de oraya götürmüş. Zaman zaman özlemi içinde
onulmaz bir sızı olur depreşir. Ne yapsa ne etse önüne geçemezmiş.
Deniz zeki, enerjik,
başarılı ve itinalı bir çocukmuş. Ögretmenleri onun bu niteliklerini yararlı
bilgi ve sağlıklı bir çevre bilinciyle dengede tutmak için yoğun bir çaba içine
girmişler. Deniz de yavaş yavaş okul yaşamına alışmış. Bu nedenle öğretmenleri
iyi bir şey başarmış olduklarını düşünerek gönenmişler, kıvanç duymuşlar. Çünkü
Deniz en zor meseleler üzerinde bile inanılmaz ölçüde düşünceler üretir, günlük
ders ve ödevlerini büyük bir istekle hazırlar, olumlu taraflarını eliştirmeye
çalışırmış.
Deniz her zaman sevimli,
duygulu, insanları kırmamaya özen gösteren, herkesin yardımına koşan bir çoçuk
olduğunu göstermiş. Onun doğa sevgisi ve bilgisi de herkesin dikkatini çeker ve
bu güzel nitelikleri çevresinde sevilmesini sağlarmış. Hatta, onun bu
özelliklerini öğretmenleri diğer çocuklara anlatıp, örnek gösterirmiş. Anne ve
babası da Deniz’ i bu meziyetleri nedeniyle dünyanın en akıllı çocuğu olarak
görürlermiş.
Deniz bir yandan çevresine
uyum sağlamaya diğer yandan da kendine yeni uğraşlar edinmeye çalışıyormuş. İşte
o günlerde, evlerinin önüdeki küçük bahçeyi düzenlemek aklına gelmiş ve şimdiye
kadar bunu düşünemediği için de kendine kızmış. O günden sonra en büyük uğraşı
bahçesi olmuş. Oraya çeşitli bitkiler dikip, çiçekler ekmiş. Bahçesindekiler de
boy verip renklenince bütün boş zamanlarını onlara bakmakla geçirir olmuş.
Çiçeklerin yanında mutlu
olurmuş ya yine de içten içe hüzünlenirmiş. Çünkü, Deniz bu insanları
anlamıyormuş. Onlar, kendilerini doğadan uzak, beton duvarlar arkasına
kapattıkları yetmiyormuş gibi kuşları da kafeslere tıkmışlar…
Her şey bir yana da ya o
büyük kentlerin meydanlarında gördüğü sürü sürü tembel güvercinlere, kirli
kanal sularında nazlı nazlı yüzen kuğulara ne demeliydi? Böylesine kanatları
olur da, kentlerin o pis havasında, suyunda nasıl dururlardı? Uğuldayan iş
makineleri, göğü kirleten fabrika bacaları, araba sesleri, eksoz dumanları,
müzik diye zangır zangır bağıran hoperlörler ve estetikten uzak, çirkin
apartmanların arasında nasıl yaşanır? Deniz bu soruları durmadan sormuş kendine,
ama yanıt bulamamış. Çocuk aklı anlamaya, yanıtlamaya yetmemiş bu soruları.
Ve günün birinde öfkesi
öylesine büyümüş ki, gidip babasının onarım işlerinde kullandığı keskin mi
keskin testereyi alıp, fırlamış sokağa. Kafes gördüğü ilk eve dalmış ve buradaki
kafesi kesmiş. Ve o günden sonra, her gece evlere girip, kafeslerin
çubuklarını keserek kuşlara özgürlüklerini vermeye başlamış. Deniz’ in bu
yaptıkları kafes sahiplerini çılgına çevirmiş tabiî. Günlerce gazetelere ilanlar
verilip, duvarlara afişler asılmış. Radyo ve televizyonlarda duyurular
yayınlanmış. Bu yayınlarda, “Korkunç ve affedilemez suçu işleyen canavar”
hakkında bilgi verenlerin ödüllendirileceği açıklanıyormuş. Ancak Deniz
yılmamış. Yine her fırsat bulduğunda evlere, bahçelere girip kafesleri kesmeye
devam etmiş. O ülkeyi yönetenler çok kızmışlar bu işe, kentin bütün polisleri bu
kafes canavarını yakalamak için yarışa girişmiş, günlerce pusu kurup
beklemişler. Ama bu bir sonuç vermemiş. Bir defa polis, asker bütün ülke düşmüş
bu kafes canavarının peşine. Yine günler, haftalar, aylar geçmiş ama
yakalayamamışlar.
Deniz, bir akşam yine
elinde testeresiyle büyükçe bir eve girmeye çalıştığı sırada pusu kuranlar
tarafından yakalanmış. Ve bu haber ülkenin her yanında bomba gibi patlamış.
Gazeteler Deniz’in boy boy fotoğraflarını basmış, televizyonlar çeşitli
görüntüleri getirmiş ekranlarına, radyolar ise her haberinde duyurmuşlar.
İlgililer ise bu “canavarın” yakalanışına müthiş sevinmişler. Günlerce süren
şölenler düzenlenmiş, bayram gibi kutlamışlar bu başarılarını.
Ama bu sevince
katılmayanlar da varmış: ülkenin altın saçlı, gökgözlü, güzel çocukları Deniz’in
yakalanışını üzülerek karşılamışlar. Topluca göşteriler düzenleyip yönetimi
protesto etmişler. Özgürlük istemişler. Deniz özgür olsun demişler.
Ancak çocukların bu
çığlıklarını sağır yürekler duymamış. Mahkemeler kurulmuş, kurullar toplanmış,
dünyanın dört bir yanından pedagoglar, psikologlar, bilim adamları çağrılmış.
Herkes Deniz’in işlediği suçun nedenini araştırmaya koyulmuş.
İlk gece, polis
merkezinde, üşüyüp ağlayan Deniz’in gözünü uyku tutmamış. Yaptıklarını ve
kendisine yapılanları düşünmüş. Kendince suç kavramını sorgulamış ve “kim
suçlu?” sorusuna yanıtlar aramış. Kafeslerini kırdığı ev sahiplerini düşünmüş,
özgür kalınca kanatlarını sevinçle çırpan minik kuşları…
Sonra arkadaşlarını,
öğretmenlerini, anasını ve babasını, ninesini düşünmüş. Yüreği sızlamış
Deniz’in hepsini de özlediğini anlamış. Ertesi gün ziyaretçileri olmuş
Deniz’in. Öğretmenleri ve okul arkadaşları gelmiş, renk renk çiçekler, çeşitli
hediyeler verip onu teselli etmeye çalışmışlar. Ziyaret saati bitince de boynu
bükük gitmişler. Ardından bütün ülkenin sarı saçlı, gökgözlü çocukları Deniz’e
üzüntülerini belirten kartlar, mektuplar göndermişler. Ama kurulan mahkeme çok
acımasızmış. Çocukların protestosunu da hiç önemsemiyormuş. Deniz’i diğer
çocuklara da kötü örnek olmasın diye cezalandımak istiyormuş yargıçlar.
Deniz, uykusuz geçirdiği
bir gecenin verdiği yorgunlukla hemen uykuya dalmış ve dalar dalmaz da başlamış
rüyalar görmeye. Rüyada yaşlı bir ninecik oturmuş bir pınarın başına, Deniz’ e
“körler ülkesi” masalını anlatıyormuş, ama bu bilge ninesi değilmiş. Rüyadaki
ninenin anlattığı masal şöyleymiş;
“Evvel zaman içinde,
kalbur zaman içinde, dünyanın bir yerinde, bir baba ile oğul varmış, bunların
fazlaca bir dertleri yokmuş; işleri, aşları onları kimseye muhtaç etmezmiş. Ama
babanın bir sorunu varmış; oğlunun eğitimsizliği ve cehaleti. O devirlerde ne
oğlunu gönderebileceği bir okul ne de ders verebilecek öğretmenler varmış. Okul
ve öğretmenler yokmuş ama çocuk dünyayı tanımalı ve bilmeliymiş. Çünkü babanın
inancı, “Alimler gözlüdür, Cahiller ise kör’’ biçimindeymiş. Sonuçta baba karar
vermiş; oğlunun gözü açılmalı, dünyayı görüp tanımalıymış. Baba ile biricik oğlu
bilinmeyen ülkelere doğru yola çıkmışlar. Az gitmişler uz gitmişler, sonunda bir
de bakmışlar ki, körler ülkesi diye bir yere gelmişler. Olacak bu ya, tam körler
ülkesine geldiklerinde, çocuk bir hastalığa yakalanmış. Eli ayağı tutmaz olmuş.
Baba şaşkın, çocuk bitkin uçan kuştan medet ummuşlar. Tam o anda “korkma” diye
yüreklendirmişler. Babanın etrafına toplananlar. Ve, “siz buranın körler
ülkesi dendiğine bakmayın, buranın öyle becerikli bir hekimi var ki kime dokunsa
hastalığından iz kalmaz” demişler. Böylece baba yatıştırılmış ve çocuk tezelden
hekime kavuşturulmuş. Hekimbaşı usta parmakları ile hastasını tepeden tınağa bir
güzel yoklamış. Hemencecik de illetin nedenini bulmuş; sorun çocuğun gözlerinde
imiş. Burnun ile alnın birleştiği noktanın sağında ve solunda bulunan çukurlara
gömülü, bıngıl bıngıl devinen oval iki cisimcik. Açılıp kapanan birer deri
kapakla örtülü….
İşte hepimizin bildiği
insan gözü, illetin nedeniymiş. Hekim böyle söylemiş, teşhisi böyle koymuş.
Operasyon kısa sürede bitmiş, dışarıya çıkarmışlar çocuğu. Baba bir de ne
görsün, çocuğun dünyayı görüp tanıyacağı gözlerinin ikisi de yerlerinden
çıkarılmış. Çünkü körler ülkesinde herkeste göz düşmanlığı varmış. Körler
bilginin, ışığın, aydınlanmanın en önemli aracı olan göze düşmanmış. Daha o
çağlarda “aydınlık ile karanlığın, bilgi ile cehaletin” savaşı varmış. Ancak
baba ve oğul geç anlamışlar bu gerçeği ve ağır ödemişler bedelini. Ve bu sonuç
karşısında sanki dünya bir anda başlarına yıkılmış baba ile oğulun. Yaşam
zindan olmuş, ama ne acı duyacak halleri kalmış, ne de acıya dayanacak güçleri.
Acıyı acıyla bastırmışlar boynu bükük’’…
Deniz gördüğü düşün
etkisiyle ter içinde uyanmış. Bir korku sıkıca sarılmış boğazına. Kendini o
hekimin elinde imiş gibi hissetmiş. Sevdiği onca yüzü düşünmüş, ama hiç birisini
anımsayamamış, sisler arasında yalnız kalmış. Bir yerlerden ince bir ezgi
çarpmış kulaklarına, çoğalan, delirten bir ezgi…. Usuna babasının üzgün, perişan
yüzü gelmiş, bir güvercin uçuvermiş yüreğinden, acıyla ürpermiş. Deniz’in
ağzından “Baba” diye bir inilti çıkmış. Sonra gördüğünün korkulu bir düş
olduğunu fark edince derin bir oh çekip rahatlamış.
Derken duruşma günü gelmiş
binlerce çocuk yığılmış mahkemenin önüne, onlarca polis otosu eşliğinde Deniz
mahkemeye getirilmiş. Yargıçlar sertçe bakmışlar Deniz’e. Savcı iddianamesini
okumuş, yargıçların en yaşlısı korkutucu bir sesle “bütün bunları neden yaptın?”
diye sorular yöneltmiş. Yargıçların bütün sorularına Deniz susarak yanıt vermiş.
Yargıç öfkelenmiş dağlar kadar. Deniz’i azarlamış. “Sende hiç acıma duygusu
yok mu, kalp yok mu?” demiş. Deniz ise “Ben kalbimi kuşlara verdim.” Diyerek
ilk ve son yanıtını vermiş. Yargıçlar kendi aralarınada fisıldaşıp, konuşmuşlar.
Sonuçta Deniz’in bir kuş gibi, demirden bir kafese konulup uzak ve ıssız bir
ormana bırakılmasına karar verilmiş. Bu haber dünyadaki bütün kuşlara yıldırım
hızıyla yayılmış. Bir çok kuş toplanıp, kanat çırpmışlar, dönmüşler gökyüzünde,
sonra da hep birlikte saldırmışlar kafese, günlerce gagalamışlar ama nazlı
gagaları parmaklıkları kırmaya yetmemiş. Kafesi parçalayamamışlar. Parçalayıp da
Deniz’ i özgürlüğüne kavuşturamamışlar.
Günlerce düşünmüşler ve
sonuçta hepsi gücünü birleştirerek. Deniz’i köyünün güzel ormanına götürmeye
karar vermişler. Bütün kuşlar kanat açıp, kırk gün kırk gece, dağ demeden deniz
demeden uçmuşlar. Deniz’in o güzelim köyünün ormanına ulaşmışlar. Yağmur
yağdığında hepsi birden kanatlarını kafesin üstüne gerip korumuşlar. Güneş
açtığında sevinmişler. Dünyanın her yerinde türlü türlü yiyecek ve çeşit çeşit
kitap taşımışlar. Kuşlar her akşam kafesin etrafında toplanıp ötüşerek Deniz’i
teselli etmişler. Cıvıltılarla uyutmuşlar, her sabah yeniden en güzel sesleriyle
uyandırmışlar. Beraberce gülüp, oynayıp, şarkı söylemişler. Deniz onlara
şiirler okumuş, bilge ninesinden öğrendiği masalları anlatmış, kuşlar Deniz’i
anlarmış Deniz de kuşları……
İşte o gün bu gündür
dünyanın bütün kuşları yavrularına kuşlara kalbini veren çocuğun masallarını
anlatırlarmış. Ve onun içindir ki, dünyanın her yerinde kuşların yalnız bir
sabah bir de akşam öttüğü söylenir……..
Nuri CAN |