|
ÜÇ ANALIK KIZ (9. Bölüm)
|
Birinci Bölüm İçin
Tıklayınız! |
Canhışan bacı, Beydegû’nun beline erişen kızıla çalan saçlarını usul usul
okşamış sanki bir asır. Ellerinde kahve fincanları üç analık, ‘bu işin altından
ne çıkacak’ bakışlarıyla süzmüşler o ikisini. Beydegû kim olduğunu bilmediği
yumuşacık ellerin sahibine sokulmuş yavaşça bir anne bulmuş hissiyle. Geçmişten
koşa koşa gelen bir anı hemen önüne geçip diz çökmüş. Başlamış ileri geri
salınmaya. Salınırken de bir garip sesle konuşmaya: ‘O mutfak masasının altına
girdiğin gün var ya hani... oklava elinde kovalamaca oynuyorlar sanmıştın...
tebessümün kahkahalarına karışmıştı... bir merdane kapıp sen de peşlerisıra
koşmaya başlamıştın... sonra durup sana bakmışlardı hayretle... korkunç bir ses
kulaklarını patlatmıştı... ‘kız aha şu oklavayı sırtında parçalamazsam’...
kahkahaların korkunç bir feryada bulaşmıştı... o gün hayatın acı bir oyun
olduğunu öğrenmiştin...’ Geçmişten koşa koşa gelen an’ı, Canhışan bacı’nın
kulağına fısıldadığı cümleyle toparlanıp, geldiği yere koşaradım çekilmiş:
‘Adını anlat bana.’
Beydegû kelimeleri saklandıkları yerden çıkarmak için demir çubuklar kullanmış.
Bakmış yanındaki kadına. Yüzünü gezmiş bakışlarıyla. Kimi ovaların rengi yeşile
çalıyormuş. Kimi dağlar gökyüzüne ulaşmada yarışıyormuş. Kimi nehirler yazın
sıcağından toprak altına çekilmiş. Uzun hırkalı papatyalar, ince tülle yüzünü
örtmüş gelincikler... Neler neler görmüş o yüzde Beydegû, dememiş bir şey. Üç
analığına dönmüş o güzeller güzeli yüzünü. Üçü de minderlerinden taşıyorlarmış.
Kapı ardında fıs fıs konuşan yardımcılar, kopacak kıyametin gürültüsüne hazırlık
yapıyorlarmış. O an Ezendib analık sanki canına kastı olanlarla başbaşa
kalmışcasına bir feryad ile; ‘az kaldı, kahveyi içtik; sıra fincanlarda’ demiş.
Gıcırdayan kapının ardından titrek adımlarla kısa boyuyla çekik gözüyle bir
güzel, elinde tepsiyle görünmüş. Yüzlerdeki öfkeyi görmemek için belki, başını
kaldırıp buluşmamış hiçbir gözle. Çekilmiş tez elden huzurdan.
Canhışan bacı, ‘adını anlat bana’ demiş yine. Beydegû bir telaş ile elinden çeke
çeke odasına taşımış bacı’yı. Kapıyı arkalarından kilide vurmuş. Oturmuşlar
pencere önündeki, örtüsü işlemeli sedire. Bembeyaz tülün gerisinden bakmışlar
bir süre avluya. Peşinden kovalayan binlerce atlıdan kurtulmaya çalışır gibi bir
başlamış Beydegû... öykü içinden öyküler, masal içinden masallar, hayat içinden
hayatlar çıkmış orta yere.
‘Ben dedim ki onlara, saçınızı tarayın, sonra o tarakları atın avludaki kuyuya,
kuyu yutsun... yapmadılar. Ben yaptım ama... elime ne geçtiyse kuyuya attım.
Yaşadıklarımı, yaşamadıklarımı, gözyaşımı, özlemlerimi, en sevdiğim yeşil
kırlenti, babamın ardında kalan tek eşyası bana yadigar takkeyi, pabuçlarımı,
gül suyunu, saksıda açan her çiçeği, fistanımın düğmelerini... ne bulduysam
attım içine. Sakladım orada hepsini. Kimse elleşmesin diye. Kimse uzanıp en
sevdiklerime dokunmasın diye. Saçlarımı kestim attım içine. Altın küpelerimi,
hayallerimi, sevdiklerimi, nefretimi, bir de kaybettiklerimi... her şeyi kuyuda
gizledim. ‘
Canhışan bacı arada söze nokta koymaya çalışıp, adını anlat bana’
deyiveriyormuş. Lakin Beydegû’nun buna hiç aldırdığı yokmuş. Binmiş bir beyaz
atın üzerine, dörtnala koşuyormuş sözlerin üzerinde. Bir saat geçmiş... üç saat
geçmiş... beş saat geçmiş...
‘Çamaşır yıkarken ellerim kanadı birden. Koştum, ‘bakın’ dedim. ‘Bu benim
kanım.’ Kimse umursamadı. Ben de mor bir yazma bağladım elime. Aylarca
çıkarmadım. Bana, ‘eli mor yazmalı kız’ diye isim yakıştırdılar. Ardımdan bağır
bağır mahalle kalktı ayağa. ‘Eli mor yazmalı kız geçiyor bakın.’
Canhışan bacı dinlemiş... dinlemiş... dinlemiş...
Sonunda durulmuş Beydegû. Bir nehrin çekilmesi gibi çekilmiş toprağın altına.
Tüm hırçınlığı, tüm titrekliği, tüm yabansılığı... terkedip gitmiş bedenini.
Koymuş o güzel başını Canhışan bacı’nın dizine. Ve dalmış uzun bir uykuya.
Kızıla çalan saçlarındaki tül kayıp omuzlarına düşmüş. En güzel seyrine koyulmuş
Canhışan bacı. ‘Bir insanı bu kadar güzel yapan nedir?’ sorusuyla çalkalanmış
düşünceleri. ‘İçindeki fırtınanın ebedîliği mi? Gözlerinin gerisindeki giz mi?
Ruhunun ağırlığı mı? Kalem kaşların, ok kirpiklerin, kiraz dudakların faniliği
mi? Yoksa O’nun sanatının eşsizliği mi? Nedir bir insanı güzel yapan? Sevda
üzerine dünyaya düşüş mü?’
Canhışan bacı bütün zamanını Beydegû’nun yanında geçirir olmuş. Zaman zengin bir
sofra gibi açılıp saçılmış önlerinde. Artık hayâllerinin genişliğinden dem vuran
Beydegû, ne istediğinin cümlelerini kurar olmuş. Uzaklarda süslü bir yaşam
belki... yakutlarla süslü bir köşk belki... ille de süslü...
O sıra Beydegû’nun aklına Şuheygin düşüvermiş. Alemin dilinden hiç düşemeyen,
alemin diline sakız olan, alemin manilerine dizilen Şuheygin... Koşup perdeyi
açmış Beydegû. Karşı evin, ikinci katının odalarna göz gezdirmiş kısa bir süre.
‘O nerede?’ diye soruvermiş.
ONUNCU BÖLÜM...
Naz Ferniba
|