|
ÜÇ ANALIK KIZ (8. Bölüm)
|
Birinci Bölüm İçin
Tıklayınız! |
Devler ağır ağır yüklerini taşırken, en arkada sürüklenmiş Mefhum. Zincirlerini
sürüklemiş o da. Ağır mı ağır, paslı mı paslı... kanayan her damladan canı akmış
toprağa. Uçsuz bucaksız bir çöle dalmışlar. Sarı kumlarda yüzmek mümkünse eğer,
Mefhum yüzmüş işte öyle. Serapların önünü kestiği her yönde içinden feryat
yükselmiş arşın en bilinmezinde. Hiçkimsesiz, hiç bilmediği yönlere akmış...
akmış... akmış... Paçavralarından düşen toz, tanınmaz kılmış yüzünü. Birilerine
sormak geçmiş içinden: ‘Nereye gider bu kervan?’
Aklını okuyan bir derviş midir nedir, cevap hemen gelmiş, ‘memleket-i safra’ya
gider’ demiş. Safra... safra... safra... ‘Bilmem ki ben oraları. Kimler yaşar?
Nece konuşur, nece terennüm ederler? Tertipleri ne üzeredir? Kaç sigaya çekerler
adamı? Destur var mıdır?’
‘Dile her nerede olmak istersen. Senin sesini duyacak biri oradadır’ demiş
derviş. Orası... orası... orası... ‘Neresidir ki orası? Uzakları yakın kılamam.
Yakınımda olacakları dahi göremem. Bir deli miyim? Bir garip, bir ebleh... mi?
Neyim?’
‘Ne olursan ol; ister deli, ister veli, ister ebleh, ister seyyah... o herkesin
sesine kulak verendir.’
‘Öyle midir? Kimdir? Yerin dibine girmek daha mı hayrdır? Al beni toprak,
içine!’ O an yer yarılmış çatırdayarak. Sarı kumlar su gibi akmış yarıktan
aşağıya. Bir Mefhum akmış onlarla. Akmış... akmış... akmış... En aşağıda, varsa
en aşağı diye bir yer, en aşağıda dursa bir... ısınmış hava. Ter boşanmış
başından. Ter mi, yoksa kaynar su mu? Acımş... yanmış sanki. Islanıp ıslanıp
kurumuş, yanıp yanıp soğumuş. Çekilmiş aşağılara. Aşağılara... aşağılara..
aşağılara... ‘Bir kara serap mı yoksa bu? Bir karanlık serap... mı?’
‘Değil’
Develerin yükü yere serilmiş. Uyanmış karanlık seraptan Mefhum. Kalabalık bir
yerde, elleri hâlâ kalın, paslı zincirlere bağlı... Nasıl gelmiş buraya hiç
hatırlamamış. Sesler seslere karışmış, bir meydan yere çıkmış eli-ayağı
zincirliler. Tok bir sesle, yüzü kesiklerle kaplı adam geçmiş orta yere:
‘Başlasın satış. Alsın gitsin sahip malını...’
Mefhum başına geleceklerden endişeli, umutla tozlu yüzünü insanlara çevirmiş. O
kadar tozlu, o kadar kirli, o kadar Mefhum’dan başka biri... O an ak teller
döşenmiş saçlı adam elinde kova geçmiş karşılarına. Kovaya su doldurup
başlarından aşağıya dökmüş. Tozlar çamur olup akmış yere. Tozlar suyu kirletip
düşmüş yere. Bir kova... iki kova... üç kova... beş kova... on kova... yirmi
kova... buz gibi sıcakta alev gibi su büzmüş onları iyice. Mefhum ‘gık’ demeyi
akıl edememiş. Ki ‘gık’ dese o ‘gık’ı geri yerine göndermeyi bilirlermiş. O
kadar sevimsiz, o kadar soğuk, o kadar itici, o kadar eski, o kadar
meymenetsizmiş satıcılar.
O an satıcılardan kaydırıp bakışlarını Mefhum, çevreye doluşan insanlara,
rengarenk insanlara bakmış. Kendisi ne kadar kirliyse o kadar temizlermiş.
Keselerin zıpladığı avuçlarında al yanakların sebebi yatıyormuş. Uçsuz bucaksız
sefahat... Bir kadın görmüş Mefhum. Yeşil tülün ardındaki çekik gözlerinden alev
saçıyormuş. Utanmış ondan. Elindeki zincirlerden utanmış. Öyle bir meyve gibi
satılmaktan utanmış. Eğip boynunu, ‘ben ne yaptım’ diye sormuş içten içe. Mefum,
ne yaptığını ne kadar düşünse bulamamış. Yanlış yerde, yanlış zamanda, yanlış
birileriyle olmanın en acımasız sonuymuş bu kayboluşun, bu esirliğin açık
ifadesi.
DOKUZUNCU BÖLÜM
Naz Ferniba
|