ÜÇ ANALIK KIZ (6. Bölüm)

 Birinci Bölüm İçin Tıklayınız!

 

Canhışan bacı hiç dem vurmadan saray mekanından günleri bir bir sıralamış, yan gelip yatmış, yemiş içmiş, bir de gizliden gizliye süzmüş her bir köşeyi. Büyük ahşap evde üst kata yollanan üç ayrı merdiven, her katta say say bitmeyen kapılar, her kapının ardında boy boy odalar uzanmadaymış. Merak bu ya, Kermedi analığa sormuş, ‘bu değirmenin suyu hangi dağın yamacından yuvarlanmadadır’ diye. Kermedi analık diğer analıklara uzun uzun bir bakmış şöyle. Cümleleri bir türlü sese dönüştürüp diyememiş bir şey. Susmuş kalmış oracıkta. Ezendib analık tavana bakmış, yere bakmış, doğrulacak gibi olmuş oturakalmış. O da susmuş çaresiz. Canhışan bacı üçüncü analığa çevirmiş keskin ve bir o kadar soruşturan bakışlarını. Hiçbiri de diyememiş, ‘kime ne ki yaşayıp gidiyoruz işte, bu değirmenin suya ihtiyacı mı var ki... rüzgara dayamıştır belkim sırtını!’ Diyememişler lakin. Keskin bakışlar bir güç olup çöküvermiş üzerlerine. Nâmütena analık kem küm’leyip, iki kelamı bir araya getiremeyeceğini anlayıverince, kapıdan seslenmiş birilerine: ‘Yeter artık Beydegû’nun şu ettiği halt. Allanıp pullansın, süslenip püslensin insin aramıza. Odasını dünya bellemeye başlayacak yoksam.’

 

Kapı ardından telaşlı adımların sesi duyulmuş bir süre. Fılsıldaşmalar. Kıkırdaşmalar. Sonrası uzun bir ssessizlik... Canhışan bacı hâlâ bir cevap beklediğini hisseder mahiyette bir ‘öhhü öhhü’ deyiverince yüreklerini nereden geldiği bilinmeyen bir korku sarıvermiş, bakışlarına buğulu perdeler çekilmiş, vücut titremeye dahi çekinmiş. Neden ki? Üç analık verecek cevap bulamadıklarına şaşmış kalmışlar, ki bir çığırmayla cümle mahalleyi ayaklandıran bu üç tonton hatun, kocaları denecek o hayırsız herifi bile bir tekmede adı sanı duyulmadık memleketlere yollamamışlar mı? Hayret ki herkesin bildiğini, bu Canhışan bacı bilmez mi? Bilmese birşeyler ansızın kapıyı on-iki güzelle ne diye çalsın ki? Sualler sualler... herkesin kafasından binbir sual koştur koştur geçmedeymiş o an.

 

Bir süre... bir süre daha... daha daha bir süre sonra... Kapı bilinmez bir gıcırdamayla aralanmış. Nâmütena analık kendinden emin, tok bir sesle ‘gel içeri’ demiş. Evde dört dönen yardımcılardan biri o ara, süzülüvermiş içeri. Üç analık beklediklerinin o olmayışına söylenmişler dudak kenarından. Yuvarlak tepsiye gayetle mûtena dizilmiş küçük kahve fincanlarını itnayla, hatta hata yapma korkusuyla bir bir dağıtan al fistanlı yardımcı kız, pöfürdete pöfürdete ilk yudumlarını aldıklarını görünce derin bir ohh çekip sıvışmış kapıdan. Ola ki öfkeden paylarını düşeni alırlar, kapı önüne atılıverirler. Maazallah!

 

Yan gözle bakıla bakıla içilmiş kahveler. Canhışan bacı’ya, ‘okuyucu ister misiniz’ diye sormuş çekine çekine Nâmütena analık. Canhışan bacı müthiş bir bakış fırlatarak, ‘işimiz fincan okuyucularına mı kaldı ki’ deyiverince bir, ‘eyvah’ geçmiş içlerinden. ‘Biz bu kadını kapıda türlü zenginlikler içinde görünce başımıza talih kuşu kondu sandıydık’ diye düşünmüş Kermedi analık. Lakin yok. Bir kabus gibi üzerlerine çökmeye başlamış şimdiden. O aralık, Beydegû tüm alımıyla görünmüş kapıda. ‘Üç analık kız teşrifteler efendim’ demiş Ezendib analık.

 

Canhışan bacı Beydegû’yu bir el işareti ile oturtmuş dizinin dibine. El uzatıp öptürmüş. Saçlarını okşamış şefkatle. Analıklara şöyle bir küçümser edayla bakıvermiş ve ‘bundan tezi yok, benim yanıbaşımdan ayrılmayacak bu kız’ diyip kestirip atmış. Çıt bilenem çıkamamış dişlerinin arasından, ki yüreklerin gümbürtüsü duyulacak diye de korkmaktan geri durmamışlar. Evin yardımcıları kapı ardından duyunca bu sözleri bir ‘oh oldu size’ çekmişler kıkırdayarak.

 

 YEDİNCİ BÖLÜM

Naz Ferniba

 

 

 

Geri Ana Sayfa Arkadaşına Gönder

Yukarı