|
ÜÇ ANALIK KIZ (5. Bölüm)
|
Birinci Bölüm İçin
Tıklayınız! |
Kapısının aralanmak
için, demir kilitten yükselen metal şıkırtıyla irkildiğinde; gece mi, gündüz mü
bilemeyen, rüyalarında bile karanlıktan çıkamayan Mefhum; bir umutla doğrulmuş
yerinde. Kara giysili adamlar yaka-paça girişmişler Mefhum’a çocuk daha ne
olduğunu anlayamadan. Sürükleye sürükleye, vura-kıra... merdivenlerden inmişler.
Dar koridorlardan geçmişler. Meşalelerle aydınlatılmış taş örgülü duvarlara
sürtüne sürtüne ilerlemişler. Kapıları arkalarında bırakmışlar. Sağa dönümüşler,
sola dönmüşler. Neredeyse az gitmişler... uz gitmişler... ‘Sanki bitesi yok bu
yürüyüşün’ diye geçirmiş içinden. Sonunda büyük kanala açıldığını tahmin ettiği
bir yere gelmişler. Kıyıda kayıklar varmış. Kayıklar birilerini biryerlere
götürmek için hep buradaymışlar gibi gelmiş Mefhum’a. Adamlarla birlikte öndeki
sandala binmiş. Daha doğrusu bindirilmiş. Küreklere asılmış sandalcı. Yavaş
yavaş dalgalanmış su, yavaş yavaş süzülmüş sandal. Sormayı aklından geçirmiş,
‘nereye götürüyorsunuz beni’ diye, lakin adamların yüzlerinden akan öfke
durdurmuş onu. Vazgeçmiş. Vazgeçmiş geride kalanlarda. Vazgeçmiş birşeyleri
beklemekten. Vazgeçmiş hayaller üretmekten. Belki bir saat geniş kanal boyunca
ilerlemişler. Şehri, o bir zamanlar yaşadığı şehri, ucundan kıyısından bile
görememiş. Hep ağaçlar. Hep otlar. Hep gökyüzü. Hep dağlar, tepeler.
Geldikleri yeri
tanıyıp tanımadığını, bilip bilmediğini düşünmüş Mefhum. Çıkaramamış. Hani
çıkarsa da ne olcakmış ki zaten, ne olabilirmiş ki... Bir başına, hiç tanımadığı
insanların ellerinde, hangi sebepten olduğunu bilmeden bu yaşadıklarının... ne
yapabilirmiş ki!
Sandaldan inip bir
kalabalığa doğru ilerlemişler. Ellerini bağlamışlar ilkin Mefhum’un. Ayaklarına
zincir geçirmişler. Birileri gelip yanlarına almış adamlardan Mefhum’u. Develer
görmüş, üzerine eşyalar yüklü. İnsanlar koşturup duruyormuş. İnsanlar bir
kervanın yola çıkmadan önceki son hazırlıklarını yapıyor gibiymiş.
Elleri-ayakları bağlı bir sürü insan bir köşede küme halinde duruyormuş. Kimse
konuşmaya cesaret edemiyormuş sanki. Susmak da aslında bütün yapılanları, bütün
yaşananları bir şekilde kabullenmekten başka bir şey değilmiş aslında.
Mefhum’u
elleri-ayakları bağlı insanların arasına neredeyse fırlatmışlar. Fırlamış
Mefhum, çarpmış duvara. Omuzunda derin bir acı hissetmiş. Gözlerini alan
aydınlık, günlerdir alışkın olduğu karanlıktan olsa gerek, sulandırmış. Gören
olsa bir, ağladığını düşünebilirmiş hatta. Önemsememiş. Kim kimi önemseyebilecek
durumda imiş ki zaten. Bir boru sesi ile haraketli ortalık daha bir
hareketlenmiş. Belli ki birşeylerin habercisiymiş bu ses. Adamlar koşup
gelmişler yanlarına. Deve kervanının en arkasına sürüklemişler onları. Kimse
çırpınmamış. Kimse sormamış. Kimse ‘olmaz’ dememiş. Kimse itiraz etmemiş. Kimse
‘nereye’ diye sormamış. Başlar önde, hallerinden bîhaber gibi yürümüşler
güçlükle.
Kısa süre sonra...
Kervan harekete geçmiş, bir yön seçip kendisine. Mefhum da bu kervanın bir
üyesiymiş artık, istemeden üstelik. Mefhum anlamış ki o an, artık çoğu şeyin
eskisi gibi olmayacağını içten içe hissetmiş. Bir damla yuvarlanmış
yanaklarından aşağı.
ALTINCI BÖLÜM...
Naz Ferniba
|