|
ÜÇ ANALIK KIZ (4. Bölüm)
|
Birinci Bölüm İçin
Tıklayınız! |
Mefhum,
nedendir-niyedir anlayamadan yaka-paça tıkıldığı karanlık ve girişi olup da
çıkışı yokmuş gibi görünen bu zindana, bir damla güneşin yol bulup sızamadığını,
hani oldu ya bir şekilde sızsa bile korkudan ışığının bir hamlede sönüp
tükeneceğini, ölümün dahi dolanmadan endişe duyacağı dar-köhne-nemli-soğuk
koridorlarında pusup bir köşeye titreşeceğini, güzel her ne var ise yaşayan yer
üstünde tam da burada idama sürükleneceğini... düşünüyormuş atıldığı
penceresiz-ışıksız taş duvarlar arasında. ‘Suçun yaşı mı olurmuş ki’ diyenlerin
kor sesini duymuş da atamamış bir daha kulaklarından. Ölmenin tatlı göründüğü
an’ların varlığından bahsaçanların çok şey yaşamış olabileceğini varsayarak,
çağırmış usulca anılarını. ‘Daha erken değil miydi bu kadar yıpranmak için’
diyesi gelmiş kendine. Anasının hiç bitmeyen dırdır’larını, ablasının ünü
dünyayı aşan dellenmişliğini, evlerinin gacırdayan basamaklarını düşünüp
içlenmiş. Olmazsa olmaz babasının evin yolunu bir türlü bulamayaşından, bu
şehrin adresi bilinmeyen zindanlarına atılışının belki de en baş sebebi imiş.
‘Bir çıksam boğazına sarılacağım’ isyanını terennüm etmeye başlamış.
Adına Turâkim-sab
denilen bu zindan, bir rivayete göre, memleketin ikinci büyük şehri
Hobeytenâ’nın tamamının altına inşa edilmiş. Yüzlerce gizli çıkışı, yüzlerce
havalandırma deliği olduğu durmadan söylenen bu dehşetengiz zindanın içine
girenin çıkası mümkünsüz, çıksa bile aklının yerinde oluşu imkansız imiş.
Görenin anlatacaklarının önüne geçilsin deyi dilinin kesildiği, yetmedi
gözlerine mil çekildiği, yetmedi meczûp kılınıp sokaklara salındığı vaki imiş.
Her evin altında kim bilir hangi işkence odalarının yer aldığını düşünüp kimi
genç kızların aklını yitirdiği, gecelerden yaradana sığınanların sayısının
hadsiz olduğu anlatılır da anlatılırmış. Şuheygin de işte böyle düşüne düşüne
dellenmişmiş. Boşuna değilmişmiş hani onun dilinin bir açılıp kapanmayışı,
başladığı cümlenin bir türlü sonunu bulamayışı, bir baktı mı bazı zaman baktığı
yeri delip de geçecekmiş gibi insanı korkutuşu... Bir tekerleme dolayıp diline
sokaklara çıkar bar bar bağırır, sesi kısılana, yolu dağlara çıkana değin dur
durak bilmez imiş.
a deliyim a deli
yok mu bu delinin bir dengi
bulan bana uğrasın
veririm ona dengi
veririm ona dengi
Zindan bu, düşüncesi
insanın aklını da başından edesi imiş, canını da canından... kimse kimseye
‘kim’demesin, varsın yoluna, işine, evine, köyüne, dağına, taşına, bayırına,
yurduna, yuvasına yollanasıymış.
Bir atılmış içeri
Mefhum bir daha kapısına dikilen olmamış. Beklemiş birileri gelip ‘niye ettin’
deyi sormasını, ki o vakit diyesiymiş ‘ne yaptım deyiverin hele’. Bir karanlık
gecede uğradığı bir evden bir daha aydınlığı göremeyeceği karanlığın içine
sürükleneceğini görse imiş bir yol düşünde, baltaya sarılıp uçurasıymış
kellesini ol düşünün. Olmuş bir kere. Olmuş bir kere. Bir daha olması içinse
yaşadıklarının ve dahi kendisinin ve dahi her bir kişinin, bütün bunların ancak
ve ancak bir masal oluşu gerek imiş. Tırnaklamış etini, bir çığık koyuvermiş.
Masal olmayacak kadar, olamayacak kadar gerçekmiş tüm yaşananlar. Şehrin altına
tüm ihtişamıyla gizlenmiş bu zindanın bu köşesinde, belki tam da yukarısındaki
evde kim bilir kaçıncı cümlesini kuruyormuş anası, bilmeden oğlunun hemen
yanıbaşında olduğunu.
Geyruman ana ki
geride daha pek çok oğlu olduğundan belki, deliliğin ailenin her ferdine sirayet
edişinden belki, Mefhum’u unutalı epey zaman geçmiş. Sorsalar ‘Mefhum hanidir’,
aklına düşüp o an iki satır gözyaşı akıtır, üç kelam sonra koyu sohbetin
koyuluğundan olsa gerektir günlük meşgalenin hengamesine dalarmış. Şuheygin’in
aylar sonrasında uyanmasından da biraz, pek bi neşeli dolanır olmuş bilmem kaç
asırlık evinde. O kadar ki perdelerin hepsini bir indirip yerine, on gün evvel
kapılarını çalan bohçacı kadından binbir pazarlıkla satın aldığı açık pembe
kumaşları biçip kendi elleriyle günlerce dikmiş, ki büyük emeklerle dokunduğunu
söylediği kumaşları evin en geniş odasına sererken ağzı bol tarafından laflı
kadın, öyküler dizmiş ard arda, kurt kapan kızın başına örülen çorapların kaç
renk olduğunu bir bir saymış ve elden çıkardığına sevindiği kumaşları oracıkta
bırakıp sevinçle çıkıp gitmiş yeniden geleceğini söyleyerek.
Şuheygin, uyanmış
uyanmasına da, kim bilir ele-güne anlatacak ne düşler biriktirmiş onca sürede.
BEŞİNCİ BÖLÜM...
Naz Ferniba
|