ÜÇ ANALIK KIZ (3. Bölüm)

 Birinci Bölüm İçin Tıklayınız!

 

Beydegû, gözlerini açtığında bir şeyin, bilmediği bir şeyin kendisini dürttüğü zannıyla fırlayıvermiş yatağından, aranmaya başlamış gözleri sağında solunda bir el ya da ele benzer bir şey. Rüzgarın hışırtısı bahçedeki yaprakların salınışına dokununca bir uğultu odanın açık penceresinden pervasızca içeri dalıp kapının altındaki iki parmaklık boşluktan bir fısıltı beraberinde kayıp gidivermiş. Ürpermiş, ürperti yüreğinin atışlarını kat be katlamış, ter boşanmış boynundan aşağı damla damla, rüzgar damlalarla buluşunca bir titremedir almış, gözlerinde korku canlanıvermiş farkettirmeden varlığını, ola ki o an biri kapıyı açıp dalıverse içeri Beydegû’nun yüzündeki anlamda derin karanlıklar görüp bir mum yakası geliverir, olukbaşı’ndan meşhur büyücü o dakika ünleniverirmiş hani. Şuheygin’in bilmem kaç vakit önce söylediği üç perde’yi duyalıberi bakışlarının feri sönmüş, bir başka aleme ha uçtu ha uçacak salınışı üç analığın üçünü birden telaşa sokmaya yetmiş yetmesine de bir olsun lafını edip geçmemişler karşısına kızın. Mutfak tezgahının üzerinden kaybolan parça parça etlerin nereye gittiğini bulabilmek için bahçe kapısına astıkları bir kağıt parçasında yazılı cümlelerin hırsız olacak o mel’un kişiyi haberdar edeceğinden dem vurarak bir dahaki seferi olmayacağına bu işin oldukça emin görünüp kıs kıs gülmek daha bir hoşlarına gittiğinden olsa gerek kızın avareliğine aldırış etmek bir yana ters yüz edip sözlerini dakika başı kızın yüzüne vurmuşlar da vurmuşlar. Lakin iş hiç de bekledikleri gibi olmayıp gelen geçenin kapıyı tıklatmasına sebebiyet vermiş; dilencisinden berdüşüne, bohçacısından kadırgalısına, avaresinden abdalına... her kim var ise ağızbirliği etmiş gibi ‘bir parça da bize düşmez mi o yüce gönlünüzden’ demekten o bir parçayı almadan vazgeçmemişler. Üç analık bir feryattır bastırınca cümle mahalle sesin sahibini merak edip ev önlerine taşmış. Kapıdan o kağıt parçasını söküp atmış olsalar bile adı çıkanın dokuza inmez sekize hesabı şehrin en işlek hanlarından daha bir işlekliği sebebine binaen evde olan biten gariplikler üzerine acayip öyküler dizilmeye başlanmış.

 

Gece kahvelerde maniciler masalara mani dökerler, kahveye takılan bilcümleyi az be az eğlendirmeye çalışırlar, ellerine geçecek bir ekmek parasının yüzü suyu hürmetine saatlerce, çeneleri kireçlenip teklemeye başlayıncaya değin söylerler de söylerlermiş. Üç analık’ın feryadı manicilerin kulağına gitmez mi, tez elden ulaşmış varacağı yere, dizilmiş maniler peşisıra. Kahveden kahveye, kulaktan kulağa, dilden dile... bütün bir memleketi bir çırpıda dolanıvermiş. Sultan hazretleri bir divan üzere iken Beydegû’nun adının geçtiği bir mani ile karşılaşınca, hoşluğundan olsa gerek sükûnet istemiş çevresindekilerden bir el hareketi ile. Maniyi tekar tekrar, tekrar tekrar, sindire sindire dinledikten sonra ‘üç analık’ ifadesinden işkillenmiş ne işse. Kızın bir analık yerine üç analığının oluşuna hayret geçirdikten sonradır sormuş: ‘Ya hu! İnsanlar bir analığın kahrına dayanamayıp bir bir göçerken şu dünya mekanından, bu adı güzel kızcağız üç analığın arasında kaç akıl ile yaşamaktadır? Deyiverin hele...’

 

Divandakiler hiç beklemedikleri bu soru karşısında ne diyeceklerini bilemediklerinden sultan hazretlerine bir acayip bakmaktan öte geçememişler elbet: ‘Hürmetlim! İnsan denen mahlûk’un alnına binbir çeşit şey yazılıdır. Her birinde başka başka sırlar gizlidir. Ol sırrı çözmek kimi zaman mümkün olmayıp ebede değin bir sır olarak kalması lazım gelmiştir, takdir edersiniz.’

 

Sultan kükremiş birden: ‘Bre kendini bilmez gafil kişi, kelime raksına ne lüzumdur ki beni oyalamadasın! Çekilin huzurdan...’ Sultan yalnız kalınca bu Beydegû kızın tez elden bulunmasını dilemiş, lakin eve gönderilecek Canhışan bacı bir misafir olarak kapılarını çalacakmışmış, kendini gizleyip saraydan maraydan kat’a söz etmeyecekmişmiş, işin ne biçim bir yolda ilerlediğini kendi gözleriyle bizzat görecekmişmiş... ta ki tam kanaate varınca sarayın yolunu tutacakmışmış. Ki adı güzelin bahtı da güzel olası gerekmişmiş.

 

Canhışan bacı, on-iki güzeller güzeli yardımcısıyla, sandık sandık hediyeleri ve kıyafetleriyle, kese kese altınlarıyla, güzel bir ilkbaharın masmavi göğü altında çıkmış yola. Ta kapıya varıp tıklatmışlar. Üç analık gene vakitli vakitsiz gelenlerden biridir deyip kıpırdanmamışlar bile yerlerinden. Beydegû ki, neredeyse üç gün üç gecedir odasında bir başına kendi kendini dinlemedeymiş. Israrlı tıklamalar üzerine oflaya puflaya, ıhlana sızlana, söylene söylene Kermedi analık varmış bahçe kapısına. Birden inanamamış gördüklerine bir ‘amanin’ feryadı çıkmış dilinden. Kimsiniz, nesiniz, nereden gelip nereye gitmedesiniz sorularının peşisıra kahveler içilmiş, salkım salkım üzümler ikram edilmiş adının Canhışan bacı olduğu öğrenilen kişiye ve yanında üşenmeden taşıdığı onca kişiye.

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM...

Naz Ferniba

 

 

 

Geri Ana Sayfa Arkadaşına Gönder

Yukarı