ÜÇ ANALIK KIZ (24. Bölüm)

 Birinci Bölüm İçin Tıklayınız!

 

Canhışan bacı, yanındaki güzelleri işe koymanın vakti zamanı geldiğine inanaraktan ilk hareketi belirleyip evi dip köşe araştırma kararına varmış. Toplamış on-iki talebesini başına, başlamış usûl dersine, ‘ben inciğini cinciğini deşeceğim bu evin, geride tozdan başkası kalmayacak’ demiş. Deştikçe neler çıkmazmış ki insanın karşısına. Kim bile ki ne teraneler uyumada imiş, ne acılar gözyaşı akıtmada imiş, ne kahkahalar kalbe zarar ritmiyle oradan oraya koşmada imiş... imiş... imiş... imiş...

 

Tedris sırasında güzellerden Hubbe dilber, kapı önüne bağdaş kurup almış eline tef’i, müsaadesiz  ortalıkta dolanıp kapı ardı sesleri dinleme gayretine giren kulakları mest etmeye koyulmuş. Bilmem kaç saat süren bu tef muhabbeti üç analığın tahammül sınırlarını pek bi zorlamışmış. İlkin Kermedî analık çekilmiş odasına, ardından Ezendip analık, sonra da Nâmütenâ analık... Belli ki karşılarındaki şahsın hangi güçlerle teçhiz edildiğinin pek de ayrımında değillermiş. Mecburiyetten oluruna bırakmışlar işi, tef tıngırdayıp durmuş kulaklarında geceler boyu. Bu aralık Beydegû ise pek bi mes’ud, pek bi keyifli, pek bi hoş imiş, Geyruman ana ziyaretinden döneli beri. Lakin odasından az az çıkıp, aklından geçenleri hamlıktan kurtarma çabasına girip, iğne deliği büyüklüğünde dahi hataya mahal bırakmama gayretinden neredeyse kendisini heder etme kertesine varmış.

 

Üç analık Canhışan bacı’yı pek göremediklerinden meşgalesizlikten olsa gerek Beydegû’nun bu hallerinden işkillenmeye başlamışlar. Ezendip analık odasına bir hışımla girmiş daha güneş bile burnunu uzatmadan dışarı. En hallicesinden bir zılgıt ile mukaddimeyi sunduktan sonra saçından çekiştire çekiştire mutfağa sürüklemiş. Beydegû, bir köşede duran oklavaya bakmış, bir analığına. Bir oklavaya, bir analığa... bir oklavaya, bir analığa... bir oklavaya, bir analığa... Tam ‘ya Allah’ diyerek davranacakken Şuheygin gözlerinin önünden geçivermiş de; tutmuş elini kolunu, bir de dilini. Hayatı zıkkım eden her şeyi bir hamlede parça parça bölüp yıkmak dilemiş yine. Ve yine içeri akıtmış gözyaşlarını, içeride kanayan yaraları bir bir iyileştirsin diye. Ve yine hüzün kondurmuş bakışlarına binbir cümle birbirini kovalarken zihninde, öyle bakmış. Öyle bakmış da her bakışının dokunduğu solmuş sanki kederden. Ve yine kaçıp kurtulmak dilemiş, kurtulmak bu cehennemî azaptan. Artık kaçmak bir kurtuluş mu, yoksa başka bir cehennem kuyusuna yolculuk mu aklının kıyısından köşesinden bile geçirmeden. Ve yine, ve yine, ve yine acıtmış ‘yalnızlık’ her yerini.

 

Canhışan bacı Beydegû’dan bihaber, tarihin içinde gizli kalmış olayları şu gök kubenin altına sermek gayesiyle mesâi-i cemilesine son sür’at devam etmede imiş. Küçük varakalar üzerine yazılar yazarak başlamış işe. Kermedî analık’ın odasına yerleştirilecek olan varakada ‘ibret-i âlem için açılacak sayfaların’ yazılı imiş, yüreklere korkulardan azim bir korku salacak biçimde de tezyin edilmişmiş her bir kelimesi.

 

Varaka güzellerden Lebib dilber ile yollanmış yerine. Yatak ucundaki kadife başlıklı yastığın altına sokuvermiş Lebib varakayı. Girmesiyle çıkması bir olmuş odadan. Bir hayâl gibi hızla görünüp kaybolmuş gözden. Kimsecikler çıkmamış yoluna. Kimsecikler kesmemiş yolunu. Kimseciklerle didinip zaman yitirmemiş, akıllara soru üstüne soru takılmasına sebebiyet verecek hiçbir vakıa dolaşmamış ayağına. Gerisin geri dönmüş Canhışan bacı’nın dizinin dibine. Bir tebessüm anlatıvermiş mühim işin salimen tamama erdiğini. Lebib’in ‘vazife, talebiniz doğrultusunda, en ufak bir kaymaya mahal vermeden, hakkıyla yerine getirilmiş ve geride en ufak bir iz, bir delil, bir işaret bırakılmamıştır’ duruşu Canhışan bacı’nın okuduğu manâ imişmiş badem gözlerde. On-iki dilberine de pek itimadı varmışmış. Elinde büyüyüp şekillenmiş ayrı ayrı öyküsü olan bu güzeller. Her biri başka başka hayatlardan çıkıp buluşmuşlar aynı noktada. Her biri başka başka toprakların kokusunu taşırmış üzerinde. Her biri başka başka yollardan geçip, başka başka badirelerden atlayıp gelmiş hal-i hazır zamana.

 

Beydegû diş bileye bileye mutfakta dolanmış, kendi elinde yanaşma muamelesine layık görüldüğünden bir anasına, bir de  babasına; her nerede ve her ne iş üzerinde ve her kim ile işrette iseler, en kavîsinden cümle üstüne cümle savurmuş. Hani bu cümleler toplansa, bir araya getirilse harbiden bir kitap meydana gelirmişmiş. Bu kadar büyükmüş incinmişliği, bu kadar büyükmüş atılışının verdiği ızdırap; bu kadar büyükmüş öfkesi, tepesinin tasını attıran lâkayd duruş ve elini kolunu bağlayan, hiç mi hiç muhabbet hissi beslemediği insanlara katlanıyor oluşu... Bes ‘inne lilleh...’

DEVAM EDECEK...

Naz Ferniba

 

 

Geri Ana Sayfa Arkadaşına Gönder

Yukarı