|
ÜÇ ANALIK KIZ (23. Bölüm)
|
Birinci Bölüm İçin
Tıklayınız! |
Şuheygin’in kırılmadık kemiği kalmayan iki elini, ‘bir görsün’ diyerekten dağ
eteğine dizili duran evlerin, güneye bakan tarafında oturan çıkıkçı Şerruf’u
alıp getirmişler, Geyruman ana’nın defninin ertesi gününde. Şerruf, kızı görende
bir durmuş, ardından iki adım gerilemiş, daha ardından korkudan ‘kaçıp kurtarsam
canımı’ telaşına kapılmış, daha daha ardından ‘eyvah’lara düştüm’ diye
mırıldanmış; tam çıkıp gidecekken deli Hayro’nun mânâ dolu bakışlarıyla
durakalmış olduğu yerde. ‘Kızın elleri, bakıver de öyle yaylan her nere ise
tuttuğun istikâmet’ sözleriyle Şerruf ‘bir dahi çıkıkçılık mı, boyumca altın
dökseler teneşirlere geleyim’ yeminini döndürüp durmuş zihninde. En kebîrinden
de tevbe istiğfar etmiş. Lakin insanoğlu bu, sözünden tez döner, dediklerini tez
unutur, ettiklerini tez kaldırırmış rafa. Şerruf da bir insan evladı imişmiş
işte.
Deli Hayro’nun gözdağı ile Şuheygin’e azıcık yanaşmış Şerruf. Şuheygin bir ne
olup çıkmış bilinmez, lakin pek bi vahşi duruşu, bakışı varmışmış. İki eli
dizlerinin üstünde, iki gözü iki çeşme ‘oy anam’ feryadıylan yürek paralamaya
devam etmede imiş. Aniden kara gözlerini Şerruf’a dikip ellerini ona doğru
uzatmış. Deli Hayro ‘her şeyin bir oyun senin’ diye mırıldanmış. Şuheygin bu,
işitmiş elbet, bakışları babasını delip geçmiş, yetmedi duvarları delip geçmiş,
yetmedi karanlığı delip geçmiş. Ta Beydegû’nun odasına varmış. Odayı köşeden
köşeye, tavandan yere, alttan üste, üstten alta dolaşmış... dolaşmış...
dolaşmış... Hızla geri dönüp Şerruf’un ince uzun boynundan aşağıya doğru dökülen
fulârda durmuş.
Şerruf Şuheygin’in narin parmaklarını usulca yoklamış. Hayretler içinde ‘bu
kadar acıya nasıl dayanılır?’ diye sormuş. Şuheygin ‘acı’ diye tekrar etmiş.
Şerruf karşısında duran kızdan korkmak yerine, ona şefkat hissetmesi lazım
geldiğinin ayrımında eğilip kızın yanağına bir bûse bırakmış. Şuheygin irkilmiş,
içi titremiş; ki hiç mi hiç sevilmemiş sanki evvelden. Ya da sevilmiş de kimse
bu sevgiyi böyle iç okşarcasına göstermemişmiş. İlk ile yüzyüze gelindiğinde ne
yapılması gerektiğini hiç bilmediğinden dolayı dili çözülmüş. Şerruf’a ‘hiç
fuşya gördün mü?’ diye sormuş en masum tavrın içine bürünüp. Şerruf ‘fuşya’ diye
tekrar etmiş. Şuheygin ‘fuşya’ demiş. ‘Bana fuşya versene.’ Deli Hayro odanın
dışından gözetlemiş onları, bir de kulak kabartmış seslerine. ‘Fuşya ne ola ki?’
diye az buçuk işkillenmiş. Bir çeşit zehir olabileceği evhamına kapılıp ‘kıyacak
canına’ zannına varmış.
Çıkıkçı Şerruf işini bitirip, kızın iki kolunu omuzuna kadar sıkı sıkıya
bağladıktan sonra ‘nedir fuşya bilmem gözüm’ demiş. Şuheygin yatağına uzanmış.
Gözlerini yumup ‘dağ eteğinde bir fırfır, rüzgar geçer üstünden, taşlar dans
eder ayak ucunda, bulutların rengi değişir ona baktıkça’ diye bir kedi gibi mır
mır mırlamış. Çıkıkçı Şerruf fırsat mı fırsat diyerek parmak uçlarına basa basa
çıkmış odadan. Evin dışına atıverince de o hallice bedenini bir ‘elhemdülilleh’
bırakıvermiş dilinden. ‘Ya Rabbî, sen akıl fikir ver zavallılara; benim de
aklımı muhafaza et’ duasıyla kaçarcasına uzaklaşmış Nola’dan.
Deli Hayro yana yakıla deli kızın aklını yerine getirme çareleri düşünmeye
koyulmuş geceler boyu. Ya kızdan kurtulmalı imiş, ya kızı kurtarmalı imiş. Ya
kızı atmalı imiş, ya kızı satmalı imiş. Ya kızı... ya kızı... ya kızı bir
bilinmedik yere fırlatmalı imiş. Bir baba da olsa, deli Hayro deliymiş en
nihayetinde. Onda da akıl denizde damla misali, varlığı ile yokluğu farksızmış.
‘Ne yapmalı, ne etmeli’ çıkmazında evin en büyük odasında sabahtan akşama
voltalamaya başlayınca deli Hayro, erkek evlatlar derin düşüncelere dalar gibi
yaparak dizilmişler sedirlere. Şuheygin’i dizginlemek onların harcı imişmiş
hani. Bir ‘höst’ çektiler mi damarlarında akan kıpkırmızı kan o dakka
donuverirmiş de, yaz sıcağı vursa çözemezmişmiş . Lakin evin reisi iş başında
iken maksadı aşmanın cezası ağır olabilir; bin dereden su getirmek
mecburiyetinde kalarak, yükün ağırlığından bel kemiğinde kırılmaya varacak ciddî
anlamda problemlerle karşılaşılabilir; baba tedrisata başlayınca, bu tedrisatın
sonunu bulmanın muhal olacağından menenjite değin uzanacak tehlikeli
ateşlenmeler vuku bulabilir; sokakların en kabadayıları olarak nam salmışken bu
ünvanı iki paralık edecek baba tokadıyla karşı karşıya kalmak vaziyeti hasıl
olabilirmişmiş bir de. Kısa yoldan ağıza fermuar çekmek, çekip de bir köşede
fermanı beklemek, beklerken de mevzuya son noktayı koyabilmeyi kolaylaştırmak
amacıyla bildikleri tek virdi dört-bin-dört-yüz-kırk-dört kere okumak
gerekmişmiş.
Şuheygin zaten bahtlı kız olsaymışmış Belkıs’a inşa edilen billûr köşk mislinde
zarif saraylarda ‘dünya’ denen şu zemine teşrîf buyururmuş. Lakin kader onu
Nola’nın kıyısında ucunda bir ahşap eve münasip görmüşmüş.
YİRMİDÖRDÜNCÜ BÖLÜM...
Naz Ferniba
|